Ay: Kasım 2019

Ranterlar

Ranter kelime anlamı olarak palavracı, yüksek atan tip anlamına geliyor. Gruba neden bu şekilde bir isim verildiği bilgisine şahsen ulaşamadım ve bilen var ise umarım paylaşır, tahminim mevcut otorite tarafından böyle adlandırıldıkları fakat kendilerinin de hoşuna gittiği yönünde. İngiltere’de 1649-1660 arası bir döneme gidiyoruz, yani “Commonwealth” dönemine. Türkçe olarak “İngiliz Milletler Topluluğu” olarak ifade edilen dönem, Britanya İmparatorluğu’nun parçası olan devletler ile sonradan katılmış devletlerin oluşturduğu uluslararası birlik yani. Grubumuz o dönem sıradan vatandaş arasında çıkan ayrılıkçı grupların bir tanesi. Liderleri olmamasına ve organize olmamalarına rağmen İngiltere içerisinde oldukça yayılmış.

Pek tabii her yenilikçi düşünce gibi, kendileri de kilise tarafından sapkın olarak ve hükümet tarafından toplumsal düzene yönelik bir tehdit olarak görülmüş. Zira kendileri kiliselerin, kutsal yazıların, mevcut devlet hizmetlerinin otoritesini reddetmiş ve insanların kendi içlerinden gelen sesi dinlemelerini söylemişler.

1650 yılında Ranterlar Binyılın kendi nefsine, kendi merkeziyetine ve tanrısallığına uyanan her bir ruha şimdi geldiğini biliyorlardı. “Neşelen, hemcinsim,” diye selamlaşırlardı. “Her şey bizim!”

Hakim Bey – T.A.Z.

Temel fikirleri tanrının esas olarak her şeyin içinde olduğu fikrini savunan panteizm – yani tanrı doğayla özdeştir. Bir çok Ranter bireysel ölümsüzlüğe ve kişisel bir tanrıya olan inancı reddetmiş görünüyor. İnsanın mevcut koşulları aşma ve tanrıya dönüşme istediğini vurgulamışlar. Bir inananın tüm geleneksel kısıtlamalardan arınmış olduğunu, günahın yalnızca hayal gücünün bir ürünü olduğunu ve özel mülküyet sahibi olmanın yanlış olduğunu savunmuşlar.

Aslında oldukça basit bir bakış açıları olmuş, tanrı ile kişisel bir ilişki kurmuş kimsenin artık geleneksel toplum tarafından bağlanmadığını ve kişinin kendi isteğiyle yaptığı her şeyin haklı olduğunu iddia etmişler. Bu, tüm yasal ve ahlaki kısıtlamalardan kurtulma duygusunu teşvik etmiş. Organize din biçimlerinin ve günahkarlık kavramının reddedilebilir olduğu ve kutsal kitapların kendisinin de göz ardı edilebileceği gerçeğini vurgulamış. Akabinde özgür aşk, içmek, sigara kullanımı ve küfür etmek, ruhsal özgürleşmenin uygun yolları olarak kabul edilmiş.

Eğer Tanrı her şeyse, günah hiçbir şeydi.

En çok bilinen üyeleri Laurence Clarkson ve Alastair Coppe. Coppe için kendisini Ranter olur olmaz, açıkça uzun zamandır bastırılmış sövüp sayma arzusuna kaptırdığını duyarız. Londra’daki bir kilise kürsüsünden tam bir saat boyunca küfrettiğini ve bir tavernadaki garson kadına küfrettikten sonra kadının saatlerce korku içinde titrediğini biliriz. Clarkson ise 1649 yılında gruba katıldıktan sonra 1650 yılında “A Single Eye” isimli grubun ideallerini öne sürdüğü risaleleri yayınlamış.

Bütün bu yolculuk boyunca, günahlara maruz kaldım ve yine de bir aziz gibi, günah bana yüklüymüş gibi geliyordu … sonuçta bu dünyada kimsenin günahsız yaşayamayacağı sonucuna vardım; yine de Tanrı’nın bulunduğu şeyler hakkında çok fazla bilgim vardı, fakat kalbimin yapar gibi göründüğüm şey için doğru olmadığını, bu dünyanın şehvet ve boş gurur ile dolu olduğunu gördüm. ”

Laurence Clarkson

Ranterlar, dünyevi ürünleri terk etmenin bir simgesi ve toplumsal protesto tarzı olarak kullandıkları çıplaklık ile ilişkilendirilmiştiler. Akabinde kural tanımamazlık, fanatiklik, şarhoşluk ve cinsel ahlaksızlıkla suçlanıp, fikirlerinden vazgeçirilene kadar hapsedilmişler.

Ayrıca o dönemki “Diggers” (kazıcılar) ve “Quakers” gibi gruplarla doğal olarak yakın anılmışlar. Bazı “Digger” arkadaşlar kendi komünleri başarısızlıkla sonuçlanınca Ranter olarak hapis yatmış. Bir çok Ranter ise oluşum etkisini yitirdiğinde Quaker olarak yoluna devam etmiş.

