Menü Kapat

Ay: Ekim 2018 (sayfa 1 / 3)

nokta ya da virgül

15 yıldır herhangi bir karşılık beklemeden, günlük hayatın koşturmacasında devam ettirilmeye çalışan bir şeyin kalıcılığı çok kolay olmuyor takdir edersiniz ki ve her şeyin bir sonu olduğu gerçeği de mevcut. özellikle son dönemde sanal dünyanın ve sosyal medyanın saçmalıklarının ciddi anlamda öne geçmesi ve gerçek hayatın geri planda kalmasının verdiği rahatsızlık ile pek ani bir kararla etilen’in sanal varlığına ya da mevcut yapısına nokta koyuldu. belki de virgül olur bir süre sonra devam eder. an itibariyle bilemiyorum.

bu noktada etilen’in ve kendi özelimde bütün sosyal medya hesaplarımı kapattığımı belirtmek isterim ve bu kararın ne kadar huzur verici olduğu güzelliğini de size duyurmak ve tavsiye etmek isterim. hayatınızdan bu gereksiz gürültüyü çıkardığınızda kendinize ve sevdiklerinize ayırabileceğiniz inanılmaz bir zamanınız oluyor.

lafı çok uzatmaya gerek yok. etilen başlı başına bitebilecek bir şey değil. farklı bir formda bir şekilde karşınıza çıkacaktır. başta bu zamana kadar katkıda bulunanlar olmak üzere, bunca yıldır takip eden hepinize çok teşekkürler.

site en az 6-7 ay daha aktif olacak dolayısıyla arşive odaklanabilirsiniz. bu arada biz de bir karar veririz. umudunuzu kaybetmeyin ve güzelliklerin en sonunda kazanacağını unutmayın. neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz.

etilen sosyete

elif varol ergen

…Karabasanlarımda kırmızı egemen. Kırmızı tutkunun, neşenin rengi. Kırmızı içsel yolculukların rengi, insanın gizli doğasının, bilinçsizliğin girinti ve çıkıntılarının rengi. Her şeyden çok kırmızı öfkenin ve şiddetin rengi…

Kathy Acker, “Annem : İçimdeki Şeytan”

“Incognito”, gizlenen kimlik anlamına geliyor. Hemen her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında gördüğümüz şiddet ve cinsel istismar mağduru küçük çocukların isimlerini gizleme meselesine bir gönderme niteliği taşıyor. Hepimizin şu ya da bu şekilde farkında/haberdar olduğu, oldukça ağır psikodinamiklere sahip ve farklı bilim dallarının araştırma konusu olan bir kavram çocuk istismarı. Plastik sanatlara baktığımızda ise çocukluk dönemlerine ilişkin travmalarını, cinsel kimliklerinin oluşumundaki arızaları/ kafa karışıklıklarını konu edinen, “confessional” kategorisinde değerlendirebileceğimiz sanatçılar bir yana, genelde “üç maymun”un oynandığı “çocuk istismarı” meselesi ve ardından yaşanan trajedilere el atan sanatçıların sayısı gerçekten çok az. Bu bağlamda Elif Varol Ergen’in çalışmaları plastik unsurlarının yetkinliğinin yanı sıra, içerdiği sosyal/psikolojik alt metinler yönünden ve konuyu ele alışındaki mesafeli, izleyiciyi semboller üzerinden düşünmeye çağıran ve “istismar üzerinden istismar” yapmayan tavrıyla öne çıkıyor.

