Ay: Eylül 2019

hepimiz tehlikedeyiz

Bu röportaj Pasolini’nin öldürülmesinden birkaç saat önce 8 Kasım 1975 Cumartesi günü 16.00 – 18:00 saatleri arasında yapılmıştır. Röportajın başlığının kendisi tarafından saptandığını belirtmek isterim. Görüşmenin sonunda, geçmişte de olduğu gibi, ayrıldığımız görüş noktaları belirdi ve ben ona röportaja bir isim verip vermek istemediğini sordum. Biraz düşündü ve önemli olmadığını söyledi; konuyu değiştirdi. Daha sonra birşeyler bizi yine bu ana konuya getirdi. “İşte herşeyin anlamı” dedi, “Sen, şimdi seni kimin öldürmeyi planladığını bile bilmiyorsun. Bu adı ver istersen: ‘Çünkü hepimiz tehlikedeyiz’.”

– Pasolini, sen birçok yazında nefret ettiğin şeylerden bahsettin. Tek başına, birçok şeye , kuruma, görüşe kişiye ve güce karşı bir savaş açtın. Soruyu daha karmaşık hale getirmemek için, başkaldırdığın bu sahneye ‘konum’ diyeceğim. Senin bahsettiğin bu konum tüm kötü yanlarıyla seni Pasolini yapan şeyleri kapsıyor. Yani yaratıcı güç ve değerler senin, ama ya araçlar? Araçlar ‘bu konum’undur. Seninki hayali bir düşünce diyelim. Bir el hareketi yapıyorsun ve her şey, senin nefret ettiğin her şey siliniyor. Sen ne oluyorsun? Sen o zaman yalnız ve araçsız kalmaz mısın?

Evet, anladım. Ama ben bu hayali düşünceyi yalnızca denemiyorum, aynı zamanda ona inanıyorum da . Medyumca değil tabii ki. Fakat biliyorum ki hep aynı çiviye vurarak tüm bir ev bile yıkılabilir. Radikallerin verdiği örnek ufak da olsa çok anlamlı : tüm bir ülkenin bilincini değiştirmeye çalışan üç-beş kişi. Tarih de bize bunun daha büyük bir örneğini veriyor. Yadsıma, her zaman asıl hareket olmuştur. Azizler, inzivaya çekilenler, entellektüeller. Tarihi yapan azınlık hep hayır diyenler olmuştur. Harekete geçiren yadsıma büyük ve tek vücut olmalıdır. Eichman iyi niyetliydi. Peki onda eksik olan neydi? Onda eksik olan başlangıçta bürokratik ve idari görevlerini yaparken hayır diyebilmesiydi. Belki arkadaşlarına ‘şu himmler hiç mi hiç hoşuma gitmiyor’ diye söylenmişti. Belki de şu ya da bu tren, ihtiyaçlar için günde bir kez duruyor diye isyan etmişti. Ama hiçbir zaman makineyı durdurmayı denemedi. O halde üç tane konu var önümüzde. ‘Konum’ nedir, onu neden durdurmak ya da bozmak gereklidir? Ve ne şekilde?

– İşte, ‘konum’u tanımlıyorsun. Bilirsin ki yazıların ve dilin , toz zerreciklerinden sızan güneş etkisini yapar. Güzel bir görüntü , ama bu durumda az ve silik görülür ya da anlaşılır, değil mi?

Güneş tasvirine teşekkürler. Ama ben çok daha azını bekliyorum. Senin etrafına bakıp trajediyi algılamanı. Hangi trajedi ? Trajedi artık insanoğlunun değil de birbirlerine çarpan tuhaf makinelerin var olmasıdır. Ve biz aydınlar, geçen yılın ya da on yıl öncesinin demiryolları tarifesini alıp diyoruz ki: ‘Ne acayip, bu iki tren buradan geçmiyorlar ki, nasıl olup da bu şekilde çarpıştılar? Ya makinist çıldırdı ya bir suçlu vardı ya da bir komplo’. Özellikle komplo fikri bizi çileden çıkarıyor. Tek başımıza gerçekle yüzyüze gelme ağırlığından bizi koruyor. Biz burada konuşurken birileri bizi dışarı atma planları yapsa ne de hoş olurdu doğrusu. Kolay ve basit. Biz bazı arkadaşlarımızı kaybederiz, sonra örgütlenir ve ‘bizi kovanlar’ı biz kovarız yavaş yavaş, değil mi? Televizyonda Paris Yanıyor’u gösterdiklerinde, herkesin, gözleri yaşlı tarihin tekerrür etmesi isteğiyle tutuştuğunu biliyorum. Kolay, sen ordan, ben burdan temizleriz, bir evin dış cephelerini temizler gibi. O zamanlar halkın ‘seçim yapmak’ için ödediği zorluğun, acının, kanın üzerine şaka yapmayalım. Tarihin o anında sıkışıp kalındığında bir seçim yapmak, her zaman trajedidir. Faşist Salo, SS nazi subayı, ya da normal insan, bilincinin ve cesaretinin yardımıyla ona karşı çıkar. Ama şimdi bu olanaksızdır. Biri sana dostça, kibar ve saygılı bir biçimde yanaşıyor (televizyonda örneğin). Diğeri -ya da diğerleri- senin karşına ideolojik görüşleri, savunmalarıyla çıkıyor ve sen bunların tehdit unsuru taşıdıklarını hissediyorsun. Bayraklarını açıyorlar, sloganlar atıyorlar, ama onları ‘erk’ten ayıran nedir peki?

– Sana göre ‘erk’ nedir, nerededir ve onu nasıl ininden dışarı çıkarırsın?

Erk, bizi hükmedenler ve hükmedilenler diye ayıran eğitim sistemidir. Ama dikkat etmek gerekir. Bu eğitim sistemi yöneten sınıflardan, aşağılara taa yoksullara kadar uzanan sistemi oluşturur. Işte bu yüzden herkes aynı şeyleri arzular ve aynı şekilde davranır. Eğer elimde bir yönetim kurumu ya da bir borsa girişimi varsa bunu kullanırım. Aksi takdirde bir engel kullanırım. Ve bir engel kullandığımda, istediğimi elde etmek için şiddete başvururum. Peki neden o’nu istiyorum? Çünkü, bana onu istememin bir erdem olduğunu öğretmişlerdir. Ben de bu -erdem- hakkımı kullanırım. Hem katilimdir, hem de iyi.

