Ay: Ağustos 2019

öğle tatili – kapalı

bayıldığımız sosyal medya şirketlerinin hızlı tüketimi zirveye taşımasının yarattığı hiçbir şey için yeterince durup düşünmediğimiz ve bütün ürünleri saniyeler için tükettiğimiz günümüz pek tabii bizim gibi tek bir mp3 formatındaki şarkıyı indirmek için 45 dakika bekleyen nesile normal gelmiyor. saniyeler içerisinde ulaşılan şarkılar yine şarkılar içerisinde tüketilirken, 280 karakter üzeri yazıları okuyabilen insanlara yakında hasta gözüyle bakılacak. gittiği tatil yöresinden fotoğraf paylaşmayan insanlar çoktan garipsenmeye başladı, “story atmak” için tatile gitmek normalleşmeye başladı. bir şekilde içinde olduğumuz ya da olmak zorunda kaldığımız bu ortamlar, maruz bırakıldığımız sürekli, anlamsız, gereksiz, hızlı bilgi akışı sizi bilmiyoruz ama bizi oldukça rahatsız ediyor.

dolayısıyla 2-3 hafta bütün bunlara bir ara verip, yıldızlara bakıyor ve teknolojiden uzak okumaya devam ediyor olacağız. döndüğümüzde muhakkak paylaşacak şeylerimiz olacaktır.

tüketmeye doyamayıp cansı sıkılanlar arşivdeki 2500 yazı içerisinden bir şeyler bulabilir sanırım.

tekrar görüşüne kadar kendinize iyi bakın.
unutmayın. gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak

Üretim ve Çeşitlilik Üzerine

Günümüzde hayatımızı etkileyen çok farklı üretim alanları ve bu alanların ürünleri var. Bir tasarım disiplinine bağlı biri olarak, bu ürünlerin bize sunduklarını ve kullanım olanaklarını düşündükçe, ürünlerdeki farklılaşma ve çeşitlenme üzerine bazı soru işaretlerimin olduğunu söylemeliyim. Bu soru işaretlerini bir tür türdeşleştirme ve tekilleştirme durumu tetikliyor. Türkiye bağlamında birçok disiplinde adeta bir sözleşme varmış gibi formel, işitsel, dokunsal hatta tatsal düzeyde benzer deneyimler sunuluyor. Bu deneyimler alışılagelmiş olmasının yanında sanki bir doğruluğu ve vazgeçilmezi de temsil ediyor.

İkisi de birbiriyle dinamik bir ilişkide olduğu için hem üretici hem de tüketici tarafından farklı hissetme, düşünme uygulama talebinin kısırlığına yorduğum bu durum, bir kültürel ruh hali de yaratıyor sanırım. Bu ruh halini de kabullenme, boyun eğme, ‘çatlak seslerden’ hoşlanmama ile ilişkilendiriyoruz. Bu durumu kendi disiplin alanım mimari üretimden, müzik kliplerine oradan lokantalardaki menülere kadar gözlemleme şansımız var. Mesela bazı niş yerler dışında inşai üretimde belli bir inşai sistem (betonarme) kendini tekrar ediyor. Bu gözlemle birlikte yeni niteliklere gebe bir sistem üretim talebi ve bilgisi edinme girişiminin kısırlığından söz edebiliriz. Konut üretimlerinde de belirli bir alan yapılanması konut üretiminin vazgeçilmezi olarak karşımıza sunuluyor. 3+1, 2+1 gibi paketlere özel yaşam alanlarımız sığdırılıyor. Bir diğer türdeşleştirilen yapı tipolojisi örneği ise cami oluyor. Yüzyıllardır cami üzerine farklı biçimsel, atmosferik ve programatik anlamda etkili bir söylemin getirilmeyip aksine alışılagelmiş olanda ısrarcı yaklaşıldığını görüyoruz. Bazı istisnai oluşumlar ve yapılar dışında bir yapı programının üretilmesindeki bu ısrarcı yaklaşım camilerin mekansal sürdürülebilirliğini, alternatif kamusal kimliği potansiyelini görmezden gelmek gibi kısırlaştırıcı bir durum. İbadet gibi toplum bazında önemli eylemlerin gerçekleştirildiği yerler kullanılma biçimi bağlamında zenginleştirilip, belirli ibadet saatleri gözetilerek bunlarla birlikte diğer zamanların da etkili bir biçimde kullanılması o mekanın hem toplumsal ilişkisini güçlendirebilecek hem de süre-kullanım bağlamında bir sürdürülebilirlik kazandıracakken bu mekansal potansiyellerin es geçilmesi ya da oradaki ana eylemin ne olduğuna dair düşünce üretip, mekan-ibadet (din bağlamında) ilişkisini anlamak yerine mekanın ezbere giden bir biçimle ele alınması düşündürücü bir durum. Bu durum dindeki tevazu, israf gibi bazı kavramlarla arasında çelişkisel bir durum da yaratıyor. Ya da bir günlük objeyi tekleştirici obje-kullanım ilişkisiyle sınırlandırmak, objelerin kullanım bağlamında alternatiflerini sunmamak, uygulamamak…