Bu arada J. C. Davis adlı bir tarihçi Ranter’ların muhafakarlar tarafından, geleneksek değerlerin ne kadar güzel olduğu fikrini yerleştirmek için hayal bile edilemeyecek radikal bir düşünce olduğunu söylemiş. Yani kötüyü göstermek amacıyla yaratılmış bir efsane olarak görmüş. Biz pek tabii kendisine katılmıyoruz.

Aradan 300 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen toplumda hala benzer şekilde karşılanabiliyor olması ne kadar geride kaldığımızın bir göstergesi olarak görülebilir. Ranterların bize verdiği mesajı aklınızda tutmanızda bir zarar görmüyoruz ve konu hakkında okumaya devam etmek isteyenleri iki güzide eser ile başbaşa bırakıyoruz.

Okumaya Devam

At Home He’s a Tourist

kendi evinde turist hissetmek, kafanı kültür ile doldurmak ve kendine ülser hediye etmek temalı şarkımız. ve en önemli sorusu kendinizi neden bu kadar tedirgin ediyorsunuz?

bir dönem içinde geçen prezervatif geçiyor diye yasaklanmasının yanında kurt cobain’in en sevdiği şarkı gibi gereksiz bir bilgi verip sizi ikinci kez dinlemeniz için play tuşu ile başbaşa bırakıyoruz.

ekin

Ekin, birçok bakımdan, indirgenmiş ve boyun eğdirilmiş bir ormandır. Daha önce orman bulunan bir yerde yetişir ve asla çok yüksek olmaz. İnsanın eseridir ve bütünüyle onun iktidan altındadır. İnsan onu eker, biçer ve eski ritlerle büyümesine katkıda bulunur. Ekin bir ot kadar esnektir ve her rüzgânn etkisine açıktır. Başak saplan rüzgârla sallanır; bütün tarla eşzamanlı olarak eğilir. Fırtınalarda tamamen yere yapışır ve uzun süre orada öylece kalır. Ama tekrar dikilmesini sağlayan gizemli bir yeteneği vardır ve çok kötü hırpalanmadığı sürece, bütün bir tarla birdenbire tekrar dikilir. Başaklar ağır başlar gibidir; rüzgâra göre ya insana başıyla selam verir ya da başını başka tarafa çevirir.

Ekin çoğunlukla insandan kısa boyludur, ama boyu insanmkini aştığında bile insan onun efendisi olarak kalır. Ekinler büyürken ve ekilirken birlikte oldukları gibi kesilirken de bir aradadırlar. İnsanoğlunun kendisi için kullanmadığı samanlar bile tüketilinceye kadar bir arada kalırlar. Ancak birlikte ekilen biçilen, harman edilen ve ambarlanan ekinin akıbetindeki aynılık çok daha çarpıcıdır! Buğday büyürken, aynı noktada kök salar; hiçbir başak diğerlerinden ayrılamaz. Birinin başına gelen diğerlerinin de başına gelir. Başakların, insanlar arasındaki kadar olmasa da büyüklükleri değişir. Bir ekin tarlası bir bütün olarak boy bakımından genellikle birörnektir. Rüzgârla coştukları zamanki ritimleri yalın bir dansın ritmini andırır.

İnsanlar ölüm karşısında eşit olduklarını açıkça ekin imgesinde görürler. Ama ekinler eşzamanlı olarak kesilirler ve bu da akla oldukça özgül bir ölümü getirir: savaşta rastlanan yaygın ölümü, sıra sıra insanların tümünün yere yıkılmasını. Ekin tarlası, savaş alanıdır.

Ekinlerin esnekliği boyun eğme olur. Direnç fikrini kavramaktan aciz, sadık tebaanın bir araya gelmesine benzer. Ürkmüş bir biçimde sadakat göstererek, her emre itaat ederek orada bekleşirler. Düşman gelince acımasızca ayaklar altına alınırlar.

Tohum yığınları sonunda dönüştüğü tahıl taneleri yığını kadar önemlidir. İster bire yedi ister bire yedi yüz versin, ürün yığını tohum yığınından kat kat büyüktür. Büyüyerek ve bir arada durarak artar ve bu artış onun lütfudur.

Elias Canetti

not longer life

2020 yılında dünyada plastik üretiminin 500 milyon tona ulaşması bekleniyor. çok büyük bir kısmının doğada ayrışması yaklaşık olarak 600 yıl alacak. bu probleme gerçek bir çözüm üretmekten oldukça uzağız, adılan adımlar genelde imaj temizlemek adına yapılmış popülist hareketlerden öteye gidemiyor. absürd bir şekilde plastikle kaplanmış ürünlerin çevresel etkilerini ve sebep olduğu enerji tüketiminin farkında değiliz. bu esnada, “tüketimi kolaylaştırmak” adına doğal kabuklarına yerine anlamsız plasik örtünlerin kullanıldığı binlerce yeni ürün piyasaya sürülüyor.