– Seni politik ve ideolojik bakımdan tarafsızlıkla, faşist, antifaşist olma ayrımının işaretini yitirmekle suçladılar.

Bu yüzden geçen yılın demiryolu tarifesinden bahsediyordum işte sana. Sen hiç vücutları bir tarafa, başları diğer tarafa baktığı için çocukları pek güldüren kuklaları görmüş müydün? Sanırım Toto böyle bir görüntüyü denemişti. Işte ben aydınların, sosyologların, uzmanların ve gazetecilerin gruplarını böyle görüyorum. Olaylar burada cereyan ediyor ve baş diğer tarafa bakıyor. Faşizm yok demiyorum, yalnızca dağdayken denizden bahsetmekten vazgeçin diyorum. Burada öldürme isteği var. Ve bu istek bizi bütün bir sosyal sistemin iflas etmiş solunun, solcu kardeşleri gibi bağlıyor. Eğer her şey kara kuzuyu ayırmakla çözülseydi benim de hoşuma giderdi doğrusu. Ben de kara koyunları görüyorum, hatta hepsini görüyorum. Bela da burada işte. Moravia’ya da söyledim. Ben yaşadığım hayatla bir bedel ödüyorum. Tıpkı cehenneme inen biri gibi. Ama döndüğüm zaman -eğer dönersem- farklı şeyler görüyorum. Bana inanın demiyorum. Gerçekle yüzyüze gelmemek için her zaman konuyu değiştirmeniz gerek diyorum.

– Peki gerçek hangisidir?

Bu kelimeyi kullandığıma pişmanım, ‘Açıklık’ demek istiyordum. Olayları sıralı tekrarlayalım. Ilk önce trajedi: ne pahasına olursa olsun her şeyi elde etme arenasına bizi iten, ortak, zorunlu ve yanlış bir eğitim. Bu arenada kimimiz kanunlar, kimimiz de engellerle silahlanmış şekilde itilmişizdir. O halde ilk ve klasik ayırım ‘zayıflarla birlikte olmak’tır. Ama, bir ölçüde herkes zayıftır çünkü herkes kurbandır, diyorum ben. Ve herkes suçludur da, çünkü herkes katletme oyununa hazırdır. Alınan eğitim: ‘sahip olma, elinde tutma ve yok etme’den ibarettir.

– O halde başlangıç sorumuza dönelim. Sen, hayali olarak , herşeyi yok ediyorsun, ama sen kitaplarda yaşıyorsun ve onları okuyan zekalara ihtiyacın var. Yani, tüketiciler aydınların ürünleriyle eğitiliyorlar. Sen, sinema yapıyorsun ve yalnızca hazır platolara değil, birçok büyük teknik makineye ihtiyacın var. Bütün bunları yok edersen, sana ne kalıyor?

Bana her şey kalıyor, yani kendim, hayatta olmam, görmem, çalışmam ve anlamam. Olayları anlatmanın, dilleri dinlemenin, dialektler yaratmanın, kukla tiyatrosunun bin şekli vardır. Diğerlerine çok daha fazlası kalır. Beni örnek alabilirler, benim gibi bilgili veya benim gibi cahil. Dünya daha büyür, her şey bizim olur ve ne borsa, ne yönetim kurulu ne de engellere başvurmamız gerekir. Görüyorsun, bir çoğumuzun hayal ettiği dünyada (tekrarlıyorum: geçen yılın demiryolu tarifesini okumak, hele bu koşullarda yıllar öncesininkini okumak) silindir şapkasıyla ve ceplerinden dolarlar akan patron ve çocuklarıyla adalet dilenen sıska dul vardı. Kısacası, Brecht’in güzel dünyası.

– O dünyaya özlem duyuyorsun diyebilir miyiz?

Hayır, patron olmaksızın patrona karşı çıkan o zavallı ve gerçek halka özlem duyuyorum. Her şeyden soyutlandıkları için kimse onları sınıflandıramamıştı. Ben patronla aynı, ne pahasına olursa olsun, her şeyi isteyen zencilerden korkuyorum. Bu acımasız şiddete yönelik inatçılık artık karakter ayrılığını yıkıyor. Son anda hastaneye kaldırılan kimse -biraz yaşama belirtisi varsa- doktorların yaşama olasılığı hakkında söyleyeceklerinden çok polislerin suçlu konusunda söyleyecekleriyle ilgilenir. Dikkat edilmesi gereken şey, neden-sonuç zincirinin, ya da kimin baş suçlu olduğunun benim artık ilgimi çekmemesidir. Senin ‘konum’ diye tanımladığın kavramı açıkladığımızı zannediyorum. Tıpkı bir şehirde yağmur yağdığı zaman türbinlerin suyla dolması gibidir. Su yükselir, masum bir sudur bu, ne denizin hırçınlığı ne de nehrin kollarının kötülüğü vardır bu suda. Fakat , herhangi bir nedenden dolayı alçalmaz da hep yükselir. Birçok çocuk şiirindeki, ‘yağmurun altında şarkı söylerken’deki sudur. Ama yükselir ve seni boğar. Eğer bu noktadaysak diyorum, zamanımızı oraya buraya bir etiket koyarak geçirmeyelim. Bu lanet olası suyun çıktığı noktayı bulalım, henüz hepimiz boğulmadan.

– Sen bu yüzden mi, zorunlu olan bir okula gitmeyen cahil ve mutlu çobanlar istiyorsun?

