Ay: Temmuz 2019

MOD 134 – 20190625

Kaydı ellerimden
Tüm mutsuzluklar adına
Belki koşuyor yıldızlara
Ya da kutsanmış mağaralarda

Ah Elveda …
Kokun koynumda
Son bir defa
Şimdi uzaklarda …

01. Debdebe – Fayrap
02. guguou – Bas Bas Bas
03. guguou – Nurtopu
04. guguou – Martı
05. guguou – Pas Matri
06. Ayyuka – Yukadans
07. Make Mama Proud – Burning Witches
08. Make Mama Proud – Last Minute Delirium
09. Bewitched As Dark – Apathetic
10. She Past Away – Ağıt
11. The Hollow Dolly – Blood’s Work
12. N.L.P. – The Nightlife
13. Okay Vivian – Summers Inside My Mind
14. Anadol – Hatıralar (Memories)

ZIGENDEMONIC: Patetik, Feminem ve Kuzeyli

Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından Ukrayna’da resim eğitimi alarak büyüyen Zigendemonic, okulun da etkisiyle gerçekçi resimler yapmaya başlar. Fakat kısa sürede hocalarıyla yaşadığı çatışmaların da sonucunda genç sanatçı, bu akademik tavırdan tamamen kopup ilkelcilik, naif sanat ve özellikle dünyayı betimlemenin en dürüst ve coşkulu tavrı olarak dile getirdiği ham sanata yönelir. Milenyum öncesi internetin henüz yaygınlaşmadığı kültürel atmosfer içerisinde sanatçılığın yollarını araştıran genç yetenek, 2002 yılıyla birlikte Zigendemonic mahlasıyla yeniden çalışmaya başlar.

Zamanla internet ve sanal dünyanın da yaygınlaşmasıyla serigrafi, bağımsız kitaplar ve fanzinler yayımlayan Le Dernier Cri ve United Dead Artists gibi atölyeleri ve yayınevlerini keşfeder. Bu büyük kolektifler ve sanatçılarla kurduğu ilişki ona iyi gelir ve illüstre grafik işler üretmek, kendi fanzinlerini yayımlamak ve bir çok yeraltı seçkisinde yeralmak açısından ona motivasyon sağlar.

2009 yılıyla birlikte kronik uykusuzluğa dayalı ciddi uyku bozuklukları, sinirsel yorgunluklar ve fobiler yaşamaya başlar. Bu durum yaşantısını ve dolayısıyla sanatını da etkiler; çeşitli psikolojk, psikopatolojik durumları konu alan çizimler ve resimler yapmaya başlar.

2016 yılında ise Berlin’e taşınır ve zamanının çoğunu dairesinde yalnız kalmaya ve çalışmaya ayırır.  Kompozisyonlarında kişisel deneyimlerinden ilham alan Zigendemonic, karakterlerin aslında trajik oto-portrelere dönüştüğü bir dramayı resmediyor. Varlığına temas eden belli bir duyguya odaklanıyor ve çalışmaya başlıyor, değişen ruh hali detaylara daha çok eğilmesine ve işi titiz bir şekilde tamamlamasına yardımcı oluyor. Onun resimlerinde nevroz, kaygı, takıntı ve paranoyak düşüncelerden meydana gelen karanlık bir atmosfer, insan anatomisi ve erotizmi de kapsayan koca bir dünya görmek mümkündür.

