Ay: Haziran 2019

SAYIKLAMA

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

Gevşemiş ve kokmuş uygarlıklardaki o hazan bilgeliği…

Cehennemin içinden ayrı çemberler oluşturarak, alevlerin şiddetindeki ıstıraplara hiyerarşi getirmek istercesine…

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

Tanrının sınırlarına teslim olmamak için, kendi içimdeki sonsuz monologların kılık değiştirmiş cinnetlerine kurban olmamak adına…

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

Çünkü dünyanın ömrü beni çileden çıkartır, YA BANA BAŞKA BİR EVREN SUNULSUN YA DA BEN PES EDİYORUM…

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

Halsiz ve hatırasız, üzerinde güneşi ve bilgiyi uzaklaştırdığım port-royal adına…

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

İçimdeki peygamberi öldürdüğümden beri… çünkü zaman boşluğundan önce yürek boşluğu gelir…

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

Çünkü; akıl yaşama iştahımı yok sayarken…
Oysa bu acınacak bir şeydi; her bir dakikamın elli dokuz saniyesi kadar..

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

Apaçıktır;
Kader ve mağluplar toplumuyuz, don kişot misali…

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

Çünkü, Sevginin ve nefretin simetresine inanmadım…
Bunun adına bilmek denir…

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

Haklı ve haksız gözetmeksizin,
İskender ve platona.
Cortazar ve buttona
Azam ali ve poe’ aşkı adına….
Ve
Kaldırım bilgelerine dahi…! (?)
TEKRAR

Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim
Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim
Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim
Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim
Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim

a victim of society – entertainment war I

her kim ki öfkesini olduğu gibi gösterir kalben dostumdur. sıklıkla kullandığım bir cümle. zira içine atmak, ses çıkarmamak, haksız olanın konuşmasına izin vermek bizi bir şekilde geriye götüren ve bu mide bulandırıcı düzenin ortaya çıkmasını sağlayan.

karşımızda komşudan ege denizi tarafımızda komşumuzdan bir grup güzel insan var. gruplarının ismine “a victim of society” diyorlar, yani “toplumun kurbanı” bu albümleri ise eğlence savaşı. obey, motherfuckers ve plague of confusion ile enerjilerini yerinde tutup araya deneysel sesler ekleyerek yine mükemmel bir bütünlük sağlamışlar. ama halk çalışmalarının çok daha etkili olduğunu söyleyebilirim. dinledikten sonra kendilerini tanıyanlar bir enough said diyecektir, tanımayanlar ise eski albümlerini de dinlemelidir. kendilerinin de dediği gibi;

hey… buralardan bir şey geliyor.
değişmeli miyim yoksa senin ilüzyonunu hissetmeli miyim?

eğlence savaşı bütün orospu çocuklarının ölmesine izin verecek.

Hayat Cebren Akıyor, Sinekler ve Örümcekler

Spinoza, Negri’nin ifade ettiği gibi çağının bir anomalisi. Zorluklarla dolu, kısa bir yaşamı olmuş, aforoz edilmiş, hoşgörüsüzlüğün ne olduğunu anlatabilmek için, bir saldırıda hançerle yırtılan paltosunu hep yanında taşımış. Yaşamı çeşitli kaynaklardan okunabilir ama onu anlamak için şu anekdotu bilmek gerek.