Böyle tanımlamak pek basit kaçardı. Ama bahsedilen zorunlu okul, umutsuz gladyatörler üretiyor. Kitle, umutsuzluk ve hınç olarak büyüyor. Ben belki inanmadığım bir fikir ortaya attım diyelim. Siz bana bir başkasını söylersiniz. Yani özgür ve kendi kendinin patronu olmak, amacı yüzünden ezilmiş halkın katışıksız devrimi için hayıflanıyorum denebilir. Italya ve dünya tarihinde hâlâ böyle bir anın gelebileceği hayalini kuruyorum. Bu, düşündüğüm gelecek şiirlerimden birinde esin kaynağı olabilir. Ama bu bildiğim ve gördüğüm değil, düşlerimin dışında demek istiyorum. Ben cehenneme inmiyorum ve başkalarının huzurunu neyin bozmadığını biliyorum. Ama dikatli olun. Cehennem size doğru yükseliyor. Tabii ki farklı maskeler ve bayraklarla geliyor. Tabii ki kendi değişmezliğini, açıklamasını düşlüyor. Ama onun engel koyma gereksinimi, saldırma, öldürme isteği kuvvetli ve geneldir. ‘Şiddetli hayat’a başlayan birinin deneyimi uzun süre gizli kalmayacaktır. Kendinizi kandırmayınız. Ve siz okulunuz, televizyonunuz, gazetelerinizle birlikte sahip olma ve yok etme düşüncesi üzerinde temellendirilmiş düzenin savunucularısınız. Ne mutlu size ki bir suçun üzerine güzel bir etiket yapıştırdığınızda mutlu oluyorsunuz. Bu bana kitle kültürünün başka bir işlemi gibi görünüyor. Bazı şeylerin gerçekleşmesine engel olunamadığında, çeşitli raflar meydana getirerek huzur bulunuyor.

– Ama ortadan kaldırmak, yaratmak demek olmalı. Tabii eğer sen de bir yıkıcı değilsen. Kitaplar, örneğin, ne anlam taşıyorlar? Halk için değil, kültür için üzülenlerin yanında görünmek istemiyorum ama senin farklı dünya görüşünde, bu kurtarılmış halk, artık primitif olma özelliğini kaybetmiş olacak (bu sana sık yöneltilen suçlardan biri), eğer daha gelişmiş tanımını kullanmazsak…

Tüylerimi diken diken ediyor.

Moravia konuşmamda açıkladığımı sanıyorum. Kapamak, benim lisanımda değiştirmek demektir. Durumun umutsuzluğu ve kesinliği ölçüsünde kesin ve umutsuz bir değişim. Moravia ile, özellikle de Firpo ile gerçek anlamda bir tartışmayı önleyen şey, aynı sahneyi görmeyen, aynı halkı tanımayan, aynı sesleri duymayan insanlara benzememizdir. Size göre bir olay, güzel, düzenli, net başlıklı olarak tanımlandığında gerçekleşir. Ama altında ne vardır? Orada malzemeyi inceleyen ve ‘beyler bu bir kanserdir, iyi huylu bir ur değildir’ diyebilme cesaretine sahip bir cerrah eksiktir. Bir kanser nedir? Tüm hücreleri değiştiren, her türlü mantıkla açıklamayı yadsıyan çıldırtıcı boyutlarda onları büyüten bir şeydir. Önceleri bir aptal ya da bir talihsiz olsa da (kanserden önce diyorum) önceki sağlığına kavuşabilmeyi hayal eden hasta, bir nostaljik midir? Işte, her şeyden önce aynı eski görüntüye sahip olmak için büyük bir çaba gösterilmesi gerekir. Ben politikacıları, onların formüllerini dinliyorum ve deli oluyorum. Hangi ülkeden bahsettiklerini bilmiyorlar, ay kadar uzaklar. Edebiyatçılar, sosyologlar ve her türden uzman da öyle.

– Senin için bazı şeyler çok mu net peki?

Artık kendimden bahsetmek istemiyorum. Fazla bile söyledim. Herkes bilir ki, ben deneyimlerimi birey olarak ödüyorum. Fakat benim kitaplarım, filmlerim de var. Belki ben de yanılıyorum. Ama yine de hepimiz tehlikedeyiz demeye devam ediyorum.

– Pasolini, eğer sen yaşamı böyle görüyorsun -bilmem ki bu soruyu kabul eder misin- riski ve tehlikeyi nasıl önlemeyi düşünüyorsun?

Saat oldukça geç olmuştu, Pasolini ışığı açmamıştı ve not almak gitttikçe güçleşiyordu. Yazdıklarıma birlikte göz attık. Sonra artık soruları bir yana bırakmamızı önerdi. ‘Çok soyut kalan bazı noktalar oldu sanıyorum. Bırak biraz düşüneyim, gözden geçireyim. Bir sonuç bulmam için biraz zaman tanı bana. Benim için yazmak konuşmaktan daha kolaydır. Yarın sabaha, sana eklediğim notları bırakırım.’

Ertesi gün, Pazar günü , Pier Paolo Pasolini’nin cansız vücudu, Roma polisinin teşhis odasındaydı.

Türkçesi: Esin Bakla.
Ve Sinema, Sayı 7.1989. İstanbul.