Türkçesi: Ayşem Çağrı Çetinkaya

www.zigendemonic.org

Bir Ocak günü için isli ağıt

Yıllar önceydi… Babamın omuzlarında, ne başı ne de sonu belli olmayan bir insan selinin arasında bir sağa, bir sola salınarak ilerliyordum. Çok kızgındı babam. İnsanların bazıları kırgın, bazıları ise öfkeliydi. O güne dair en net hatırladığım iki şey dönüp durur her zaman kafamda. Biri kırmızı karanfiller… Hiç sevmem oldum olası. Nerede can sıkıntısı, nerede kara haber, nerede acı varsa hepsini, aklın en arka kısımlarından en ön taraflara doğru taşıyıverir. Diğeri de renk renk; ama en çok da pembe hatmi çiçekleri. Yolların, kaldırımların, sokak aralarının en beklenmedik yerlerinden fışkırırcasına boy verir bu çiçekler. Kömür tenekeleri, soba küllerinin üst üste devrilerek oluşturduğu tepeler, oyalı yazmalar, incir ağaçları ve hamur tekneleri dökülür bir bir hatmilerin ağzından. O günü hatırlıyorum ben de işte… Mezarlığa binlerce karanfil taşıyan insanların ayaklarına sürtünerek eskiyen hatmi çiçeklerini anımsıyorum… 96 yılının Ocağında, babamın sırtında, 9. doğum günümden tam 2 gün sonra büyümeye başlamıştım ben. “Bu anı hiç unutma kızım”, dedi babam… “Çocuklarına, olursa öğrencilerine, bugünü görmüş, görmemiş bütün yakınlarına bu günü anlat”. Oysa ben, siyah beyaz bir fotoğraftan başka hiçbir şeyi taşıyamıyordum o gün. Sonraları kırmızı karanfilleri, diri diri yakılan insanlarla, elma kokusuyla gelen katliamlarla, kurşuna dizilen halkların anlatılan ve anlatılmayan kaderleriyle birleştirdiysem de, en çok o siyah beyaz fotoğrafla bağdaştırdım ben…

Göğsünde bir adam resmi taşıyordu bir kadın. Adamın üzerinde bir yelek, elinde bir fotoğraf makinesi… Yüzü öylesine tanıdık… “Neden herkes ağlıyor?”, diye sordum babama. “Vaktinden önce giden herkese ağlanır”, diye cevap verdi.

Babamın ne demek istediğini yıllarca anlamadım ve üzerine de düşünmedim şüphesiz. Birkaç sene evli kaldığım adam beni her aldattığında, her kandırdığında, her terk etmek isteyip edemediğimde, o gücü kendimde bulamadığımda aynı şeyi düşündüm durmaksızın. Vakti geldiğinde onu en az o günkü cenaze törenindeki kadar görkemli uğurlayacağımı ve ardından bir damla bile gözyaşı dökmeyeceğimi bilerek, umarak sustum. Uzlaşmayı bir günaydın, bir iyi geceler olarak kondurdum hayatıma. Bir sabah uyandım sonra. “Vaktinden önce giden bir adamın hatırası için, vaktinde giden bin adam vereceğiz”, dercesine soyundum yıllar süren evliliği üzerimden. Yeni boyanmış bir saçı yıkar gibi, kurumuş kanı ellerden durular gibi, boya fırçasının başka bir renge hazırlanırken eski rengini su kabında çırpınarak akıtması gibi arındım kanayan yerlerimden. Bir kere bile ağlamadım sonra. Ne zaman ağlamak istesem, kırmızı karanfiller, hatmi çiçekleri ve Topkapı’nın kirli sarı dolmuşları geldi aklıma. Ben, sadece vaktinden önce gidenlere ağladım bu hayatta…

Yıllar geçti sonra. Şehirlerarası bir yol üstü dinlenme tesisinde, gecenin karanlığına doğru demli bir çay içerken bir soru düştü aklıma. Hani olur ya, bir filmi izlerken dönüp bakarız filmin bitmesine ne kadar kaldığına, işte o gece, tam da öyle bakmak istedim ben hayatımın geri kalanına. Yaşamak istediğim hayatı erteleyip, kirli sokaklardan, kaldırıma park etmiş arabaların arasından geçerek eve ulaşmaya çalıştığım ve güvende olmanın verdiği o eşsiz hazzı gündelik olarak yaşayabilmek için bütün heveslerimi, hayallerimi sattığım geldi aklıma. Bu dünyada benim payıma hep korkak insanlar düştü çünkü. Ve kıyamet, onlar bana uymadığı için değil, ben onlara uyduğum için koptu. O mola yerinde, dağlara bakarken, içimi sadece bir demli çay ısıtırken karar verdim ben gitmem gerektiğine…

