Ay: Mayıs 2019

Simülasyon Kuramı

Bu kuram kısaca bizden daha üstün bir varlığın, medeniyetin veya canlının bizi bir bilgisayar benzeri bir simülasyonda canlandırdığını söylüyor. Bilgisayar oyunlarından fark ettiğimiz üzere bizim fareyi çevirdiğimiz yönde görüntüler oluşmakta. Görmediğimiz kısımlar ise karanlık ve hareketsiz. Bu kuramın en büyük dayanağı fizik dersinde gördüğümüz Young deneyi veya çift yarık deneyi.

Bu deneyde iki tane paralel ekran bulunuyor. Öndekinde iki tane çok ince çizgi-yarık var. Bu çizgilerden birini kapattığımızda ve ışık gönderdiğimizde beklendiği üzere arkadaki ekranda tek bir parlak çizgi görünüyor. Fakat iki çizgi de açık olduğunda arkadaki ekranda ikiden fazla sayıda parlak çizgi görünüyor. Yani elektronlar dalga gibi davranıyor. Daha sonra bunu gözlemlemek için çok hassas bir dedektör de deneye dahil ediliyor. (İşte dünyamız bir simülasyon bug yani hata burası) Dedektör açıldığı zaman arkadaki ekranda iki tane çizgi oluşuyor. Yani elektronlar parçacık gibi davranıyor. Bir gözlemcinin olması sonucu değiştiriyor. Tıpkı bilgisayar oyunlarındaki gibi. Kafamızı çevirdiğimizde fizik kuralları işlemiyor. Eğer bir tanrı varsa hata yapmış demektir. Young deneyi determinizm ilkesini yıkıyor ve indeterminizmin doğmasına sebep oluyor.

Eğer evren bir simülasyon ise nasıl çıkılabilir?

MOD 128 – 20190514

Kendisi konusunda bilinçlenmeye başlayan bir Kozmos’un bölgesel temsilcileriyiz. Kökenlerimizi araştırabilmeye başlamışız: Harcında yıldız bulunduranlar yıldızlar hakkında kafa yoruyor; on milyar milyar milyar atomun Örgütlenmiş toplulukları atomların evrimini inceliyor; en azından bizim diyarda beliren bilincin buralara gelinceye dek geçtiği uzunca yolu saptamaya çalışıyor. Bizim sadakatimiz türlere ve gezegenedir. Biz yerküremiz adına konuşuyoruz. Varlığımızı sürdürme yükümlülüğümüzse, yalnızca kendimize karşı değil, aynı zamanda Kozmos’a karşıdır da. Yaşımı kaynağımız olan o eski ve engin Kozmos’a… – Carl Sagan

01. Selofan – How Much I’m Sorry
02. Selofan – Give Me A Reason
03. Tango Mangalore – Cassiopeia’s Chair
04. She Past Away – Belirdi Gece (Musallat)
05. She Past Away – Soluk
06. Automelodi – La Poussière
07. Sugar Wings – Up and Down
08. Archura – No Love
09. Dahakara – Broken Tower (Sombre Mix)
10. albus-in – You
11. DVAL – You
12. Barış Köse – Düşünür Semalarım

Çevirmen Işık Ergüden’den Yapı Kredi Yayınları’na Açık Mektup

Yapı Kredi Yayınları Okur ve Çevirmenlerine Açık Mektubumdur,

Ben, Işık Ergüden. Bu açık mektubu, Yapı Kredi Yayınları’nın yıllardır basmakta olduğu ve Şubat 2019’da 43. baskısını yapmış olan Amin Maalouf’un Tanios Kayası kitabının çevirmeni sıfatıyla yazıyorum. Söz konusu kitap için yayıneviyle yapmış olduğumuz sözleşme gereği kitabın her yeni baskısından brüt yüzde altı oranında bir ödeme almaktaydım. Bu ödeme yıllara ve baskı sayısına göre değişmekle birlikte yılda 2000 tl ile 4000 tl arasında bir miktara denk düşmekteydi. Söz konusu kitap genel olarak yılda bir kez, ender olarak da iki kez baskı yapıyor ve yayınevi baskı sayısına göre yukarıda telaffuz ettiğim miktarda parayı kitabın basılmasından üç ay sonra çeviri karşılığı olarak tarafıma ödüyordu.