Gibiler Ülkesinde Gibi


o uçabilir
dinamitsiz,
ateşsiz,
külsüz,
rüzgarsız,
dalgasız.
topraktan ayrılmadan bizden uzaklaşabilir,
ağaçlar,
yayılan,
suskun,
açık ağaçlar gibi.
o uçabilir.
suyu terk eden, buharlaşmadan yükselen,
testereyle kesilmiş, yükselen yapraklar,
suyu terk eden.
orman uçabilir,
dinamitsiz,
ateşsiz
ve külsüz,
rüzgarsız
ve dalgasızca.
hepimizi terk edebilir testereyle kesilmiş kalbimden.
testereyle kesilmiş
bir yaprak gibi,
suyu terk edebilir,
orman terk edebilir.
orman uçabilir,
yayılan,
açık,
suskun ağaçlarıyla,
bizi terk edebilir.
o uçabilir,
bizi terk edebilir.
kalbimden,
kesik kesik,
konuşmaz sesiyle,
evrenin
tüm yansımalarını
teneffüs etmeden,
her şeyi
sana
bana
insana
itebilir.  
kılını bile kıpırdatmadan, tüylerini diken diken edebilir.
hem de suyla,
ateşle, korkuyla ve seviyle,
o uçabilir,
kesik kesik, konuşmaz diliyle.
o uçabilir, kanatlarım var.
o uçabilir,
sesler onun değil
ben im de değil
imgede o yok,
ben imde değil.
kesilmiş kalbimden, testereyle yükselerek,
terk ederek suyu,
terk eden yaprak,
artık bir yaprak,
yaprak
uçuşu temsil edebilir,
ağaç
uçuşu temsil edebilir
belki de,
çünkü belki! 
esirsiz ordularla beslenen,zamanımızın tarayıcısı,
zamanımızı yakan çünkü,
alevleyen ve etrafa saçan
belki!..
o belki.
o da belki..
karnını yardığım kılavuzdan yönler fışkırdı,
ormanın merkezinin katiliyim
çakılı çiviler gibi ağaçlar
çivi çekiç kerpeten
kefenden cenine, tohumdan gökyüzüne
ve hareketten bire
zihinden bire
gözlerim
ormanın merkezinin katiliyim
çakılı çiviler gibi ağaçlar denesen sana da varırlar
belki de,
hep belki,
hiç belki
çakılı çiviler gibi ağaçlar;
bu ormanı yolunda eriten,
tenekeden tenlerdeki güneşin,
uzaktan gelmiş yorgun bir yolcu gibi,
başını yastığa koyan ve suyunu daldıran
belki de
sen de belkide, o da belkide, ben de belki
mutlak öl ol hikayesi;
bu kıpırtıyı görmen gerek, yaşaman gerek,
sana ağaçları anlatamam
gözler benim değil ki,
onu sana ışıyamam, akıtamam
sen de
bana anlatamazsın
an
dan
sar
kan
düş
yuvalarında
daha da eğlenebiliriz

altyazı fasikül

Altyazı Fasikül: Özgür Sinema 17 yılı aşkın geçmişiyle Türkiye’nin en uzun ömürlü sinema dergilerinden Altyazı’nın, sinemada ifade özgürlüğü alanının genişlemesine katkı sağlamak için hayat verdiği hem basılı hem de çevrimiçi bir yayın. Altyazı Sinema Dergisi ile birlikte ücretsiz olarak dağıtılan Fasikül’ü, aynı zamanda sinema etkinliklerinin düzenlendiği birçok mekânda da bulabileceksiniz. Fasikül’ün web sitesinden ise, basılı yayının içeriğinin tamamının yanı sıra farklı haber, yazı, söyleşi ve videolara da erişebileceksiniz.

Altyazı Fasikül: Özgür Sinema’nın temel amacı, Türkiye’de son yıllarda seyirciye erişimi önemli ölçüde kısıtlanan eleştirel sinema pratiklerine, özellikle de belgesel sinemaya görünürlük kazandırmak. Risk altında üretim yapan, anaakım medyada görünmezleştirilen sinemacı ve kolektiflerin sözlerinin, eleştirel pratik ve sorunlarının duyurulmasına katkı sunmak.

Fasikül’de, film dağıtımı; filmlere erişim olanakları; festivallerdeki gelişmeler; sansür uygulamaları ve sinemaya yönelik diğer baskılar; sinema yasasının uygulanma biçimleri; sinema kulüpleri, birlikleri ve örgütlenmeleri; film/dizi setlerinde toplumsal cinsiyet eşitliği, set güvenliği ve emek süreçleri gibi konular üzerine haber, tartışma, söyleşi ve fikir yazıları bulabileceksiniz. Türkiye’de nasıl daha özgür bir üretim, dağıtım ve seyir ortamı oluşturulabilir? Altyazı Fasikül: Özgür Sinema bu soruya ilişkin düşünme ve tartışma alanını genişleterek üretim, dağıtım ve seyir alanları arasındaki bağları kuvvetlendirmeyi hedefliyor.

kısacası sahalarda görmek istediğimiz hareketler. takip ve takdir ettiğimiz nadir basılı yayınlardan olan altyazı, fasikül ekiyle 2 sayıdır mutlu ediyor. boyutu ve tasarımı dolayısıyla da fanzin havasına sahip olduğundanmıdır bilinmez kesinlikle yakın markaja alınmalı ve okunmalı. mevcut problemler elbet bir gün çözülecektir. birlikte mücadele etmemiz ise süreci hızlandıracak. destek olmanız dileğiyle.

http://fasikul.altyazi.net

kitap nedir?

“Kitap”, eski Yunancada “byblos” nedir? Söylemek gerekirse kitap, ille de Gutenberg’in icadına ve onun tarihsel yayılmaz sürecine doğrudan başvurmasak bile, modern çağın bir olgusudur. Gılgameş destanı da, Hesiodos’un “İşler ve Günler”i de kitap değildi. Ne de Rigveda, Upanişadlar kitaptılar. Eflatun da Aristoteles de “kitap” yazmadı. Kutsal metinler ise salt “kutsal” olmalarından, yani Tanrı kelamını temsil etmelerinden ötürü kitap değildirler… Bu iddia belki aşırı görünebilir: En azından birtakım metinlerin tarih boyunca her zaman şu ya da bu materyal üstüne yazıldıklarını biliyoruz. İskenderiye’deki dev kütüphanenin yandığını biliyoruz. Kitabın modernliğe ait bir şey olduğunu gösterebilmek için iddiamızı hatırı sayılır ölçüde inceltmemiz gerekecek gibi görünüyor.

Upanişadların kelime anlamı “birinin dizucunda oturarak feyz almak” gibisinden bir şeydir. Propedeutike ise Aristotelesçi anlamında öğrencileriyle birlikte turlayarak konuşan ve aktaran bir düşünce ve bilgi sevdalısı (philo-sophos) işidir. İyonyalılardan feyz almak için Herakleitos’u inzivaya çekildiği yerlerde ziyaret etmek, Phythagoras’ın okuluna inisiye olmak gerekiyordu. Antikçağ toplumlarının ağırlıkla “söz” kültürüne dayandıkları iyi biliniyor. Bunun adına Derrida’ya naziren bir “sözmerkezcilik” diyebilirsiniz. Ama söz ile yazının rejimi ağırlıkla işte böyle bir şeydi ve bunun için bir “sözmerkezciliği” savunmamıza gerek bile yok. Sonuçta felsefe kendini sözlerle, kıssadan hisselerle ya da ustanın kişiliğine de gönderen anekdotlarla oluşturmuştu.