Şimdi, içimde bir yol üstü dinlenme tesisi tedirginliği var hâlâ. İçimdeki su akmaya başladı bildiğim yerlerden, bilmediğim yerlere doğru taşıyarak bütün gerçeklerimi. Nehirlerim daha hızlı, çöllerim daha kurak, insanlarım daha sabırsız şimdi. Konuşamadığım bir lisan dönüp duruyor içimdeki halklar arasında. Her biri başka bir sonuca varıyor ve bütün sonuçlar benim için bir diğerinden daha iyi. Sonsuz bir kâbus gibi işte hayat. Biliyorum, yol almam gerekiyor. Gitmem gerekiyor, biliyorum… Ama insan nerede olduğunu bilemeyince, bir noktadan, bir diğer noktaya yürümek ne kadar da uzun sürüyor… Yine de, yıllar önce Bağcılar’ın o daracık kaldırımlarında akşam olurken, hızlı ve telaşlı adımlarla yetişmeye çalışırken bizden olan, bizim gibi olan insanların hayatlarına, bir bodrum katından yükselen türküyü anımsıyorum şimdi. Gitmeyi anlatıyordu, zamanı gelen gitmeleri… Bir gün, yıllar sonra, zamanın ve dünyanın bir yerinde o türküyü anımsayacağımı ve gitme vaktinin geldiğini hatırlayacağımı adım gibi biliyordum. Şimdi, denizi olmayan bir şehirde, Bağcılar’ın o bodrum katından yeryüzüne yayılan türkünün sesi dökülüyor ellerimle dokuduğum bu apartman dairesine.

Yıllar önceydi… Babamın omuzlarında, ne başı ne de sonu belli olmayan bir insan selinin arasında bir sağa, bir sola salınarak ilerliyordum. Bir gün o cenaze töreninin anılarıma bir taş gibi oturacağını, bana ülkenin tüm gerçeklerini, nereden geldiğimi, omzumda neleri taşıdığımı, nerelerden geçerek yalnızlaştığımı ve nerelere dokunarak çoğaldığımı hatırlatacağını daha küçücük bir çocukken biliyordum. Neredeyse çeyrek asır geçmişken o günün üzerinden, hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum bir kez daha. Bir fark var sadece. Nadiren yolumun üzerine düşüyor hatmi çiçekleri. Artık o kadar sık görmüyorum kırmızı karanfilleri. Orlon kazaklı işçilerle, nasırlı ellerle karşılaşamıyorum her gün. Ama hiç unutmuyorum o cenaze törenini… Hiç unutmuyorum is kokusuyla eşleşen resmi cinayetlere ev sahipliği yapmış yurdumun bana itinayla sunduğu çocukluğumu ve gençliğimi. Bu kadar tekinsiz çocuklar olmasaydık, yaşamın tadına bu kadar varamayacaktık şüphesiz. Ama biliyorum ki nereye giderse gitsin insan, yurdunun kimliğini, acılarını, alışkanlıklarını ve huzursuzluğunu bir darağacı gibi taşıyor boynunda. Dünyanın bir diğer yerinde, koşarak kaçtığın ülkenin üçüncü sayfa haberlerini okurken insan ve kulağında tekrar tekrar duyarken çocukluğunda yakılan mevsimsiz ağıtları, yol almanın, yalnızca yer değiştirmek olduğunu anımsıyor yeniden. Genetiğimize işlemiş bu keder, resmi gazetede bir bir yazıyor hangi yılın, hangi mevsiminde, hangi ağıtın yakılması gerektiğini…

Ben giderken, ağıtımı da yanımda götürüyorum. Hiçbir yere dokunmadan, hiç kimseyi suçlamadan, çocukluğumun ve gençliğimin en ağır yaralarını da alarak bavuluma, tüm kalbimle ait olduğum bu ülkeyi kabuğundan sıyrılmış bir yılan gibi terk ediyorum… Ve vaktinden önce giden kim varsa, cenazesi bizden kalkıyor hâlâ.

Ruhani Oyun Havaları

Amerikan yeniyetmelerinin ve aydınlarının 1960’larda zirveye çıkardıkları doğu mistisizmi aşkı bir sinüs fonksiyonu frekansında dalgalanmaya devam ediyor. Zamanın kişi ve budizm temelli kendini bulma çabaları, yaratıcılığın ve kalıpların sıkıştığı günümüzde “hip” kalmak adına bir zorunluluğa dönüşmüş durumda.

Zira kimse bana Houston, Texas doğumlu 3 Amerikan gencinin saykedelik ve dub soslu Tayland müziği ile Japonya’da efsane mertebesine ulaşması durumunu mantıklı bir dille açıklayamaz. Vatandaşlarımızdan da Gaye Su Akyol, Altın Gün (Grubun yarısı) gibi isimler artık parodiye dönüşen bu ilginin ekmeğini akıllıca ve başarılı bir şekilde yemeye devam ediyorlar.

