Ay: Ocak 2020

TENHA

tarihsiz bir kuşku
ben ağlayan bir kayadır
bir son kokmalı

vücudunu istila edeceğim
dudaklarımda görünmeyen sözcükler
teninin nefesime batırdığı

şiirlerle tekmele beni
bandır iliğime
kanat dirimi

şiirlerle eşele beni
kokusuz bir reçete gibi
uyumsuz bir çete gibi
beklemek büyülerken harflerimi

dil giz
gece iz
uyanacağız biz

yabanıl

Yaban-ıl sıfat. vahşi olan ya da serbestçe var olan hayvanlar ve bitkiler gibi, doğal bir varoluşa sahip olan; evcilleşme durumundan tekrar eski vahşi durumuna dönüşen.

Gerçek hayatın, alçaltıcı bir iş yaşamı, tüketiciliğin kof döngüsü ve yüksek teknoloji bağımlılığının dolaylandırılmış hiçliği tarafından çürütüldüğü bir yokluk içinde yaşıyoruz. Günümüzde, çaresizliğin üstesinden çeşitli etkinliklerle gelmeye çalışan, gezegenin ve (evcilleştirilmiş) genel öznelliğin geleceğinden daha az çorak olmayan bir gelecek düşü kuran tek kişi, işkolik bir yupi stereotipi değildir. Hepimiz, hem doğanın hem de kendi doğamızın enkazıyla, dayanılmaz bir anlamsızlık duygusuyla ve devasa boyutlara varan bir yalan silsilesine tekabül eden bir samimiyetsizlikle karşı karşıyayız. Ekonomik sefaletten çok daha mutlak olan bir fakirleşme, uygarlığı neredeyse terk edilmiş ıssız bir Ölüm Bölgesi haline getirirken, büyük çoğunluk için her şey hala bir aldatmaca ve ruhsuzluktan ibaret. Bilgisayarlaşmanın sağladığı “Destek” mi dediniz? Buna oynamaca desek daha doğru olur. Ayırt edici özelliği hızlanmış bir iletişim olan Bilgi Çağı mı? Yok canım, bu en azından iletilmeye değecek bir deneyimi gerektirir. Bireyin eşi görülmemiş ölçüde saygı gördüğü bir dönem mi? Bunun tercümesi de şu; ücretli kölelik, derinleşen verimlilik krizini atlatmak için üretimin bir noktasında işçinin özyönetimi stratejisine başvurur; pazar araştırmaları ise, had safhaya varan bir tüketim kültürünün çıkarları doğrultusunda her “yaşam tarzı”na hitap etmek zorundadır.

Adeta baş aşağı duran günümüz toplumunda, yabancılaşmadan kaynaklanan kitlesel uyuşturucu kullanımı medya ile sınırlandırılmaya çalışılmaktadır ki bunun sonuçları da en az, seçimlere katılım oranındaki düşüşü durdurabilmek umuduyla harcanan yüz milyonlarca doların akıbeti kadar can sıkıcıdır. Bu arada modern dünya, televizyonuyla, söylemiyle ve tüm ağır toplarıyla, eğitimsizliğin yaygınlaşmasını beyhude bir şekilde durdurmaya çalışırken, artık hiçbir şekilde dikiş tutmayan duygusal sağlığımızı da, otuz saniye bile sürmeyen propaganda spotlarıyla koruyacağını sanmaktadır. Giderilmesi neredeyse imkansız hale gelen bir bunalımın, yalnızlığın ve sinikliğin hüküm sürdüğü endüstriyel yaşamda, şüphesiz önce ruh ölecektir, ardından da bir bütün olarak gezegenin ölümü gelecektir. Evet, bu çürüyen düzeni tüm kategorileri ve dinamikleriyle ortadan kaldırmazsak, aynen böyle olacaktır.