Sorun esas olarak bir “sözmerkezcilik/metinsellik” tartışması depil, malzeme olarak kitabın altı bin yıldır var olmasına rağmen “yazarak düşünmenin” yeni bir olgu olmasıdır. Sokrates ve diyaloğa girdiği partnerleri, özellikle de Sofistler için besbelli olan bu “yazısızlık” aslında Sokrates’i tuhaf bir şekilde “yazdığı” söylenen Eflatun için de geçerlidir. Yazarak düşünme terimiyle yazma sürecinin doğrudan doğruya düşünme süreciyle iç içe geçmesini, ondan zamansal bakımdan ayrılmaz hale gelişini kastediyorum. Yoksa Eflatun’un, Aristoteles’in elbette “kitapları” vardı ve bunlar uzun bir tarihsel seyahat yaptılar, Suriye ve Arap uygarlıklarından, ortaçağ Yahudi düşünürlerinin kalemlerinden tekrar tekrar geçtiler, Latin-Hıristiyan Avrupa’ya kadar eriştiler… Kitap her zaman bir öğretim ve öğrenme aracı olarak varlığını elbette sürdürdü. Ancak devletler açısından arşivin, filozoflar açısından ise genel bir iletim-aktarım mekanizmasının bir parçası olarak.

Michel Foucault’nun ünlü “Yazar Nedir?” metninde yürüttüğü tartışmayı ilerletmek gerekiyor. Orada dikkatimiz “bilimsel-felsefî” literatür ile “edebî” literatürün konumlarının Batı modernitesinde nasıl değiş tokuş edildiğine çekiliyor: Felsefe ve bilim “yazarın mührünü” ve otoritesini taşımalıydı, çünkü ortaçağlardan geç Rönesansa dek esas “tehlikeli metinler” bunlardı ve otoriteye dayalı kanıtlamalar birincil bir öenm taşıyorlardı. “Edebî” metinlerin ise genel olarak anonim yığınların eseri olarak kabul edilebilecekleri ve Bakhtin’in dikkat çektiği “popüler kültür” ürünleri olmayı epeyce sürdürdükleri anlaşılıyor. Modernlik “yazarlık” işlevinde ve sorumluluğunda bir değiş tokuş gerçekleştirdi. Artık öncelikle “edebî” bir metin yazar imzasını taşıyacaktı, bilimsel metinler ise yazarın kaybolduğu bir sürece açılacaklardı. Bunun hayli “genel” bir düzlemde doğruluk payı taşıdığı hissedilebilir: Bilimsel literatür ile edebî literatür arasında ara konumlar, mesela filozofun mührünü taşımaya devam eden felsefi metinler çeşitliliği bulunuyor.

Felsefî kitapların söz konusu dönüşümde son derecede öenmli bir rolü olduğunu düşünmek gerekir. Felsefî yazma stratejileri edebiyata göre çok zengindir ve farklı tarzlar üretmiştir: ikili veya çoklu diyalog (Eflatun), münazara, nutuk (discours), deneme (éssai), anekdot, çalışma (tratité, treatise), mesel, parodi, compenditom, komanter, tez… ve bunların muhtelif alaşımları. Büyük otoriteler “corpus” ya da “lexicon”larla işlerlerdi: Mesela Corpus Aristotelicum. XVII. Yüzyılda bile felsefenin bu çeşitliliği ne kadar yoğun bir biçimde barındırdığını hatırlamak gerekir: Descartes “soba başındaki” düşüncelerini disipline etme aracı olarak genellikle “nutun” tarzını seçmişti. Konikler üstüne çalışmaları bile bu tarzın egemenliği altındaydı. Kitap olarak yayımlanmış olmaları henüz çok şey ifade etmiyordu, çünkü “kitabî” bütünlük ile düşünme sürecinin bütünlüğü bire bir çakışıyor değildi. Dikkat edilirse göndermeler ve aktarmalar disiplini XVII. yüzyıl felsefî metinlerinde dipnot veya komanterlere kaymaya başlar.

Felsefenin yaratıcılığı genel olarak fikirlerin seyahatiyle gerçekleşiyordu. Spinoza-Leibniz buluşması gibi “fizikî” karşılaşma ve konuşmaları da gerektiren bir seyahatti bu. Descartes metinlerinin Kartezyen düşüncenin “süratine” pek uymadıklarını “descartes’ın düşüncesinden sonuçlar çıkarırken pek aceleci olduğunu “ iddia eden Leibniz sezmişti. Ve Spinoza gibi çağında çok önemli olan ve düşünceleri merak edilen, fikirleri sürekli seyahat eden bir filozof, bir iki kısa metin dışında tek bir kitabını yaşarken yayımlamamıştı. Descartes ya da öncesinde Bacon kendisinden önceki otoriteleri, yani skolastiğin tümünü çöp sepetine atarken Spinoza’nın kütüphanesinde bulunan kitapların sayısının iki yüzü aşmadığı da biliniyor. Felsefe ve bilim o asırlarda kitapların çok ötesinde verimli olabilecek yayılma tarzlarına henüz sahipti herhalde.