2015 Yılında çıkardıkları ilk albümleri “The Universe Smiles Upon You” ile adarıma giren, klasik üçlü düzende müzik yapan bir topluluk, Khruangbin. Piyasanın ikiyüzlü düzenini kenara bırakarak dinlediğim en şık ve groovy işlerden biri olduğunu söylemek isterim. Kim Deal ve Kim Gordon sonrası oluşan seksi ve cool kadın bas gitarist (Laura Lee) boşluğunu da doldurdukları için müteşekkir olduğumu da belirtmek isterim.

Bu olağandışı canlı performansın üzerine grubun sadece Japonya’da plak formatında basılan dumanı üstünde antolojisini de posta ekleyerek size olağandışı bir kıyak yaptığımı biliyorum. Soul, dub ve saykedelinin her an ve dakikanıza uyabilecek olağandışı uyumunu tatmadan geçmeyin.

All Smiles On You (2019)

Son söz… Ayyuka isteseydi bu müziğin kralını çalardı.

Müfredat, Rezalet ve Eğitimli Budala Üzerine

Laura’nın kütüphanesinde, Taittinger Nocturne Rosé şişesi refakatinde (SEE: GRAPES OF WRATH & THE NAME OF THE ROSE) yüz kadar sözcükten oluşan, gramer bilgisinden ve bazı telaffuz şablonlarından bihaber, hemen hiç olmayan Fransızca adabım ile; Grande Encyclopédie Larousse içerisinde “blind navigation” icra ediyorum. Parascolaire! Périscolaire… İngilizce’ye zalimce “extracurricular” olarak tercüme ediliyor. Prömiyer hedefi vasat paradigmanın yasaklanmış bölgelerini tehdit etmek olan olağandışı insan için iştah açıcı olarak. İngilizce sözcük bariz şekilde akademideki müfredat dışı aktiviteleri işaret ediyor. Fransızca sözcükler ise, daha çok okula kayıtlı olmadan, bir şekilde okul ile alakalı kişiyi tanımlıyor. Otodidakt, belki. Jill Masterton hep “tercüman zulüm tandansı” diye tabir ederdi. Zavallı kızcağız! Dürbün kullanmakta uzmandı oysa…

Who from the terror of this arm so late
Doubted his empire, that were low indeed,
That were an ignominy and shame beneath

John Milton “Paradise Lost”
Penguin Books
www.penguin.com

Quote! Milton! That measure is English epic verse without rhyme, as that of Virgil in Latin and of Homer in Greek, rejecting rhyme as an exact embellishment!

IGNOMINY! Etimoloji, Latince, ignominia. Utanç, rezalet, kötü şöhret, şerefsizlik, yüz karası olma anlamında. Bu sözcük ile adlandırırken hiç tereddüt etmeyeceğim, halen hayatta olan çok fazla insan biliyorum. Bazıları o kadar şöhretli, saygı duyulan, isimleri başarı ve fazilet sözcüklerini tanımlayan stereotipler ki; burada Debord’a (1967) müracaat ediyoruz. Filhakika, La Société du Spectacle, ihtişamı ve matematiksel olarak tutarlı kanıtlarıyla muazzam bir kuram olarak karşımıza çıkıyor. For additional proofs, see: Screen-licking young female spectators encompassing the whole Internet and their corresponding whoremongers! Laura would say: Oui mon amour, englobant! Donald Nicholson-Smith’in Zone Books tarafından basılan İngilizce’ye tercümesinin 9 ve 13 numaralı fragmanları…

IN A WORLD THAT really has been turned on its head, truth is a moment of falsehood.
THE SPECTACLE IS essentially tautological, for the simple reason that its means and its ends are identical. It is the sun that never sets on the empire of modern passivity. It covers the entire globe, basking in the perpetual warmth of its own glory.

Guy Debord “The Society of the Spectacle”
Zone Books New York
Distributed by The MIT Press

Niyeti, kastı ile sonucu, akıbeti aynı olan gösteri! Bu noktada, kendilerine küfretmemiz icap eden sefil kahramanları isimlerini belirtmeden kınıyoruz, ihbar ediyoruz ve geçersizliklerini ilan ediyoruz. Fakat tüm biyosfer bu tarz kahramanlar tarafından örülmüş olduğundan ötürü, endişe duymamak imkânsız. Beni en çok eğlendiren nutuk atma biçimlerinin birinden bahsetmem gerek. Ayaktopu oyuncuları, direktörleri ve yorumcuları ile sahtekâr politikacıların ve dizi karakterlerinin kalıplaşmış gerzek cüzzamlı diskur biçimlerini bir kenara koyarsak; bunun gerçekten büyük bir hayranıyım. Yayınevlerinin her şey son derece yolundaymış gibi kitaplarını “idiotically enthusiastic” reklamcı neşesi içerisinde piyasaya sürdükleri önsöz, arka kapak veya Instagon ile Twaddler postaları. Yaşasın edebiyat… Thenceforth, you can basically f*ck off! Totolojik tiyatronuz ile, birbirinizi ezmeden…