Yakın dönemde yayınevinin muhasebesi tarafından aranarak brüt yüzde altı oranındaki çeviri ücretinin yayınevi tarafından düşürülmek istendiği tarafıma bildirildi. Öngördükleri oran “brüt yüzde iki” idi. Bu koşulu kabul etmeyeceğimi, “çay parasına” çeviri yapmamın kabul edilebilir olmadığını belirttim. Karşılığında gönderdikleri tek taraflı fesih beyanında “muhatap ile yapılan şifahi görüşmelerde, sözleşmenin uzatılması noktasında ticari şartlarda mutabık kalınamamıştır” ibaresiyle aramızdaki sözleşmeyi tek yanlı olarak feshettiklerini belirttiler.

Bu durum, çevirmenlere dayatılmak istenen kölelik koşullarının somut bir örneğidir. Türkiye’de tamamen güvencesiz koşullarda, hiçbir sağlık güvencesi ve emeklilik olanağı, tek bir ücretli tatil günü olmaksızın, asgari ücretin altında gelirlerle hayatta kalmaya çalışan kalifiye emek sahibi çevirmenler açısından çevirdikleri kitapların yeni baskı yapmasının ve bu baskılardan ücret almanın bir tür “olmayan ikramiye” ya da “olmayan emeklilik” anlamına geldiğini, keza kitap çevirmenliğinin diğer sorunlarını “Kitap Çevirmenliğinin Kölelik Hâline Doğru” başlıklı yazımda belirtmiştim ( https://t24.com.tr/k24/yazi/cevirmenlik,2026 ).

Yapı Kredi Yayınları Amin Maalouf ve “Tanios Kayası” okurlarının yıllardır bildiği ve tanıdığı bu nitelikli çeviriyi reddedip verilen emeği (ve tarafımdan yapılan çeviriyi) ıskartaya çıkarıp çöp haline getirmekte, üstelik kitabın yeni yapılacak çevirisinde eski çeviriden “faydalanma”, açık tabirle “intihal” ihtimalini apaçık ortaya koyarak kitabın eski çevirmenini tedirgin ve teyakkuz halinde tutmakta, ayrıca kitabın çevirisine talip olacak yeni çevirmen için de olası bir mayınlı alan yaratmaktadır. Yapı Kredi Yayınları’nın yarattığı bu çok yönlü mağduriyetin temelinde, yılda 2000 tl ile 4000 tl arası bir parayı ödemekten imtina etmesi, yani “çoksatar” nitelikteki kitapların çevirisini tek seferde ödenecek bir miktar parayla kapatıp bütün kârı gasp etme talebindeki neoliberal yayıncılık zihniyeti yatmaktadır.

Üstelik güvencesiz çalışma koşulları çerçevesinde çevirmenlerin bir sendikası; görev tanımı gereği çevirmenin hakkını aramakla mükellef, görev tanımı gereği buna zorunlu ve bununla bağlı bir örgütlenmesi mevcut değildir. Dolayısıyla “yasallık” görüntüsü altındaki bu “bir tür işten çıkartma”, bir tür “taşeronlaştırma”, bu emrivaki karşısında çevirmen şahıs olarak tek başına mücadele etmek mecburiyetindedir.

Çevirmen emeğini köle emeğine dönüştürmeye yönelik bu politikayı bastıkları ve yayımladıkları kitapların çizgisiyle, ruhuyla nasıl bağdaştırdıkları sorusunun cevabını yayınevine bırakmak üzere, böyle bir tavrı benimsemeyeceğine inandığım kitap okurlarına ve bu kölelik koşullarını kabul etmeyeceğini düşündüğüm çevirmenler ile çevirmen dostu yayınevlerine teşhir etmeyi, keza yurtdışındaki yayıncılara da bildirmeyi görev bildiğimi belirtmek isterim.

Bu açık mektubun duyulmasına katkı sağlayacak, duyarlılık gösterecek, tavır alacak herkese şimdiden teşekkürler, saygılar.