Birazdan tartışacağımız Spinoza’nın Ethica’sını dışarıda bırakırsak, felsefeye “kitabın” dahil olması esas olarak Kant’ın işidir. Spinoza’nın felsefesini yalnızca Ethica’sından ve diğer eserlerinden değil, eş dost çevresiyle paylaştığı mektuplarından da anlayabilirsiniz. Leibniz’in eserinin ise üç dört “entelektüel” düzeyi ya da katmanı vardır: “Herkesin anlayabileceği dilden” yazılan katman, bir “üst” katmanla çoğu zaman çelişebilir. Fikrî bütünlüğü kapsamaya yönelen Spinoza’nın Ethica’sı ile Leibniz’in Monadoloji’si bile bu katmanları değişik oranlarda barındırır. Kant ile birlikte yepyeni bir durum ortaya çıkar: Felsefe şu ya da bu biçimde “sunulmalıdır” – devlete, halka, belli bir sınıfa ya da salt “filozoflara” … Erken dönem çalışmalarından “Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Teorisi”, bu muazzam başlığı taşıyan bir kitaptır ve “sunuşunda” bu kâinat ölçekli eserin Prusya İmparatoru Majestelerinin “ayaklarının dibine öyle naçizane bırakılmasının” affedileceği umuluyordur… Bu muhteşem ironi felsefeye “sunuş” ve “kitap” karakteri dayatan yeni bir bakış açısıdır. Kant, “kitap gibi kitap olan”, başka bir deyişle kendi sistemlerini yazı ile düşüncenin eşgüdümüyle oluşturan iki dev “eleştiri”sinin ardından ancak yaşlılık döneminde “açılır”: “Yargı Gücünün Eleştirisi” … Kritik der Urteilskraft… Bu tarihin ilk “başarısız”, ama o ölçüde güzel kitabıdır. Temel “eleştiri” programı orada artık işlemektedir ama bu başarısızlık bir sürü düşünceyi ateşlemektedir. Kitap taşmakta, savrulmakta, titreyip durmaktadır.

Nedense tarihin en sistemli filozoflarından olan Hegel’i bile kitaplarından çok “dönemlerinden” (jena felsefesi ve benzeri” ya da kitaplarına henüz oransız büyüklükteki komanterlerinden, Görüngübilim’ine yazdığı o çok uzun önsözden, felsefe tarihi ve tarih felsefesi derslerinden okuyoruz… Ve sonuçta Marx’ın Das Kapital’i nedir? Kitap halinde cisimleşen tarafı yalnızca ilk cildiydi, Engels’in derlediği üçüncü cildi tam da “sınıflar”dan bahsetmeye başladığı anda yarım kalmıştı ve arada üç dört cilde ancak sığabilecekken Engels tarafından ikinci cilde tıkıştırılan koskoca bir “Artı Değer Teorileri” alanı bulunuyordu. Kitaplar halinde basılsalar da felsefî sistemler hiçbir zaman “bireysel” kitaplarla açılmadılar.

“Edebî” literatüre baktığımızda bile “kitabın aşıldığını” hissedebiliyoruz – hem de “roman” adını verdiğimiz ve bütünlüklü olduğunu sandığımız türün yaratıcısı olan Romantik edebiyat döneminde bile… “Büyük” diye adlandıracağım Alman Romantizmi temel ifade aracını “şiirde” bulmuştu – Lessing, Faust meselesini ortaya koyabilmek için en az iki üç kitap yazmaya mecbur kalan Goethe… Bir şiirin neden boyutlarına asla uymayan bir “kitapta” bulunması gerektiği pek anlaşılabilir bir şey değildir. Manzum edebiyatın büyük eserlerini veren Milton ve Byron çözümü uzun-öyküsel manzumelerde buldular. Deleuze’ün deyişini ödünç alırsak “küçük”, “minör” romantizm ise İngiltere’de, tam manasıyla “roman türünü” icat eden ev-içi gözlemevlerinde, yani Austen’lerin, Brontë’lerin, yani “minör” kadınların dünyasında yeşermişti. Peki “kitap” yazarken bu “küçük kadınların”ın kabul etmek zorunda kaldıkları dünya nasıl işliyordu? Bunu “kitap” dediğimiz şeyin “sunuş karakterleriyle açıklamak gerekiyor galiba.

Kant ve Hegel, düşüncelerini belli bir noktada “durdurarak”, “derleyip toparlayarak” bir kitap içine hapsettiği anda aslında o dönemin “Aydınlanma” gereklerine uyuyordu. Buna göre kitap bir iktidarın-egemenin ayakucuna (şimdi onların “başucu” kitapları da var) bırakılacak bir sunudur… Tıpkı bugün en kolay Sevgililer Günü hediyesinin hâlâ bir kitap olması gibi… Ve oraya bırakılabilmek için yazının düşünceyle bir koşutluğu, aynı andalığı nolması, aynı sürattte işlenmesi gerekir… Eserin kendini anlatması tamamlanmış, bitmiş, sonlandırılmış olmasıyla artık eşanlamlıdır. Böylece kitap bir “bireydir”. Akademik dünyada da bir tezden ya da bir kitaptan beklenen şey belli bir “kapsama alanını” tüketmiş olmasıdır.

Bu “bitirme” işi temel bir estetik gereksinime cevap veriyor gibi görünür: Gittiğiniz bir tiyatro eseri ya da film bitmezse işler kötüdür. Oysa mesela televizyon ya da internet “bitmez” … Bu disiplin eski literatür alanında yalnızca tiyatro tarafından sağlanırdı. Bakhtin’in gösterdiği gibi tiyatro türü bir tür “sahte diyaloğa” ya da diyalojik açıklığa dayanır. Oysa Montaigne’in kendi kendiyle sohbeti henüz “bitimsizdi”. Rabealis Tiers Livre’den sonra yaşasaydı Quart Livre’i de bitirecekti belki. Bitirme kaygısını dayatan üç otorite bulunuyor bildiğimiz: Felsfenin Kant’tan itibaren cevap vermek zorunda olduğu “egemen iktidar” ya da “devlet” veya muhalif bir toplumsal hareket… Michael Foucaul’nun Söylemin Düzeni’nde işaret ettiği bilimsel “söylem içerme-dışlama” aygıtı: “Araştımalar ancak bitince araştırılmış olurlar.” Kültürel Hayatın kapitalizme ayak uyduruş biçimi olarak “telif” haklarına ve yayınevleri kapitalizmine zemin teşkil edebilecek meta-kitap zorunluluğu…

Bu noktada “kitap-ötesi”ne dair konuşmaya başlamak gerekiyor: Ben bu kitap-ötesini Spinoza’da keşfettim, başkaları başka yerlerde keşfedebilir… Ethica yazarının sağlığında yayımlanmamış ama bütün Avrupa’yı dolaşmış bir “kitaptır”. Her cümlesi başka bütün cümlelerle ve “dışarısıyla” iletişim-etkileşim halindedir. Deleuze bu kitaba “organsız beden” diyordu. Doğrusu, Ethica kitap-öncesiyle kitabın kesiştiği düğüm noktasıdır. Attığı her adımda bir “kanaat” bir “fikre” dönüşür. Yazıyla düşüncenin ya da fikirler akışının esanlılığı hiçbir yerde bu kadar yetkin bir şekilde örgütlenmiş değidlir. Yani Ethica’ya “kitapların kitabı” diyebiliriz rahatlıkla…