Biyografisinin yazarı düşünür Tschirnhaus anlatıyor: “Spinoza’yı bir gün örümcek ağlarına sinekler atıp, nasıl hayatları için ölümüne mücadele ettiklerini seyrederek çocuk gibi kahkahalarla gülerken yakaladım.” Bu anekdot, Spinoza adlı, 17. yüzyılın “dönek Yahudi”, “lanetli” filozofunun portresinin ana çizgilerini gözlerimiz önünde kurmaktadır: Hayat, her şeyin varlığını sürdürmek için belirsizce ve sonsuzca harcanan bir çabanın (conatus adını verir bu çabaya) süregidişidir. Yani sonsuzca bir akış. Tschirnhaus’un bahsettiği çocukluğu bu düşünürün inanılmaz güçteki düşüncesinin temel unsuru haline getiren işte bu özelliği, yani doğada mutlak bir masumiyeti varsaymasıydı. Bize belki bir “zalimlik” belirtisi olarak görünebilecek bu anekdot, Ethica yazarının asırlar öncesinden bize gönderdiği bir mesajdır aslında: Yaşam hiç bir surette “iyilik” ve “kötülük” terimleriyle sorgulanamaz. Yaşamın özü, amaçsızca ve belirsizce süregitmesidir.

Aynı anekdot, Ethica’ya ikinci bir anahtar sunar: Hayat, kaçınılmaz bir mücadele, bir kavga, zorunlu ve cebri bir akıştır. Bu akış üzerinde Tanrılar bile birbirlerini yemektedirler. Biz, sapına kadar “doğanın içindeki” varlıklar olarak, bu cehennemi akışa mahkûm görünüyoruz.

Fikirler

Spinoza hiçbir zaman şu soruyu sormaksızın herhangi bir düşünce üretmemiştir: Peki bunlarla ne yapacağız? Felsefesi derinden derine pratiktir, bütün örnekler günlük hayata dairdir. Fikirler bizde olurlar ve birbirlerini kovalayıp dururlar, elden hep kaçarlar. Ama her biri bir “şey” de olduğu için, onların “yetkinliğinden”, Spinoza’nın deyişiyle “varoluş gücünden” de bahsetmeliyiz. Bu mesele Spinoza felsefesinin anahtarıdır. Sonlu bir varlığa dair bir fikir olarak “örümcek” fikri, sonsuz bir varlığın fikri olarak “Tanrı” fikrinden sonsuzca daha az yetkindir, varolma ve etkileme kudreti sonsuzca daha azdır. Yani, fikirlerin birbirlerinden farklı kuvvetlere sahip olduklarını anlarsanız, Spinozacısınız demektir.

Ruhun dalganışları

Bizde yalnızca fikirler birbirlerini kovalamakla kalmazlar; aynı zamanda bu fikirlerin her birine tekabül eden, onlar tarafından belirlenen “ruh halleri” de uyanır. Sokakta yürürken hiç sevmediğim Ahmet ile karşılaştım. Bende elbette onu temsil eden bir “Ahmet fikri” oluştu. Ama yalnızca bununla kalmıyor hiçbir şey. Kötü bir duygu, ya da izlenim, Ahmet ile karşılaşmak beni mutsuzlaştırdı. Sonra pek sevdiğim birisiyle, Mehmet ile karşılaşıyorum, seviniyorum. Demek ki, fikirler yalnızca farklı kuvvetlere sahip olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda, Spinoza’nın deyişiyle “belirledikleri” “duygulanışlar” da sürekli bir değişim hali yaratıyor. Bu evrensel insanlık durumunu Spinoza “fluctuatio animi”, ruhun dalgalanışları terimiyle ifade ediyor.

Şeftali severim. Ağzımın suyu akar. Ama “şeftali” fikrinin bende önceden bulunması gerekir. Sokakta eski sevgilimle karşılaşmak beni üzer. Ama önce onunla bir sevgili hayatı yaşamış olmam ve bu hayatın bir dramla sona ermiş olması gerekir.

Tanrı ne işe yarar

Spinoza’nın insanın kanını donduracak sorusu: Tanrı ne işe yarar?