Işık Ergüden

arzunun bir başka yüzü

Kollarında bir ada buldum,
gözlerinde bir ülke,
zincirleyen kollarında, yalancı gözlerinde.
Kır yık del geç öte yakaya.
Jim Morrison

Arzu. EROTİK ARZU. Erotik nitelemesinin cinsel’den daha uygun olduğunu düşünüyorum, o kadar indirgemeci değil zira. Arzu karşılıklı (iki kişi arasında) olunca, şehvet hatta libido kavramları geçerliğim yitirir; çünkü her ikisi de tanımları gereği tekildir, ikili değil.

Böylesi bir arzunun gücü en başta biyolojik üreme ihtiyacından doğar. Arzu aynı zamanda düşlenen hazlara bir çağrı, bir umuttur. Erotik arzu olarak başlayan şey, çok geçmeden elde etme ve sahip olma tutkusuna dönüşür. Arzunun toplumsal içeriğinde gerçekten de sahiplenmek vardır; bu nedenle denetlenmeyen arzu tiyatroda hep çatışma ve trajedinin eşiğindedir.

Arzunun potansiyel gücü tüm kültürlerin ortak kabulüdür. Belki de bu, arzu edildiğini fark etmenin insana her türlü tehlikeden muaf olduğuna dair benzersiz bir duygu vermesindendir; bu duygu ikiyle çarpıldığında ise göze alınamayacak risk yoktur.

Arzu erken uyanır ve uzun bir zaman devam eder. Sözgelimi beş ile seksen arasında her yaşta kendini gösterir. Yaşa bağlı olarak arzunun öncelikleri farklı olabilir. Lâkin bu öncelikler asla standart ya da birbirinin eşi değildir. Her arzu pek çok teklif ve beklenti içerir ve nihayet, erotik tesadüfler kadar arzular da çeşitlilik gösterir.

Gene de ortak bileşenleri vardır ve sanırım benim arzunun bir başka yüzü dediğim şey, önem derecesi ve tanınabilirliği farklı olsa da, her arzuda mevcuttur. Tüketim toplumlarında bu bileşen -çoğu zaman merkezi bir rol oynadığı- rock müzik dışında nadiren açığa vurulur.

Hep olacak ıstırap
Hayatm içinden su gibi akacak
Elinin üstüne koyuyorum elimi
O limon ağaçlı çardakta.
Nick Cave

Arzu karşılıklı olduğunda, dünyanın gidişini belirleyen tüm öteki anlaşmalara meydan okuyan ya da direnen iki kişilik bir sözleşmedir. İki kişinin komplosudur.

Yeryüzünün ıstırabını geçici olarak erteleme fırsatı sunmaktır ötekine. Mutluluk değil (!), sadece ıstıraba karşı son derece hassas olan bedeni fiziksel bakımdan bir süreliğine korumaktan ibarettir.

Her arzuda şefkat olduğu kadar iştah da vardır; göreli oranları ne olursa olsun bu ikisi bağlıdır birbirine. Gönül yarası, olmazsa olmazıdır arzunun.

Eğer yeryüzünde hiç yara almamış birileri bulunsaydı, onların arzuyu tatmadan yaşadıkları söylenebilirdi.

Komplo, masuniyet adma birlikte bir mekân, bir locus yaratmaktır; ister istemez geçici olan bu masuniyet inşam bekleyen dinmek bilmez acılara karşıdır.

İnsan bedeni cesaret, zarafet, işve, vakar ve daha başka sayısız hassaya sahiptir; lâkin aynı zamanda -hiçbir hayvanın olmadığı gibi- yaradılıştan trajik bir konumdadır. (Hiçbir hayvanın olmadığı gibi çıplaktır.) Arzu, arzulanan kişinin trajik konumuna karşı onu korumak ister içtenlikle; dahası, bunu başarabileceğine inanır. Kaderidir bu onun.

Arzuda doğal olarak diğerkâmlık yoktur. Koruma isteği, masuniyet sağlama çabası kendini tüm benliğiyle -fiziksel ve hayali- vakfetmekten geçer. Baştan itibaren iki kişiye şamildir ve eğer masuniyet sağlanabilirse bu her ikisini de kapsar.