“not longer life” isimli bu seri monet ve caravaggio gibi ustaların eserlerini bu çağda yaşasalardı nasıl üretirlerdi sorusunun cevabını vermek üzere hazırlanmış. natürmort terimini başka bir seviyeye taşımak – zombi yaşam, paketlenmiş yaşam.

süpermarketten fotoğraf setine. tek kullanımlık plastik ambalajın kullanımı ile karakterize edilen bir beslenme formatının evrimi.

bu seri, tüketici toplumunun aldığı yönü ve doğal kaynaklar hakkında azami ve saçma bir rahatlığın peşinde koşarken aldığımız bilinçli tutumun, ilerleme, refah veya lüks olarak yanlış anlaşıldığını göstermeyi amaçlamaktadır.

not longer life

sebepsiz bir neşe

sabahın köründe uyanıyorum. gözlerim kan çanağı. küfrediyorum. sigara ve şekersiz kahve ile çok besleyici bir kahvaltı yapıyorum.

kulağımda kulaklık otobüs durağına doğru yürüyorum. winrar dosyası misali insanı sıkıştıran otobüste yolculuk yapıyorum. hallaç pamuğu gibi sallanıyoruz.

pahalı takım elbiseli bir adam otobüse biniyor. saati soruyor, söylüyorum. saçma bir diyalog geçiyor aramızda.

adam: elinde defterler var. hahaha saçın sakalan birbirine karışmış öğrencilik yapıyorsun!
ben: aynı otobüste yolculuk yaptığımıza göre benden fazla iyi sayılmazsın. ha ne dersin?

sonra adam yutkunuyor ve susuyor. belki içinden küfrediyor. umursamazca gülüyorum. otobüsten inip yürümeye başlıyorum. sözlerini tam bilmesem de mırıldanıyorum şarkıyı.

yolun karşısına geçiyorum. insanların hepsinin yüzü asık. bense sebepsiz bir neşeye kapılıyorum. adeta gülümsemem ile onlara peşkeş çekiyorum.

arabanın bir üzerime su sıçratıyor, göt diye bağırıyorum. 3-5 ahlak zabıtası beni ayıplıyor. ben göt desem suçtur ama onlar her akşam o götü görmek için can atarlar. gülüyorum yine.

köşeden dönerken kahve dükkanının önünden geçiyorum. starbucks’taki kokoş ablalar aralarında konuşuyorlar.

şu uzun boylu çocuk sakalını kesse ne tatlı olur diye. bu sefer daha bi gürültülü gülüyorum.

beni durdurup neden güldüğümü soruyorlar. – başkası istiyor diye kendimden ödün verirsem bu beni ben yapmaz. başkası yapar diyorum. hızlı adımlarla uzaklaşıyorum oradan.

mutluluk paylaşılabildiği zamanlar mutluluk olurmuş. keder niye paylaşılmıyor. o piç mi?

murat demirci / doktrin fanzin 1

manifeste cannibale dada

Hepiniz sanık sandalyesindesiniz: Ayağa kalkın! Sizinle ancak ayakta durduğunuz zaman konuşulabilir.

Marseillaise’i, Rus ulusal marşını ya da God Save the King’i dinliyormuş gibi ayağa kalkın.

Karşınızda bayrak varmış gibi kalkın.

Ya da yaşam anlamına gelen ve sizi hep pahalı olan ne varsa sırf snobluk olsun diye sevmekle suçlayan DADA’nın karşısındaymış gibi ayağa kalkın.

Hepiniz tekrar oturdunuz ha? Daha iyi, o zaman beni daha dikkatle dinleyeceksiniz.
Ne yapıyorsunuz burada, ciddi kabuklu hayvanlar gibi sıkış tıkış bir halde – ciddisiniz değil mi?

Ciddi, ciddi, ölümüne ciddi. Ölüm ciddi bir meseledir değil mi?

Ya kahraman ya da gerzek olarak ölünür, ikisi de aynı şey. Gündelik bir değerden daha fazla değeri olan tek sözcük ölüm sözcüğüdür. Ölümü seversiniz siz – başkalarının ölümünü.

Öldürün! Gebertin! Zıbartın! Yalnızca para ölmez, biraz uzaklaşır o kadar!

Ona saygı duyulur, o ciddi bir şahsiyettir. Tanrı odur!

Para, tüm aileler onun önünde diz çökerler. Yaşasın para!

– Çok yaşasın! Parası olan adam, saygıdeğer bir adamdır.

Saygınlık satılabilir veya satın alınabilir – göt gibi. Göt, yaşamı kızarmış patates gibi temsil ediyor ve hepiniz bu ciddiyetinizle tezek gibi kokuyorsunuz.

DADA’ya gelince, o kokmaz; o bir anlam taşımaz, hiçbir anlam taşımaz.

DADA sizin umutlarınız gibidir: HİÇ.
cennetiniz gibidir: HİÇ.
putlarınız gibidir: HİÇ.
siyasal önderleriniz gibidir: HİÇ.
kahramanlarınız gibidir: HİÇ.
dinleriniz gibidir: HİÇ.

Islık çalın, haykırın, dişlerimi kırın – ya sonra?

Aptal öküzler gibi olduğunuzu her zaman söyleyeceğim, ben ve arkadaşlarım üç ay içinde birkaç franka size resimlerimizi satacağız.

Francis Picabia