Öte yandan, kısmi (ve bu yüzden yanlış) muhalefet biçimleri bilinen rotalarında ilerlemeye devam ediyor. Birinin başkasını temsil etmesinin meşru olduğu yalanını esas alarak, seçim denilen hokkabazlığın ömrünü uzatmaya çalışan Yeşiller ve onların meslektaşları, böylesi bir muhalefete örnek teşkil ederler; bu türden kişiler, sırf yeni bir protesto alanı açma adına, gerçek muhalefeti göz ardı etmektedir. Barış “hareketi”, acınası biçimde tekdüze olan her yeni jestiyle, otoritenin, mülkiyetin ve güçsüzlüğün en iyi dostu olduğunu kanıtlamaktadır. Sanırım tek bir örnek yeterli olacaktır: Mayıs 1989’da, Berkeley Halk Parkı direnişinin yirminci yıldönümü kutlanırken, bin kadar eylemci, hayranlık verici bir şekilde harekete geçerek, 28 işyerini yağmalayıp, 15 polisi yaralamıştı. Bunun üzerine, barış dalkavuğu sözcü Julia Talley şöyle buyurmuştu: “Barış hareketi içinde böylesi şiddet gösterilerine yer yoktur.” 3 Haziran katliamının başlamasından sonra, Tiananmen Meydanı’ndaki öğrencilerin ölümcül bir şekilde yanlış yönlendirilmesi ve işçilerin hükumet askerlerine karşı savaşmalarının engellenmesi de aynı mantığın ürünüdür. Mevcut çürümüşlükle nihai bir kopuşmaya gidilmesini engelleyen üniversitenin, reform olarak adlandırılan o ağır çekim boğazlamanın bir numaralı faili olduğu da bilinen bir gerçektir. Earth First! , temel sorunun evcilleşme olduğunu, tarımın kendi başına bir kötülük olduğunu kabul etmesine rağmen, bu hareketin pek çok taraftan, türümüzün tekrar yabanıl hale gelebileceğini görememektedir. Radikal çevreciler, ulusal ormanları ağaç çiftliklerine dönüştürme girişimlerinin, eninde sonunda kendilerini de boyunduruk altına alacak bir proje olduğunu fark ediyorlar. Ne var ki, yabanıl olanı sadece vahşi doğa içinde koruma altına almaktan ziyade, aynı çabayı tüm yaşam alanları için göstermelidirler.

Freud, güdüleri zorla bastırmayan ve anıtsal bir baskıya başvurmayan herhangi bir uygarlık bulunmadığını belirtmişti. Ancak Freud’a göre, kitleler temelde “tembel ve akılsız” oldukları için, uygarlık meşrulaşmaktadır. Böyle bir model ya da varsayım, uygarlık öncesi yaşamın hayvani ve acımasız olduğu düşüncesine dayanır; neyse ki bu nosyon, son 20 yıl içinde, sevindirici bir şekilde tersyüz edilmiştir. Başka bir deyişle, tarımdan önce insanlık, bugün hiçbir şekilde idrak edemeyeceğimiz ölçüde bir zarafet, huzur ve doğayla özdeşleşme durumunda yaşamıştır.

Freud’un, “iktidar ve baskı araçlarının mülkiyetini elde etmenin yöntemini kavrayan bir azınlık tarafından, direnen bir çoğunluğa uygulanan bir olgu” olarak tanımladığı uygarlığın baskı aygıtlarının topyekün tasfiyesiyle birlikte, otantikliğin şimdilik uzakta olan manzarası yakınlaşacaktır. Ya, daha korkunç bir evcilleşmeye ve eninde sonunda imhaya varacak bu yolda pasif bir şekilde ilerlemeye devam edeceğiz, ya da yaşam ile vahşi doğanın yabanıl ve tutkulu bir şekilde kucaklanmasına, saatlerin, bilgisayarların ve de iş denilen irade ve düş yoksulluğunun enkazı üzerinde dansedeceğimiz neşeli bir başkaldırıya varacak yeni bir yöne sapacağız. Yaşamlarımızın, böylesine öfkeli ve düşsel amaçlardan başka ne gibi bir gerekçesi olabilir ki?