Spinoza, tıpkı bir Rönesans ressamının yaptığı gibi, hep ilahiyattan, tanrısallıktan ve dinsel-metafizik temalardan bahsedip durur. Ama ne kadar bahsederse, o kadar fazla “tanrıtanımazlıkla” suçlanmış olması bize onun felsefesinin anahtarlarından birini kazandıracaktır. Artık Tanrı ne dinsel ya da ahlaki sorumluluğun hesap sorucu mercii olarak Tanrıdır, ne de genel olarak filozofların, özel olarak da Descartes gibi düşünürlerin “felsefi” tanrısıdır. Spinoza’da Tanrı’nın “pratik kullanımı” şöyledir: Yaradan olarak dünyanın dışında olmayan, ezeli-ebedi bir sonsuzluğun, yani sonsuzca sıfatlanmış tözün ifadesi olarak Tanrı. Tanrı varsayılan bir varlık değildir; uygulamaya konulan bir varlıktır. Sonsuzun varlık tarzı.

Spinoza’yı ilk “modern” filozof olarak algılamak yanlış olabilir, buna karşın onu ilk “laik filozof” diye tanımlayabiliriz: Bahsettiği Tanrı ne uhrevi dinlerin Tanrısıdır, ne de sanıldığı gibi, Descartes gibilerine daha uygun düşen “felsefi Tanrı”.

Tanrı bir “inanç” ilkesine değil, “bilinebilirlik” ilkesine bağlıdır. Kısacası o inanılacak bir merci değil, bilinecek bir varoluştur. Spinoza, yalnız ve yalnız bu açıdan “tanrıtanımaz”dır.-

Aşk

Psikanalist Jacques Lacan “aşkın yüce anından” bahsetmişti (le moment sublime de l’amour). Bu yüce an “aşkın iade edildiği” andır. Basitleştirirsek, birini seviyorsam karşılığında onun da beni sevmesini isterim. Ve sevgi iade edildiğinde “dünyalar benim olur.”

Spinoza bu karşılıklılık ilkesini, yine duygular ve tutkular üstüne tartışmasının merkezine alıyor gibi. Ama bambaşka bir biçimde ve duyguları (üstelik en tehlikeli görünen aşk duygusunu bile) tanımlamaktan asla çekinmeyerek bir önerme atıyor: “Sevdiği birinin kendisinden nefret ediyor olduğunu kavrayan bir kimse nefret ile sevgi arasında beynamaz kalır. Çünkü bir nefretin hedefi olduğunu düşündükçe, karşılığında düşmanından nefret etmeye yönlendirilmiştir; ancak varsayımımız icabı, onu yine de seviyordur. Dolayısıyla bu kişi sevgiyle nefret arasında gidip gelecektir. Göstermek istediğimiz de zaten buydu.”

Bir başka önermesi şöyle: “Eğer biri başka biri tarafından sevildiğini düşünürse ve böyle bir sevgi için ona hiçbir neden sunmuş olduğuna inanmıyorsa, onu zorunlu olarak sevecektir

Spinoza asla birisi benden nefret ediyor, o halde ben de ondan nefret etmeye başlıyorum, biri beni seviyor, o halde ben de onu sevmeye başlıyorum demiyor. Bütün söylediği, birinin benden nefret ettiğine inandığımda bende zaten uyanmış olan kederin nedenini kendimde bulamazsam benden nefret ettiğini sandığım kişide bulacağımdır. Aynı şekilde, beni sevdiğine inandığım birinin bende uyandırdığı hazzın nedenini kendimde bulamazsam; zengin değilim, ona bir iyiliğim dokunmadı, güzel, yakışıklı filan bile değilim vesaire, onda bulacağım demektir bu.

Spinoza’ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilirler ve onların kombinasyonlarından ibarettirler. Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur, çünkü, Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler:

Spinoza, üç yüz yıldan daha uzun bir süre önce, cinsel aşkı hangi anlamda ciddiye alabileceğimizi bence Freud’dan bile daha kesin bir şekilde ortaya koymuştu. Vücudun ve zihnin başka etkileşimlerine ket vurmayan, aşırıya varmayan bir şefkat ilişkisi. Şefkati analığa, burjuva aile değerlerine yükleyip yok eden bir dönem Spinoza felsefesini unutturdu. Şimdi yeniden aramaya bu yüzden başlıyoruz.