Masuniyetin kısa süreli olması kaçınılmazdır, gene de çok şey vaat eder. Masuniyet, sürenin kısalığını, bu kısa sürenin yarattığı tehdide bağlı acılan fesheder.

Dışardan bakıldığında arzu küçük bir parantezdir; onu yaşayanlar içinse aşkınlık. Bununla birlikte her iki durumda da, öncesinde ve sonrasında, gündelik hayat olağan akışını sürdürür.

Arzu, masuniyet vaadinde bulunur. Oysa, mevcut doğal düzenden masun olmak, gözden yok olmakla birdir. Ve arzu, en esrik ânında, tam da bunu teklif eder: Yok olalım.

Med-cezir kabanrken
Herkes kendi hesabmdayken
Gölgemin boşluğuna
Taşırım senin taneciklerini.
Rüzgâr onlan alıp götürecek
Silip süpürecek her şeyi
Rüzgâr bizi alıp götürecek.
Noir Désir

Sevgililerin ortadan yok olması bir atlatma, bir kaçış sayılamaz; bir başka âleme, bereket ve zenginlik âlemine geçiştir. Zenginlik genellikle biriktirme olarak algılanır. Arzu, bir armağan olduğunda diretir: sessizliğin zenginliği, her şeyin huzur içinde olduğu bir karanlık. Nedense kadim bir rüya, (bir kurbanın hayatının bağışlandığı) Altın Post efsanesi geliyor aklıma. Simgesel olarak hem masumiyeti hem de bilgeliği temsil ediyor. Gizlendiği yere serilmiş, lüle lüle, ellenmemiş, kusursuz, hiç kimse tarafından çiğnenmemiş.

Bir kez paylaşıldıktan ve yaşandıktan sonra artık koruyucu özelliği kalmayan masuniyet asla unutulmaz; yok oluşlar ise görünen ve aşikâr olandan çok daha gerçek ve kesin gelir kişiye.

Ta uzaktan canavar düdüklerinin sesi geliyor. Korkma, kollarımdayken
bir şeycikler olmaz sana.

John Berger, Haziran 2002

Bölmek İstemedim Sözcüklerinizi

Salonumun birleşen duvarlarının oluşturduğu boş köşeye orantılı gelecek şekilde kafamı yerleştirdim. Müsait bir köşeydi, önceden benjamin dururdu orada ama öldü. Saksısını da çöpün kenarına koydum bir ihtiyaç sahibi salon bitkisi alır umuduyla, akşamüstü çöp kamyonunda çınladı. Olsun. Yatıyorum köşede 26 yaşımı doldurmuş ya da 27 yaşımı tam doldurmamışım. Hesabımda 190 lira ya da 184 lira. Bir kadın ve birkaç kişiden oluşuyorum bugünlerde. Bir de Benjamin vardı ki kendisi bitki, o kesinlikle benden oluşmuyor. Öldü kendisi. Hemen de unutmuşsunuz bakıyorum. Tam 67 kelime önce bahsetmiştim, “tam” ile beraber 68 oluyor. (Burada bağlaçlar kelime sayılmıştır.)

Yaşımdan emin olmak zorunda değilim, o herkesin bildiği semti bilmek zorunda değilim. Zaten kaç yaşımda olursam olayım, önceki yaşlarımdan bir kaçıyla anıyorum kendimi, semtler de kesin güzeldir bensizken. Gitmem gereken yere nasıl gidileceğini bulmak yetiyor. Basit şeyler bunlar, siz de yaparsınız. Lütfen bunlara vakit kaybettirmeyin, açın bakın. 