Çocuk istismarı, özellikle de cinsel istismar sık rastlanan ve genelde yıllarca süren bir durum olmakla birlikte sıklıkla gizli kalmakta ve vakaların yalnızca %15’inin bildirildiği düşünülmekte. İstismarı gerçekleştirenler ise çoğunlukla, çocuğun birinci dereceden yakını, ona bakım vermekle yükümlü olan ve/veya bağlanma nesnesi olan kişiler. Söz konusu vakaların büyük bir kısmında ya annenin fiziksel istismarı, ya da yakınındaki bir erkeğin cinsel istismarına uğrayan çocuğun başına gelenler karşısında sessiz kalmayı tercih eden bir anne figürü karşımıza çıkıyor. Bazı vakalarda ise durumdan haberdar, fakat müdahalede bulunmayan kişilerin birden fazla olduğu gerçeği durumun vahametini bir kez daha ortaya koyuyor. Elif Varol Ergen’in çalışmalarında sıklıkla değindiği süreçlerden birisi de bu sessiz/pasif kalma, hatta bir voyeur konumunda çocuğun başına gelenleri gizil/hastalıklı bir hazla izleyen gözlerin varlığı. “Gözlem” başlıklı işinde ilk bakışta sembolik bir unsur gibi görünen “gözler”in küçük kız çocuğuna attığı bakışların hiç masum olmadığını anlıyoruz, bu gözler kösnüyle çarpılmış, olan biteni izlemekten haz alan gözler. Kuyu’nun dibinde dahi olsa henüz tebessüm edecek kadar başına gelenlerin ayırdında olmayan “Prenses”, “Kırmızı”da sapkın gözleri şaşırtarak beklenmedik bir hamle yapacak hale getiriliyor. Konuşma ve kendini savunma hakkı tanınmayan, söz almak istediğinde izin verilmeyen (sanatçının işlerinde kesik parmaklarla imlenen) çocuk eline silahı alıveriyor. Cinsel/fiziksel istismara uğrayan ve canına tak ettiğinde işi cinayetle ve/veya intiharla sonlandıran çocukların sayısı, medya aracılığıyla çok sık yansıtılmasa da, azımsanamayacak kadar fazla. Sanatçıya göre: “Yetişkinlerin travmatik ve acımasız dünyalarının, çocuk bedeni ve ruhu üzerindeki şiddetli yansımaları, yaşayan ama yaşamın farkında olmayan, acı çekip bunu sadece düş kırıklığı sanan ve cinsiyetinden utanan çocuk karakterler üretiyor.”

Çocuğun mutlu anları ise çok uzaklardan ona el sallayan üçbeş silik imaj olarak iz bırakıyor hayatının geri kalanında. Elif Varol Ergen katran, silahlar ve kesikler gibi oldukça şiddetli elemanlarla tezat olarak duygusal ve geçmişe dönük olarak bellekte bir mutluluk arayışının izlerini sürüyor çalışmalarında.

Öte yandan Varol Ergen’in işlerine bakarken Freud’un ortaya attığı “tekinsiz” (unheimlich/uncanny) ve Julia Kristeva‘nın rezil, berbat, zillet, atık sözcükleriyle açıklayabileceğimiz “abject” kavramlarını göz önünde bulundurmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Zira her sanat izleyicisinin kolaylıkla hazmedemeyeceği sert ve metaforik unsurlar var sanatçının çalışmalarında. Zaman-uzam algısının bulanıklaştığı resim mekanlarındaki bazı motifler istikrarlı bir biçimde karşımıza çıkıyor ve “tekinsizlik” duygusunu pekiştiriyor. Groteskleştirilmiş, deforme edilen, sarkan ve eriyen formlar, kesik ve tanım ötesi biçimlere dönüşen uzuvlar, yoğun kırmızı ve siyah kontrastlarla tam da “abject”e işaret edecek biçimde bir araya geliyor. Ancak Kristeva’nın da vurguladığı gibi “iğrenç kılan, kirlilik ya da hastalık değil, bir kimliği, bir sistemi, bir düzeni rahatsız edendir… iğrenç, sınırlara, konumlara ve kurallara saygı göstermeyen bir şeydir…arada, muğlak ve karışmış olandır…hain, yalancı, vicdan azabı duymayan suçlu, utanma duygusu olmayan tecavüzcüdür…”. Dolayısıyla sanatçı, asıl “iğrenç” olanın ne/kim olduğu üzerine bir zihin jimnastiğine davet ediyor bizi.

Sanatçının akademik geçmişinin de çalışmalarını beslediği, zenginleştirdiği göze çarpan noktalardan. Yüksek lisans tezinin başlığı “Uzakdoğu Kültüründe ‘Japonya Örneğinde› Çizgi Roman Sanatının Gelişimi” olan Varol Ergen’in çalışmalarına manga/ anime’lerin görsel dünyasını duyumsatan ancak daha içe dönük ve sembolik bir kavrayışın hakim olduğunu görüyoruz. Doktora tezini ise “Resimli Çocuk Kitapları” üzerine yapan sanatçının, özellikle “İncognito” serisinde çocuk kitaplarının illüstratif dilini yapıbozuma uğratan ve söz konusu dili kullanarak “büyüklere” (aslında) kurmaca olmayan öyküler anlatan bir görselliğe ulaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu noktada uzakdoğu ve batı kültürlerinde, Varol Ergen ile benzer bir görsel ve tematik evreni paylaşan Toshio Saeki ve Trevor Brown geliyor akla. Toshio Saeki lokal/ folklorik, uzakdoğu’nun gelenekleriyle hesaplaşan ve aykırı cinsellikler/ amorf biçimler içeren çalışmalara imza atan bir isim. Ergen ise yaşadığı ülkenin karanlık ve örtbas edilen gerçeklerini büyük ölçüde coğrafyasızlaştırarak, nihayetinde konvansiyonel bir dile ulaşarak aktarıyor. Trevor Brown da yine çocuk istismarını oldukça sert bir dille fakat fetişleştirerek ele alan işler üretiyor. Elif Varol Ergen ise çocukların savunmasız konumlarından faydalanmadan, onları cicili/bicili, şeker öğeler gibi göstermiyor, daha acımasız bir gerçeklik düzeyinde, lafı dolandırmadan, gerektiğinde deforme edip “çirkinleştirerek” işlerine taşıyor.