Gösteri Ekonomisine Karşı Kargaşa Projesi

KARGAŞA PROJESİ, BİR NUMARALI GÖREV: Şeyleri topluluğun, ailenin, ideolojinin ve diğer insanların gözleriyle görmeye son vermek.

KARGAŞA PROJESİ, İKİ NUMARALI GÖREV: Kaybedenlerin kazanacağı bir oyun yaratmak.

KARGAŞA PROJESİ, ÜÇ NUMARALI GÖREV: Söylenmemiş şeylerin söylenenlerden daha önemli olduğu saldırıları sürekli kılmak.

KARGAŞA PROJESİ, DÖRT NUMARALI GÖREV: Dolaysız deneyimlerin rehberliğinde bireyi, bilinçaltını ve rüyaları cephane haline getirmek.

KARGAŞA PROJESİ, BEŞ NUMARALI GÖREV: Otoriterlik ve edilgenlikle mücadele etmek için pratikteki her yalpalama anında radikal yaptırımlardan kaçınmamak.

KARGAŞA PROJESİ, ALTI NUMARALI GÖREV: Burjuva değerlerine ve sanata yönelik küçümseyici bakışı beslemek, ideolojiyi reddeden bir barbarca isyanı örgütlemek.

KARGAŞA PROJESİ, YEDİ NUMARALI GÖREV: Şimdiyi yaratmak için seferber olmak, düşlerimizi ve arzularımızı onları hapseden gelecek kaygısından kurtarmak.

KARGAŞA PROJESİ, SEKİZ NUMARALI GÖREV: Kolektiflerin şiirsel, ateşli ve şakacı olması gerektiğini bir an olsun unutmamak.

KARGAŞA PROJESİ, DOKUZ NUMARALI GÖREV: Aklı ve tutkuyu olabilecek en mükemmel biçimde birbiriyle bütünleştirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON NUMARALI GÖREV: Müesses nizama, otoriteye, dile, bizi hipnotik uyuşukluğa sevk eden her şeye ölümcül darbeler indirmek

KARGAŞA PROJESİ, ON BİR NUMARALI GÖREV: Herhangi bir davaya bel bağlamamak, kendi hayatını başlı başına dava haline getirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON İKİ NUMARALI GÖREV: Apolitik hedonizmden, cemaatçilikten, ahbap çavuşluktan uzakta konumlanmak, eleştirinin eleştirisini ihmal etmemek.

KARGAŞA PROJESİ, ON ÜÇ NUMARALI GÖREV: Kurban etmeyi, çalışmayı, suçluluğu, mübadeleyi hayatta kalmanın olmazsa olmazları olarak sunan tekno-endüstriyel sisteme karşı yıkıcı bir iradeyle direnerek hayatın tüketilmesine engel olmak.

KARGAŞA PROJESİ, ON DÖRT NUMARALI GÖREV: Özerk bireylerden oluşan topluluklarla emir ve lütufla yönetilen kalabalıklar arasındaki nitel farkı teori ve pratikte göstermek.

KARGAŞA PROJESİ, ON BEŞ NUMARALI GÖREV: Soluk alıp vermeye devam ettiğimiz müddetçe son sözün henüz söylenmediğinin bilincinde olmak.

-UYUMSUZLAR FRAKSİYONU-

http://karaisyan.blogspot.com/

Çalmadı Saat

Mezat masaları uzun olur,
Tüm varlığı ortalığa serilmişlerin yüzlerindeki utanç masadaki
Kırmızı örtüde toplanmış.
Örtü az utangaç az kederli, bir de vazgeçmiş ve nakışları hatıralar
Nakışları tren rayı, nakışları bir yere gitmeyen yollar.
Yanılgılar.
Teller, dikenler.
Saman kokusu yayılmış ortalığa, ilaç kokusu,
Tek başınalığın o tasviri zor kokusu ve on sekizinde bir kızın kozalak memeleri,
Çam nefesi, yeşil gözleri arasındaki zıtlık hüzünlerimizi yüklen-
miş gibi.
.
.