Mekan deneyimi üzerine farklı ve yeni nitelikler üreten oluşumların sıkıntısı, ve bu alanda bu üretimleri arzulayan bireylerin de bir şekilde kendilerini yalnız hissetmesi durumu yukarıda bahsedilenleri destekler nitelikte. Tasarımı sosyolojik bir eylem olarak da ele aldığımız için diğer üretim platformlarında da bu türdeşleşmeye rastlıyoruz. Üretilen müzik klipleri benzer dans ve koreografileri, benzer mekansal ele alışlarla dolu. Yenilikçi sahne şovları, albüm kapakları, şarkı içerikleri pek de rastlayamadığımız şeyler. Tabiki haber olan- haberci ilişkisiyle türemekle birlikte haber bültenlerdeki haberlerin çeşitliliği ya da bir lokantaya gidince menüyü (aynı kebaplar pişer, aynı mezeler hazırlanır) tahmin etmenin zor olmaması gibi örnekler türetilebilir.

Bir tasarım ürününün her ne kadar üretici zihinle ilişkisi olsa da üretimi kamçılayan mekan ve ortamın da etkili olduğunu biliyoruz. Bahsedilen duruma alternatif oluşturacak belli bir potansiyelde entelektüel, üretken beyinlerin bulunduğu tasarım fakültelerinin daha doğrusu üniversitelerin, bulunduğu şehirle kurduğu ilişki, üniversite-şehir (şehirde gerçekleştirilen çeşitli üretim ve gündelik pratikleri) arasındaki etkileşim, birbirlerini ne kadar besler nitelikte? Bu soruyu ve temas ettiği durumu sorulması ve düşünülmesi gereken şeyler olarak görüyorum.

Yazımı Uğur Tanyeli’nin ‘Rüya İnşa İtiraz Mimari Eleştiri Metinleri’ adlı kitabından bir alıntıyla noktalayabilirim:

”Çeşitlilik üretmek için, önce farklı düşünme, hissetme ve yapma yollarını, hem bireysel tercihler, hem de grup davranışı bazında meşru sayan bir toplumsal ruh hali yaratmak gerekiyor. O ruh halini yaratmak içinse, farklılık ürete ürete ortamı farklılığa alıştırmak… Ama, tek bir doğruluk rejimi tesis edip herkesi ona itaat ettirmeye çalışmanın egemen tavır olduğu bir yerde çeşitlilik kolay kolay üretilemiyor.”

02:48

Bu saat cinnet geçirmek isteyenler için mükemmel bir ‘an….

Hele ki sabah uyanacaklar için vazgeçilmez bir haz…

Bu bezgince duygu her zaman var olacaktır ama üstünde pek durmadan bu konu ile ilgili benim ilgimi çeken tek şey şu oldu;

Artık birçok şeyin vaktinin geçmiş olduğu yolundaki bezgince duygu, 14. yüzyılın başlarına dayanır. Metokhites’in başlıca takıntılarından biri, dünyaya “geç gelmiş” olduğu, “insanlığın hayatında geç kalınmış bir noktada,” “son çağda,” “insanlığın tortuları arasında” yaşamakta olduğu idi..

Belirteç.

Alıntılayarak, zihnimdeki çitleri birazda olsa gevşetebildim sanırım…

özü özgür

özgürlük bize özgü

özgürlük bulunduğunuz yere göre mesela

mesela bir küçük evin

bir odasına sıkışıp kaldıysanız

özgürlük sizin için diğer odaya geçebildiğiniz kadarı

ve budur özgürlüğün sınırsızlığının sebebi

budur zevklerin ve zenginliklerin yetememesi

anı özgürleştirin, fikirlerinizi

özgür olmadığınızı düşünebiliyorsunuz -bir fikir-

şimdi özgürsünüz işte

Gece nerede, hangi anda başlar?

Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak, söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği, belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna —bütün boşluğunu bilerek— kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu? Hiçbirimiz, dense yeridir sanınm. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hâlâ birtakım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum?

Gece, yazdığım gibi, ağır ağır yayıldı ovaya, sonra tepeleri de boğdu. Yeraltı saraylarından söz ederken, birtakım büyük yapıların bodrum katlarında, beden eğitimi yapıldığı, çeşitli oyunlar oynandığı anlatılan salonları düşünüyordum. Bir masal havası içerisinde anlattıklarım karşısında kendime de, okurlarıma da —kimlerse bunlar… Bu yazdıklarımı birileri okuyacakmış gibi davranıyor muyum gerçekten? Yoksa…— anlatılana inanmamak hakkını tanımış, bu hakkı tanımak için uğraşmış olmuyor muydum?

En azından, okurlarım olabileceğine inanmak istiyordum. Oysa şu anda biliyorum ki, benim dışımda bu yazdıklarımı okuyacak, okuyabilecek tek kişi var. Bu kişi defterimi yok etmeyebilir de. Karar vermek bana düşüyor. Şu birkaç defterimi şimdi yırtıp yakmak, külünü yemek mi, bitirip her şeyi ona da okuttuktan sonra yok etmek mi, yoksa, ona bırakmak mı gerekir?