John Zerzan / Gelecekteki İlkel

bir öneri

içinde bulunduğunuz durum ve koşullar ne kadar tehlikeli olursa olsun, umutsuzluğa kapılmayın; asıl her şeyden korkulacak durumlarda korkulacak hiçbir şey yoktur; tehlikelerle kuşatıldığınızda bu tehlikelerin hiçbirinden korkmayın; çaresiz kaldığınızda elinize ne geçerse ona güvenin; gafil avlandığınızda gidip düşmanı gafil avlayın.

sun tse, savaş sanatı

paris müzelerinin online arşivi

paristeki 14 müze biraraya gelmiş, 321 bin civarı eseri online erişebilir hale getirmiş ki bunun yaklaşık 150 bini kamu malı altında geçiyor. yani herkeslerin. rembrandt, gustave courbet, eugène delacroix ve anthony van dyck gibi pek tanınmış isimlerde mevcut. yüksek çözünürlükte indirebilmeniz ise olayı başka bir boyuta taşıyor. arşiv sizin;

les musees de la villa de paris

beyaz zambaklar ülkesinde

ülkelerin gücü veya zayıflığı, halkların gönenci veya düşüşü sadece yöneticelerin salahıyla veya manevi hayatlarının kofluğuyla ilişkilendirilemez. her nasıl olurlarsa olsun, iyi kalpli de olsalar kötü kalpli de, kahraman da olsalar gaddar da, her daim kendi halklarının kanındandır yöneticiler. halkın ruhunun yansımalarıdır. kendi halklarının evlatlarıdır. halk nasılsa, onlar da her daim öyledir. bu yüzden, halkların hak ettikleri iktidarla ve yöneticilerle yönetildiği uzun zamandır söylenegelir.

grigori petrov, 1866-1925 yılları arasında yaşamış. rusya’nın en tanınmış papazlarından, en çok okunan halk yazarlarından birisi iken pek tabii her zaman olduğu gibi görüşleri nedeniyle kiliseden kovulduktan sonra kendisini tamamen yazarlığa vermiş. ülke içerisinde özellikle cumhuriyet’in yeni kurulduğu dönemde aydınlar tarafından pek tutulmuş. etkisinin de olduğunu söyleyebiliriz. kendisinin en çok tanınan ve okunan eseri var karşınızda. beyaz zambaklar ülkesinde.

bataklık ülkesi finlandiya’nın kısıtlı imkanları ile nasıl kalkınabildiğini anlatan ve gelişimin gerçek mimarı olan halka armağan edilmiş tarihsel bir çalışma. kurgu olan bölümleri olsa dahi çok önemli olduğunu düşünmüyoruz. bizim toplumumuz için hala maalesef oldukça geçerli olan “to-do list” barındırması itibariyle güncelliğini de koruyor. atatürk’ün vakti zamanında bütün okullarda okutulmalı dediği de söyleniyor. bizce de söylemiştir. zira en kısa özeti – eğitim.

okumanız ve okutmanız dileğiyle.

beyaz zambaklar ülkesinde
grigori petrov
türkçesi: furkan özkan
sel yayıncılık
2019, 176 sayfa

Tristana/Alice, ikilikler ve sair şeyler üzerine

Bu kolonlardan hangisini daha çok seviyorsun?
-Anlamıyorum.
-Hangisini tercih edersin?
-Hepsi aynı.
-İki kolon birbirine benzemez. Her zaman bir fark vardır. İki üzümden, iki somundan veya iki kar tanesinden birini seçebilirim her zaman. Mutlaka birini ötekine tercih ederim. Bence bu en güzeli.

(Tristana,1970- Luis Buñuel)

İkilikler ve 1 olmaya dair…

Yukarıda geçen diyalog Tristana (Catherine Deneuve) ve Don Lope (Fernando Rey)  arasında bir avluda yaşanır. İkilikler arasında seçim yapmaya dair sözlerin sahibi Tristana’dır. Don Lope ise avludaki kolonlar arasında ne ikiliğe kadar inmiştir ne de kolonlar arasında bir fark görmüştür yahut farkla tanımlanacak bir alana içkin, ayırt edilebilir bir şey gördüğü yoktur, etrafında olan bir etraftan ibarettir, yönelime dair bir işaret taşımaz. Tristana ise her zaman ikiden 1’ini seçer, öyleyse neden bunu yapar?