Yazma hızıyla düşünme ve hissetme hızının çakıştığı metin türünü bir de “modern” edebiyatta buluyoruz – Dostoyevski, Virginia Woolf, Kafka… “Yazarın eserinin ardında kendini kaybedişi” denen şey daha çok “yazarken düşünüyor olmak” diyebileceğimiz bir süreçtir. Oysa bir kitabı “bitmiş”, dolayısıyla “yayınevine götürülebilir”, “satılabilir” kılan şey bambaşka bir zorunluluklar dünyasına aittir: Düşüncenin ve hissedişin kendini yazıyla sınırlandırması… Osmanlı edebiyatı kendini geçen yüzyılda Avrupaî yazma türlerinin biçimselliğiyle sınırlamıştı… Namık Kemal tiyatronun en üstün edebiyat türü olduğunu kanıtlamak için piyesler yazmıştı. Bu deney asla hor görülebilecek bir şey değildir – çünkü sonuçta bir deney, bir deneyim, bir yaşantıdır. Dostoyevski’nin para kazanmak için “yazmak” zorunda olduğunu ve en önemli birkaç eserinin böyle ortaya çıktığını biliyoruz.

Postmodern bir edebiyat var mı? Bu türden bir soruya cevap vermeye çalışmakla yükümlü değiliz burada… Okuduktan sonra rahatlıkla çekip gideceğimiz bir metnin bugün zorunlu olarak satın aldığımız bir “kitap” biçimini taşıdığını herkes bilir. Tıpkı sinema, müzik gibi: Sinema karşılığını ödediğimiz süreyi doyurmalı, geriye de unutulmaya mahkûm bir lezzet veya anı bırakmalıdır. Büyük “olaylar” halinde sunulan konserler de aynı muhtevayı taşırlar… Derrida’nın söylediği gibi yalnızca edebiyat alanı değildir “her şeyin yazılabildiği yer”. Artık müzik, sinema ve bütün kültür ürünleri dolaşımı aynı “liberalliğe” sahip… Ama bütün bu “liberallik” ultra-kapitalizmin gölgesinden ibarettir.

Kitap dergileri (bu arada elinizde tuttuğunuz dergi de) bir paradoksu işaretler. Bu Jean-François Lyotard’ın alay ettiği “yayıncı paradoksuyla” aynı anda değil, ama eşdeğerdir (bu paradoks şöyle anlatılabilir: Bir yayıncı yayımlamadığı eserler konusunda kendini şöyle savunur: “Bana tek bir ünlü eser gösteremezsiniz ki birileri tarafından yayımlanmamış olsun…”). Kitaplar günümüzde artık sahaflarda peşine düştüğümüz, televizyonda yazarlarıyla yapılan söyleşileri seyrettiğimiz, gazetelerde ilanlarını, tartışmalarını okuduğumuz, kitabevlerinde hiyerarşik sıralamalarla sergilenen ya da Heidegger’in dediği gibi “askerin sırt çantasında diş fırçasıyla yan yana duran” “şeylerdir”… Ama bu şeyler en az virüsler kadar “bulaşıcıdırlar”… Çünkü materyal bireyliklerinin ötesine taşan iletişim yollarına sahiptirler, başkalarına bulaşırlar ve oralarda yeniden oluşarak yayılmalarını para dolaşımlarının yayılma yollarından farklı yollardan da sağlayabilirler. Kitap dergileri bu farklı yollardan biri olarak varlar. Ancak ne yazık ki çoğu zaman bir nevi “best-seller” kriterinin tespitinde de önemli bir rol oynuyorlar. “Düşünce toplumlarından” çok “kanaat toplumlarının” hizmetindeler…

Yüz yıl kadar önce sosyolojinin kurucularından Gabriel Tarde ekonomi-politikçilerin hep “bir iğne nasıl üretilir ve tüketilir” (Adam Smith) örneğini model olarak aldıklarından yakınıyordu. Bir kitabın nasıl üretildiğini sormuş olsalardı (ya da bugün bir film, bir müziğin vesaire) bütün sistemleri değişik olacaktı. Kitabınızı metalaştırmaktan kaçınamadığınız bir dünyada yaşadığınız zaten malum. Ancak kitap okundukça yayılır, ona bir şeyler eklenir, ve matalarda söz konusu olan “katma-değerden” nitelik açısından çok farklı bir katma-değer yaratır. Buna zihinsel-entelektüel-estetik değerler adını verebilirsiniz.

Dar anlamda “maddî olmayan” (geniş anlamda her şey “maddîdir”) bir emeğin ürünü olan kültürel ürünlerin, kitapların, müziğin vesaire kendilerini kapitalist meta ilişkilerinden soyutlaması gerektiğini öne süren bakış tarzı bambaşka bir açıdan, yine yüz yıl kadar önce Alman sosyoloğu Georg Simmel tarafından da eleştirilmişti: Kültüren alan bir otonomi umuduyla davranmaşansına bugün artık zaten sahip değildir; yapılabilecek tek şey bu kültürel alanın, farklı “verimlilik” kriterlerine zaten sahip olmasından hareket eden bir direnci ayakta tutabilmesidir.

Günümüzde “yaratıcılık”, edebiyatta olsun, sinemada olsun, müzikte olsun, resimde olsun, heykelde olsun… hemen her alanda, içinden doğduğu “ortam”a ya da malzemeye direnişle, o malzemeyi “aldatarak” işliyor. Belki her zaman böyle oldu… diyebiliriz ki heykel taşı aldatarak yapılır. Resim boyayı aldatır, sinema ise insan gözünü; edebiyat da kitabı aldatacaktır…

Ulus Baker
Virgül dergisi, sayı 42, Temmuz/Ağustos 2001
* metni ulaştıran okuyucuya çok teşekkürler.