İp cambazları, felaket tellakları ve narenciye sıkıcıları, saçları üç numaraya vurulmuş sokaklarda kolları bağlı.
Fısıltısı caddenin devrik bir cümlenin en başta duran yüklemini andırıyor.
Tüm sesler belki bir zaman makinası, birilerini bir yerlere taşıyor.
Aklımda çocukluğumdan beri olan şarkı tam da bugün unutulmuş
Ve gibi yapmaya başladığımız günlerin miladı bugün atılmış.
Toprağı çatlak, ağacı güdük bu küçük kasabada, tüm dualar yağmura adan-
mış gibi.
.
.

Bana burada bir damlalık yer yok, biliyorum.
Haritada hiçliklerin işaretlenmemiş olması talihsizliğime nazire yapıyor sanki.
Benim sıfır noktam Ekvatora çok uzak, sana pek yakın.
En uzun gecenin müsebbibi dünyanın ekseni mi?
Sana sormayı en çok istediğim sorulardan sadece biri.
Dile gelsin de konuşsun yokluğun.
Zaman dönüyor ve gün sarıyor uykusuz gözlerimi, yıllar geçiyor içinden.
Yorgunluk, pes etmek mi?
Yürüyemediğim her yer uzak gelmeye başla-
mış gibi.
.
.

Kapıdan bir yabancı girse değişecek hikâyeler var kitaplarda.
Sürgünde fırtınaya yakalansa bitecek hayatlar…
Peki sen kitapları sürgüne yollamayı neden seçtin?
Yürüyemeyeceğim yerlerde durdun da geç kalmayı telaşlarıma ekledin.
Korkmak, hayattaki en aşılmaz set-
miş gibi.
.
.

Şimdi hatıran bir başkasıyla çekilmiş fotoğrafsa eğer geç kalmışım demektir.
Oysa hayat ne kadar da değil-
miş gibi.

MOD 130 – 20190528

Abbas Kiyarüstemi, Theodoros Angelopulos, Andrey Tarkovski, Fred Kelemen ve Bela Tarr gibi yönetmenler yorumlayıcı zamanın peşindeki yap-bozcular olarak anılabilirler. Kiyarüstemi’nin otomobilinden dünyaya atılan bakış, otomobilin içindeki diyaloglar ve uzun peyzaj sekansları, Angelepoulos’un yavaş akan ve fotoğraf benzeri sahneleri ve Tarkovsky’in insanı âdeta dışa bakarken bir iç bakışa da zorlayan ritmi bahse konu yorumlayıcı zamansallığa örnek olarak verilebilir. Michael Haneke bir söyleşisinde zaman ve sinema arasındaki ilişkiye değinir. Haneke uzun bir sahnenin veya tekrarlayan bir görüntünün zaman geçtikçe farklı anlam kıtaları arasında yolculuğa çıktığını belirtir. Bir yüzü beş saniye görmemizle, dakikalarca görmemiz aynı şey değildir, der. Zamansal farklılık beraberinde bir yorumsal farklılığı da getirir.

MOD 130 – 28.05.2019

01. Grup Ses & Ethnique Punch – Beng-U Bade
02. Muasır – Barış Sarsın Her Yeri
03. Cava Grande – Ghost
04. Cava Grande – Vessels
05. Tuğçe Şenoğul – Bunu Sana Demiştim
06. Selin Baycan – Tutsak
07. Replikas – Deli Halayı
08. Replikas – Deli Halayı (Crazy Chain Dance II)
09. Melek – Boyun Eğme
10. Apartmanlar – Beni Üzer
11. Filled By Miles – Six Month Journey
12. Hayırsız Ada – Yine Oğlum Oldu
13. Hayırsız Ada – Makine Rüya
14. Yerçekimi – Zaman
15. Proudpilot – You Do, I Make