Müdahil olmanın zorunluluğu nereden geçer yahut neden müdahil olmak zorunda hissedilir?  Filmin başında Don Lope’nin koruyuculuğuna emanet edilen Tristana belki oyun diyebileceğimiz bu şeyi yapmaya neden sürdürür. İlerleyen sahnelerden birinde onu masada yemek yerken görürüz, yemeğe kayıtsız kalmaz, yemekten seçtiği iki nohut tanesini masaya koyar. Masaya koyduğu nohutlardan önce bir tanesine yaklaşır eli, bu hamleyi atlayarak diğerine yönelir ve onu alır, bu karelerde sadece eli görürüz. Oysa gördüğümüzün sadece el olmasına rağmen, bu atlamayı vazgeçiş ve seçişe ilişkin olarak düşünürüz çünkü biliriz elin ardında vazgeçiş/seçiş daha doğrusu seçime ilişkin düşünme evrelerinden geçen bir faillik olduğunu biliyoruz. Ya sadece bu karelere ilişkin olarak düşünebilseydik, sahnede sadece iki el ve bir nohut var, muhtemelen sonuç yine aynı olurdu, çünkü insana ilişkin bir failliği yine de düşünürdük, soyutlamamız mümkün olmazdı. Burada gerçekleşene atlama ve alma adını veremezdik yalın biçimde. Descartesçi bir ilk’e erişmemiz mümkün değil, atlarken ve alırken bile hâlâ kendi içimdeyim ve kendimle ilgiliyim. Öyleyse bunun bir faydası yok, kendi karmaşası içinde düğümle ilgilenmeliyim, çözemesem dahi düğümün belirleyenlerinin ilişkileriyle karmaşayı resmedecek bir yalınlığa erişebilirim, nasılsa bir ilk’ten başlamadım, orta yerde durmaktayım ve bu bir oyun değil.

Tristana’yı kapalı bir kutunun içinde ya da bir kutunun içine hapsedilmeye çalışılan biri olarak görebiliriz. Tristana burada da faillik alanları açar kendisine ve faillik alanlarının seçebileceği yolları da kendisi yaratır, iki nohut tanesini masaya koyan kendisidir, faillik alanı açabilmek için çok fazla şey yok elimizde henüz lâkin etraf denen şeyi salt etraf olarak görmeyiş ve müdahil oluşa ilişkin bu arzu, eyleyiş arzusu, yaratmaya her daim muktedirdir. Kölelik koşulları içerisinde özgürlük oyunları yaratmamız mümkündür.

Don Lope’nin de seçim yaptığını söyleyebiliriz lâkin o kurulu ilkelere göre yapar seçimini. Kaçmakta olan hırsızın ardından giden polise, hırsızın gittiği yönün diğeri olduğunu söyler. Polis, hâkim olan düzenin bilgi isteyeni olarak sorar ve bir düzen karşıtından cevap alır. Polis düzene ilişkin yasanın buyruğuna uyulmasından emin oluşla alacağı yanıtın da doğru olması gerektiğini ön varsayar, düzen karşıtı ise görünümüyle yasanın buyruğunun dışında oluşuna ilişkin işaret taşımadığından emin oluşuyla düzende kendi ön varsaydığı ilkelerine göre gedik açar, zayıftan yana olmak saikiyle polisi yanlış yönlendirir. Tereddüt söz konusu değildir, sezgi düşünüm alanının dışındadır. Polis de Don Lope de ön varsayımlarıyla failliği belirlenmiş biçimde fiile dâhil olanlardır, müdahil oluşları çok evvelden yaratılmış saiklerin itkisiyle sabittir.

Eylemek mümkünse şayet, seçimler arasındadır bu ve etkin bir fail olmak seçenekleri kendin yaratmak yahut seçenekler karşısında ön varsayımsız ve her seferinde yeniden düzenleyebilecek kudrete dair sezgiyle yol alabilmekle olabilir. Etrafı içine kapatıldığımız bir kutu olmaktan çıkarabilmek mümkün. 1’i mümkün kılmak için en az ikiyi görebilmek zorundayız aksi takdirde etraf ve etrafın bir bileşeni olarak yer kaplamaktan öteye bir varlığa haiz olmamız mümkün değildir yahut bir iç parçalanışla kendimizde yaratırız 1’den fazlasını. Dışa vurulmayan, dışta eylenmeyen içte parçalanana yol alır, kederle yok ederiz kendimizi. Dışa yol almalı kudretle, arzuya sevince dair yolculuk…