Yalnız olmakla nasıl başederiz ve yalnızlık nedir ile ilgili bir şeyler karalarım diye oturmuştum. Şimdi konu konuyu açıyor. Yalnızlığı anlatmaya hayatımdaki diğer insanlardan başlayabiliriz. Mesela bir kadınla tanışmıştım. Kendisi görece büyük acılar çekmiş, ayakları yere basan, gözleri gülen hayat sevinci olan bir kadın. İsmi falan da güzeldi üzerine edebiyat yapsan yarı profesyonel şiirler çıkarırsın, yedirebildiğine kitap bastırırsın. Bu hanım kız bir kenarda dursun bir diğer çevresel insanlardan bahsedelim. Bir arkadaşım vardı, ev arkadaşım olarak hayatıma aldım, prim sigorta falan yok arada yemek yapıyorum. Sonra ev ibaresini kaldırmak zorunda kaldık, arkadaşlık devam. Bu da otursun koltukta bir temple run falan atsın geliyorum. Yurt dışı kaynaklı da bir arkadaş aldım hayatıma kendisi sonradan gelme ülkeye haliyle, ekmek nerden alınır, dolmuş nedir, tramvay hangisi anlatıyoruz. Birlikte çalışmaya başladık, profesyonelliğe adım adım ilerliyoduk. Kendisi kamera kullanıyor, çok güzel sigara sarmasıyla meşhur olmuş takılıyor. Bir sigara yapsın şimdi o da çağırcam. Bir de Gürcan var kendisi bir gece orda bir gece nerde? Lan Gürcan nerde ? heh. Geliyor dinliyor yardımcı oluyor. Bu arkadaşı hayatıma neden almıştım hatırlamıyorum, bir gece hayatımdaydı sonra git gel falan bak gene yok. O da kendini bulamıyor, tam bulacak başka yerde kalıyor o gün, zor. Ama iyi çocuktur. Bunlardan yalnızlığa nasıl bağlayacaksın diye soranlara unuttum diyorum. 

Bu insan birikintisi, ben dahil, birlikte oyalanıyor. Nasıl gülüyor, nasıl eğleniyor. Yengeniz de öyle eğlence kiti, para yok. Kazanan sevinçli, işsiz sürekli bir sinir halinde ama döndürüyoruz. İşin kötüsü ayın 3 haftası aynı evde kalıyoruz ki bu imkansız. Ev de sinirleniyor. Ama bu bahsi geçen ev benim kafamı, salonun birleşen duvarlarının oluşturduğu köşeye orantılı gelecek şekilde yerleştirdiğim ev değil. 

Şimdi zaman nasıl geçmiş allah kahretmesin. Her şey çok da güzel olmaktan uzak. Kafamı koyacak yeni köşelerden sürünürken kulağım acıyor. Her köşeye kafamı koyuyor, insanlardan çok başarmayı düşünüyorum. Mantık üzerine bir hayat kurararak, en mantıklı ben yarışında birinci gelmeye çalışıyorum. Dolayısıyla mantıklılık yarışının mantığını sorguluyorum. Ee. Mutsuz olmak içimn hiçbir sebep bulamıyorum. Kendimi cahil, başarısız buluyorum. Utanmadan başarılı olduğumu söyleyen insanlara sinirleniyorum. Yukarıda anlattığım bütün insanlara saygı duyuyorum. Hay sizin yaşamla başa çıkışınıza içiyorum. Hay sizin bana bakışınıza, hay sizin kariyerinize içiyorum. İçtikçe haylanıyorum, hay beni yetiştirenlerin mükkemmeliyetçiliği, hay benim insan kalma çabam. Hay everyone. Bunu da kafam kadar mantıksız bir cümlede noktalıyorum. 

rage park

rage park yani öfke parkı. kontrolü kaybetmek. dağılmana izin vermek. bunu yaptığında da herhangi bir yankı ya da karşılık bulamamak. şimdi bu durumu düşün. daha önce bastırdığın duyguları bıraktığın anı. harika değil mi? komşudan stavros gasparatos tam olarak bunu yapmış albümünde. kendini serbest bırakma ihtiyacı. öfkeni yansıtmak. ama bunu bağırarak değil sakinlikle öfke arasındaki ince çizginin üzerinde yürüyerek yapmak. pek tabii olumlu bir düzlemde özgürleştirici bir deniyeme kendini bırakmak. kulaklık ile ve kendinizi vererek dinlediğinizde söylediklerime hak vereceksiniz.

sıklıkla tekrarladığımız gibi; her kim ki öfkesini olduğu gibi gösterir kalben dostumuzdur. dinleyiniz. korkmayın. sakınmayın. dinleyin.