Eğitimli budala! Former college passman! Kütüphanedeki veya fotokopicideki ders notlarını, geçmiş midterm, final sorularını fotokopi çektirmekteki ve merkezi sinir sistemini stimüle eden ilaçlar kullanarak sabahlara kadar ders çalışıp ödev hazırlamaktaki uyumunu, çalışma hayatında da devam ettirerek şimdilerde gayretkeş (viz., clinically dependant on) Instagon, Twaddler, Facehook hesaplarının sahibi olarak boy gösteriyor. Apple Incorporated tarafından başlatılan dokunma ekranı kaydırıcısı moron çağı tüm hızıyla sürüyor!

Nietzsche’nin bir asırdan fazla vakit önce incelediği “bugünün insanının kıymeti” (Der Europäer von Heute) problemi şimdi daha akut bir vaziyette geçerli. Hastalık bir sonraki nesle, fark edilmesi çok zor fakat kati bir artış ile aktarılıyor. Şimdinin bebekleri, otuz yıl sonra, adap, terbiye ve kavrayış bakımından otuz yıl önceki dedelerine kıyasla, çok daha fazla sakatlık sahibi olacaklar. Daha beşikten ayrıldıktan sonra derhal ebeveynlerinin dokunma ekranlarıyla paralize oluyorlar. Otuz yaşına geldiklerinde yakınsayacakları obje: bok çuvalı! Dolayısıyla, fetüs sıçış manifoldu kavramı devreye giriyor. Bu modern ilerleme düşüncesi, sadece metaların görsel kod olarak daha “pseudo-aesthetical” olması bahsinde geçerli olan hata dolu bir fikir. Şüphesiz bilim ve teknoloji ileriye gidiyor. Şüphesiz ayrıksı olmak babında, çok kıymetli, kimseyle uzlaşmayan bireylerin (Die Vorherbestimmung zum Labyrinth) meydana gelmesini tetikleyebiliyor aygıt. Fakat ortalıkta nümayişe katılan, fikir belirten, postalayan müşterek bireyin kıymeti… Rezalet! RETURN: IGNOMINY!

Now we are bound to study an important concept. FALLACY! Etymology, Latin, fallacia. Classical Latin, fallacia, deceptive behaviour, deceit, trick, in post-classical Latin, also (in logic) deceptive or misleading argument, error, mistake! 1967’de sanatın artık ölü olduğunu iddia eden Monsieur Debord (aslında ölü olan insan ırkıydı) 1988’de yayınladığı yorumlar ile modern toplumun sefaleti ve köleliğini ihbar ederken yine etkisiz hale getirilmesi imkânsız bir bomba gibi. Yine ona müracaat etmekten çekinmiyoruz. Translation into English, Malcolm Imrie! Fragment XV!..

MORE than a century ago, A.-L. Sardou’s Nouveau Dictionnaire des Synonymes français defined the nuances which must be grasped between: fallacious [fallacieux], deceptive [trompeur], impostrous [imposteur], inveigling [séducteur], insidious [insidieux], captious [captieux]; and which taken together constitute today a kind of palette of colours with which to paint a portrait of the society of the spectacle. It was beyond the scope of his time, and his specialist experience, to distinguish with equal clarity the related, but very different, meanings of the perils normally expected to be faced by any group which practises subversion, following, for example, this progression: misguided, provoked, infiltrated, manipulated, taken over, subverted. Certainly these important nuances have never been appreciated by the doctrinaires of ‘armed struggle’.