Alice aynanın içine girer ve aynadaki ikilikte yol alır…

Ormanda Alice’in karşısına yön gösterir iki tabela çıkar ve Alice düşünür hangisini takip etsem acaba diye, cevabın sonucu değiştirmeyeceği sorudur bu. Tek bir yol olduğu gibi tabelalardaki okların ikisi de o yönü işaret etmektedir. Tek yolda iki tabela neye yarar öyleyse, tabela da neye yarar, zaten o yönde gitmeyecek miyiz? Ama yolu gideceksek şayet düşünmeliyiz, yolumuz tek ve aynı yönü gösteren iki okumuz varsa düşünecek çok şeyimiz olabilir çünkü yol ilerde ikiye ayrılabilir iki ok varsa. Lakin Alice ne kadar yol alsa da yol asla ikiye ayrılmaz, iki ok da aynı yönü işaret etmeye devam eder, birinde yazar: “İKİZLİDUM’UN EVİNE GİDER”, diğerinde yazar: “İKİZLİDİM’İN EVİNE GİDER”…  Düşünmeye devam edebiliriz daha fazla, nasıl düşünmedik bu ikisi aynı evde yaşayabilir. Düşünmediğimiz tek şey bu ikisi aynı bedendedir, birisi sürekli “ne münasebet” diyerek başlar sözlerine diğeriyse “bilâkis” diyerek (Vikontu ikiye böldüğümüzde ne olmuştu sahi?). 1 kendinde iki ayrılır. 1 kendinde ikiye ayrıldığında kavga edecek çok şeyleri olabilir bu ikisinin, düelloya tutuşurlar. İki ayrı el ikisinin elidir, önce hangisini sıkacağımızı bilemeyiz, ne karmaşa… Nesneler gerçekliklerini yitirmiş olmasına ve anlamsızlıklarına rağmen kavga edecek çok şey olabilir bu ikisi arasında ve ikisi ayrı acılar çekebilir. Onlar kavga ederken etraflarında durmamak gerek çünkü der ki İkizlidim: “ Ben gözüme görünen ne varsa vururum genelde-kendimi iyice kaptırınca.” , İkizlidum da ekler: “ Ben de elimin erdiği ne varsa vururum- görebilsem de göremesem de”. Öyleyse her ikisinin de erişebildiği alanın dışına çıkmalıyız ve oyunu sürdürmeliyiz, oyun hâlâ dışarıda sürdürmekte ve piyonuz sadece bu satranç tahtasında fakat sekizinci kareye erişip piyon olabilecek kudrete de sadece piyonlar sahiptir. Basit hareketlerle başlar, her şeyi devirebilirler lâkin onlara yaklaşıldığında sadece ve tek yönde ilerlerler sadece başlangıçta bir sıçrama. Kraliçe olma arzusudur piyonu eyleme yönelten saik, oraya varınca, sekizinci kareye, sonrasında şenlik…

Aynanın içine de girebiliriz, orada aynısı ama aynısıyla yüzleşmedik daha ve gördüğümüz tam tersi…

Seçilimler ve ihanet…

Büyük bir ihanet söz konusu değil elbette burada diyeceklerimde. Luis Buñuel’in filmografisini kat ederken Silvia Pinal’i ilk gördüğümde bir şeye benziyor demiştim, birine benziyor bu ifade/ifadesizlik, yıllar evvelinde Gündüz Güzeli’nde Catherine Deneuve’ü gördüğümde izlediğimin Luis Buñuel’in filmi olduğunun farkında bile değildim. Tahayyülümde benzer şeyler canlandırmışlardı, bir vakit sonra Luis Buñuel’in Catherine Deneuve ile de çalışmasında acaba benzer bir tahayyülün tesiri olmuş mudur diye düşündüm…

Yine Luis Buñuel’den çıkış kapısı yarattım kendime (ama öncesinde düşündüm, sonrasında da) ve Jeanne Moreau ile ikisine de ihanet ettim. Hizmetçi kızın kayıtsız günlüğüne düşmek daha akıllıca olabilir, evet burada zırvaladım artık, öyleyse sonuca gitmeli…