Bilge Karasu / Gece / 74

Sessizliğin Sesi

kevin carter 1960’ta güney afrika’da doğdu
1960 sharpville katliamının yılıydı
güney afrika polisi
barışçıl göstericilere ateş açmıştı
apartheid’ı protesto ediyorlardı
69 kişi öldürüldü
300’den fazla insan yaralandı
afrika ulusal kongresi yasaklandı
ve apartheid’a karşı silahlı direniş başladı
kevin
kevin carter
eczacılık eğitimini yarıda bıraktıktan sonra
nefret ettiği
güney afrika savunma kuvvetlerinde
askere alındı
bir gün siyahi bir garsonu
diğer askerlere karşı savununca
ona kaffir-boetie (zenci sever) dediler
ve onu dövdüler
1980’de firar etti
motosikletle durban’a gitti
ve DJ’liğe başladı
ama işini kaybetti
fare zehiri içerek kendini öldürmeye kalktı
ama ölmedi
teslim olup, pretoria’da
askerliğini tamamladı
1983’te, nöbetteyken, 19 kişinin
ölümüne sebep olan bir bomba yüzünden yaralandı
ölmedi
ve askerliğini bitirdi
kevin
kevin carter
bir fotoğraf makinesi tamir atölyesinde iş buldu
yavaş yavaş foto-muhabirliğe yöneldi
1984’te johannesburg star için
çalışmaya başladı
apartheid’ın vahşetini teşhir etti
siyah kasabalarına yayılan
çok sayıdaki isyanı belgeledi
üç başka beyaz fotoğrafçıyla birlikte
ismi yayılıp tanındı
nice tehlikelere atıldılar
defalarca tutuklandılar
bang-bang club diye anılıyorlardı
çok fazla cinayete tanık oldular
çok fazla cinayetten sağ çıktılar
kevin
1 Mart 1993’te kevin carter
kuzeye, sudan’a gitti
isyan hareketini
belgelemek istiyordu
sudan dünyanın en
yoksul ülkelerinden biri
sudan korkunç bir kıtlık içinde
nüfusun %80’i gıda yardımıyla yaşıyor
kevin carter kıtlığın merkezine
ayod köyüne gitti
uçağı iner inmez
kıtlık mağdurlarının fotoğrafını çekmeye başladı
insan yığınlarının açlıktan ölümüne tanıklık etti
onlarca fotoğraf çekti
perişan halde, kendini çalılıklara attı
hafif bir mırıltı işitti
gıda merkezine varmaya çalışan
ufacık bir kız gördü
fotoğrafını çekmek için çömeldi
ama yere inen bir akbaba görüş alanına girdi
kuşu ürkütmemeye dikkat etti
en iyi görüntüyü yakalayacağı
konumu aldı
20 dakika bekledi
akbabanın kanatlarını açmasını umuyordu
ama açmadı
kevin fotoğraflarını çekti
ve kuşu kovaladı
küçük kızın zar zor yürümeye çalışmasını
seyretti
bir ağacın altına oturup sigara yaktı
tanrıyla konuştu
ve ağladı
kevin
kevin
new york times bu fotoğrafı satın aldı
ve 26 mart 1993’te yayınladı
tüm dünyada gazete ve dergiler
resmi yeniden bastı
binlerce kişi kevin’e mektup yazdı
çocuğa
ne olduğunu soruyorlardı
neden küçük kıza yardım etmedin, diye soruyorlardı
“kızın kıvranışını en iyi şekilde kadraja almak için
merceğini ayarlayan adam
o da başka bir yırtıcı olabilir pekâlâ,
sahnedeki bir diğer akbaba,”
diye yazdı bir eleştirmen
nisan 1994’te kevin carter
bu fotoğrafla pulitzer ödülü aldı
temmuz 1994’te
kevin carter intihar etti
kırmızı kamyonetinin egzoz borusuna
yeşil bir hortum bağladı
ve gazla kendini öldürdü
“Çok ama çok üzgünüm,” diye yazmıştı
“Hafızama kazınan cinayet görüntülerini kafamdan atamıyorum
cesetleri
öfkeyi
acıyı…
açlıktan ölen
ya da yaralanmış çocukları…”
“hayatın acısı
sevincine ağır basıyor
sevinç hiç kalmayasıya…”
kevin
kevin
kevin carter’ın megan adında bir kızı var
bu fotoğrafın mülkiyeti
megan patricia carter vakfı’na ait
bu fotoğrafın haklarının yönetimi
corbis şirketine ait
corbis’in sahibi bill gates
corbis dünyanın en büyük fotoğraf ajansı
corbis 100 milyona yakın fotoğrafın kontrolünü elinde tutuyor
bu fotoğrafın referans numarası
corbis 0000295711-001
çocuğa ne olduğunu hiç kimse bilmiyor

son

alfredo jaar – çeviri: elçin gen