Guy Debord “Comments on the Society of the Spectacle”
Verso London New York
www.versobooks.com

Seductive illusory commodity spectacle of today’s human is certainly obnoxious. Its fragile utopia, compelling to neutralize it, is ever-ecstatic love-making! For this bodily satisfaction, catharsis of accumulated depression in urban vertigo-launching maps; is late-capitalist totalitarian form of desire. And it is external to touch screen swiper moron subepoch, a temporary exit from automated purgatory; for it dissipates the stress of screens! Hence, the trapping triangle with vertices: home, work and sex! Next time, we will study deep into desolate bourgeois principles, the commodity character of art, quote from Marx and Moretti, have ice cold beer on the beach without traces of antinomy and at worst, eat spaghetti with mushroom. Here is my verse entitled PROPHYLACTIC CONQUEST! See you next time, you juvenile fellows trapped in time! Best wishes…

PROPHYLACTIC CONQUEST
As the eagle surmounts the obscure hurricane
An exception mirrors the potent cataclysmic strike
I enforce death and overpower the enemy
As the predator dimension provides my wings
Empyreal glory stimulates my robust intellect
Possessed with outstanding alloys of chaos
I annihilate ignominy and ignite my prophylactic conquest!
*
Hazard; vulgar and exposed in extreme
Conceals itself in celestial hierarchy above
Mankind; prey in my talons, an epistemic stalemate
With their prolix random modes of discourse
Ignorant, mythomaniac and brutally biogenic
I hereby propel my army of prophylactic conquest
And pledge my supreme twilight!

Espir Ali Siyenç Kılıç

Karmaşalar İçinde Kürek Çekişler

5, 6 bilemedin 10 yıl ömür biçtim kendime. Benim haricimde herkes tarafından kabul gören boşa kürek çekişleri bırakıp karmaşalar içinde kürek çekişlere başladım. Hayatıma anlam katmaya çalıştım ve hayatı anlamsızlığıyla kabullendim. Bir kral, bir elçi veya bir düşman olmaktan vazgeçince daha bir anlam kazandı sanki bu savaş. 

Boşa kürek çektiğini kabullenene kadar, ara ara insanlık hali diyerekten geçiştirilen bocalamaları da hesaba katarsak, epey bir emek harcandı bu eylemde ve artık vakti geldi: kendin için denize açılmanın.

Varsayımsal bir hayatta varsayımlarla dolu eylemlerden sıkılana kadar yaşamanın adına hayat dendi bu dünya yaratılmadan önce. Şu an dünya üzerinde yaşayan veya yaşam süreleri dolan veya henüz başlamamış olanlar bir anlaşmaya imza attılar. Yaşam süren belli ve hangi denizde kürek çekeceğin sana kalmış. Ancak anlaşma maddeleri ne olduysa aklından çıkıvermiş.

 Kişisel meşgaleler ve toplumsal meseleler. Ve kişisel meşgalelerini topluma mâl edenler ve gözardı edilen toplumsal sorunlar. Neye kafa patlatacağın sana kalmamış aslında. İçindekileri keşfettikçe şaşırdıklarının kölesi olmaya başlamışsın. Pozitif veya negatif. Adaletsizlik karşısında sessiz kalmamak isteğini ne zaman keşfettin içinde? Veya aptallıklarla dolu bu aptal sınıfından dereceyle mezun olmanın saçmalığının sende uyandırdığı öfkeyi?

 Bu savaş iki şekilde başlar. Birinci yöntem anlaşmayı imzalamakla; ikinci yöntem ise anlaşmaya karşı çıkmakla. Mücadele etmen esastır ve anlamsızlığın içinde kendine anlam araman da kutsal bir mücadeledir.

 Ve toplumsal meselelerin içinde kayboluvermiş kişisel meşgaleler.

 Bir sürü şey sığdırma uğraşı içersindeyim biçtiğim geri kalan ömrüme. Bir savaş içerisinde değilim belki veya belki tam ortasındayım. En doğru ve en ortada tabirle kendimle çekişmedeyim. Belki bu dünyayı ben yarattım ve belki sadece ben anlam kazandırabilirim. Belki sadece ne yapmak istediğimi görmek istemiştim. Belki olmayan bir şey varsa o da bu karmaşıklık kesinlikle benim eserim.

 Hatırlayamadığın daha ne var? Yaşam sürenin başladıktan  sonrakilerden bahsediyorum. Aklının sana oyun oynadığı, veya sadece senin haksızlık ederek düşünmekten vazgeçtiğin fikirlerini hatırlamaya çalış. Senin sen olmanı engelleyenlere karşı çık ve kendine haksızlık etme.

 Boşa kürek çekişleri bırakıp, karmaşalar içinde kürek çekmeye başla.