İnadına Bilim

Alfred Wegener. 1904 yılında Berlin Üniversitesi’nden gökbilim dalında doktorluk ünvanını kazandı. Bununla birlikte genellikle jeofizik ile ilgilendi. 1912 yılında The Origins of Continents and Oceans (Kıtaların ve Okyanusların Kökeni) isimli makalesini yayınladı. 1915 yılında ise Kıtasal Sürüklenme kuramını ortaya attı ve olanlar işte o zaman oldu. Bu teoriye göre, tüm kıtalar başlangıçta tek bir kara parçasıydı. Bu büyük kara parçalandı ve Dünya’nın bugün göründüğü gibi olmasını sağladı. Bu teori için kanıtlarını tek tek anlattı:

Wegener, tüm kıtaların kıyılarının bir yapbozun parçaları gibi birbirine uyduğunu fark etmişti. Şu anda herhangi bir dünya haritasına bakacak olursak Afrika’nın batı kıyısı ile Güney Amerika’nın doğu kıyısın ayrılmış bir yapboz gibi uyduğunu fark edebiliriz.

İkinci kanıtı ise fosiller üzerine yaptığı çalışma idi. Fosil bulgularına dayanan makaleler üzerinde çalışmış ve arada karasal bir bağlantı olmayan iki ayrı bölgede nesli tükenmiş aynı hayvanların fosilleri olduğunu fark etmişti.

Tüm bunlar için şöyle demişti: “Eski görüşleri fırlatıp atmakta neden tereddüt edelim ki? Eski fikirlerin varlıklarını on yıl daha sürdürebileceklerini sanmıyorum.” Ama ne yazık ki Wegener çok iyimser düşünüyordu. O zamanlar tüm bilim adamları dünyanın en baştan beri böyle olduğunu ve kıtaların herhangi bir sürüklenme yaşamadıklarını düşünüyorlardı. İnanılmaz ağır eleştiriler aldı. Meslektaşları onun fikirlerinin “saçma” ve “yoldan çıkmış” olduğunu söylediler.

Yerbilimci Max Semper “Kıtasal kayma gerçekliğinin yetersiz gerekçelere dayandığını ve tümüyle hatalı olduğunu” söyledi.

Ama Wegener yılmadı ve tüm meslektaşlarını yanıltmak ve ikna etmek için kanıtlarını bulmaya devam etmeye çalıştı. 1906, 1912, 1929 ve 1930 senelerinde olmak üzere dört defa kutuplara seyahata çıktı. Ancak işte sonuncusu 1930’da gittiği kutuplarda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi.

Daha sonra bir kaç yıl içinde yeni birtakım ölçüm cihazlarının etkisiyle okyanus tabanı, manyetik alanlar ve tarihlendirme teknikleriyle ilgili veriler ile Wegener’in haklı olduğu ortaya çıktı. Wegener’i en hararetli eleştirilen ve küçümseyen yerbilimci John Tuzo Wilson’ın da fikri değişmişti; “Görünen, attığımız sınırlı bakışlarla oluşturduğumuz beklentilerden farklı. Dünya atıl bir heykel değil; yaşayan hareketli bir cisim. Temel nitelikteki bir bilimsel devrim bu.”

Wegener statükoya meydan okumuştu ve bu kuramının doğruluğuna inanmıştı. Kendisi göremese bile bu kuramının doğru olduğunu tüm dünya görmüştü. Hiç vazgeçmeden tezini savundu. Tüm dünyaya inatla bunu kanıtlamak için uğraştı ve bu hedefi için öldü.

Pisagor gibi, Galileo, Tesla, Newton, Darwin, Lavoiser, Sokrates ve daha bir çok dışlanan, hor görülen ve eleştiri yağmurlarına tutulan bilim insanları gibi Wegener’de inandığı şeyde sonuna kadar gitmiştir.

Unutmayalım ki “Bu dünyada ilerleyen kişiler, kolları sıvayıp istedikleri ortamı arayan, bulamayınca da yaratan kişilerdir.”

modern mitler

dolayısıyla, aksine yönelik iddiasına karşın, güneş hiç de özel değildir. milyarlarcasından sadece biri, ortalama bir yıldız olarak, samanyolu’nun dış kolunda kendisini harcamaktadır. güneş, tam 2 ışık yılı uzaklıktaki cisimleri çeker ancak kendisi sadece tek bir galaksinin merkezinden 26.000 ışık yılı uzaklıktadır.

homo sapiens türünün diğerlerinin üzerinde bu kadar baskın bir şekilde galip gelmesinin en büyük sebeplerinden biri hikaye anlatma ve dolayısıyla bilgiyi gelecek nesillere aktarma yeteneği. tarih boyunca bu hikayeler ve mitlerin ne kadar büyük yer edindiğini ise tekrar tekrar anlatmaya gerek yok ya da bütün o kutsal kitaplarda yer alan hikayelerin benzerliğini. bunun yanında ise bu yazılan hikayelerin güncelliği günümüzün aşırı hızlı gelişme gösteren teknoloji çağında güncellenmesinin bir zararı olmamakla birlikte bir gereklilik olarak dahi düşünülmesinde bir sıkıntı görmüyorum.

oren harman’da mitlerle büyümüş bir insan olarak bunu denemeye çalışmış. amacını “hikaye anlatıcılığı üzerinden bizim şaşaalı modern dilimiz için kadim bir görevi üstlenmek” olarak özetliyor. “evren, dünya ve yaşamın evrimini bugün nasıl açıklıyoruz?” sorusu üzerinden, bilimin mitoloji ile estetik buluşması şeklinde harika bir ürün ortaya çıkarmış. başlıklarımız kader, kibir, annelik, ölümsüzlük, aşk, özgürlük, ölüm, gurur, kıskançlık, merak, yalnızık, fedakarlık, hafıza, doğru ve umut.

okuduğunuzda pişman olmayacağınız, keyif alırken düşünmeyi de ihmal etmeyeceğiniz eserlerden. tavsiye listemizdedir.

modern mitler
oren harman
çeviren: ılgın yıldız
say kitap
2019, 232 sayfa