Zira Ergen’in çocukları yetişkinliğin karanlık dünyasına olması gerekenden çok daha erken intikal etmiş çocuklar, elbiselerinin kirli, kanlı, vücutlarının metamorfoza uğramış olması bizi şaşırtmıyor. Ergen önce çocukluğun “basit mutluluk an”larına, sonra da lekeli, geri döndürülemez, burkulan/incinen anlarına götürüyor bizi. Evet, tebessüm ediyoruz belki kuyunun dibindeki “Prenses” ile birlikte, ama çok geçmeden yüzlerimize acı bir gülüş, dilimize “kırmızı”nın kekremsi tadı yerleşiyor.

Bora Gürdaş

Bu metin 03 Şubat-03 Mart 2012 tarihleri arasında CDA-Projects tarafından düzenlenen Elif varol Ergen’in incognito adlı sergisi için kaleme alınmıştır.

sanatçının web-sayfası: www.elifergen.com

Çamurdan kaplıyım

Doğduğum ve büyüdüğüm andan itibaren tarihim yazılmaya başlandı. Attığım ilk adım, beğenmediğim her yemek, bacaklarımdaki her yara izi kayda geçsin. Yaptığım ilk hata, bu hatanın acısını çekişim, acemilikle söylenen içi boş havalı sözler de kayda geçsin.

Beş yaşım, on yaşım, yirmi yaşım

ve dönüm noktalarım.

Sürekli yaptığım hatalarım,

Her biri benim üzerimi sıvadığım çamur topaklarım.

Büyümek çirkin bir şey olsa gerek ki, en son yaptığım hatalar iyice çirkinleştirdi beni.  Aynadaki yansımama bakıyorum. Üstüm başım çamurdan kalıntılarla örtünmüş. Ayaktan kafaya sadece gözlerim açık kalmış. Aklımda artık detayların bir öneminin kalmadığını düşündüm. Yağlı çamur sadece kendisini gösteriyordu. Artık yüzümün ve giydiğim kıyafetlerin bir anlamı kalmamıştı. Sahip olduğum iyelikler birer birer çamurun içinde kaybolup gitmişti. Ne düzgün bir insan ne hoş güler yüzlüydüm. Siyah beyaz veya sarıda değildim. Buğday tenli kumral saçlı değil çamur tenli çamur saçlıydım. Çamurdan bir beyefendiydim. Dışarıda benimle caddede yürüyen, benim ile parkta oturan insanlar gözlerini bana çevirmiş bakınıyorlar ve elleri ile beni göstererek birer birer tuhaflıyorlar.  Bütün bunların dışında konuşmama izin verilmeden ayıplanıyorum. Kimisi deney yaptığımı zannedip meraktan soru soruyor, kimisi çamurlanmamak için yolunu değiştiriyor, kimisi de dükkanının penceresinden bir sonraki hareketimi tahmin etmeye çalışıyordu. Başka bir caddede yine insanların bana bakmasını seyrediyorum. Bir tahminde bulunup kim olduğumu anlamak için çabalıyorlar, bulamayınca da gerisin geriye dönüp yine uzaklaşıyorlar. Bedenim artık çamur olmuş durumda. Kimseyle aynılıklar ve benzerlikler taşımıyorum. İşler benim için tersten gidiyor. Umursanmıyor, algılanmıyorum. Küçük bir taburenin üzerinde birkaç ihtimali gözden geçirmek için oturdum. Kaldığım ikilem cevabını hiç vermek istemeyeceğim kadar korkutuyordu beni. Ya üzerimize yağdırılan esrar yağmurunda ıslanıp bir kenara bırakacaktım ya da yağmur sonrasındaki güneşte kendi kabuğuma sarılacaktım.

Cahilliğin kavurucu sıcaklığında çamurdan kalıpla büyüdüm.

afternoon hours

bu hafta yine ambient dünyalara dönüyoruz, ned milligan’ın harika eseriyle. afternoon hours yani öğleden sonraki saatler. bir şeylerin bitişine yaklaşımı ifade edercesine. günün yorgunluğunun başlangıcı, güzel şeylerin yakında sona ereceği ve belki yeniden başlayacağı umudu. zamanın fazlasıyla hızlı akışı, bu akış içerisinde sona eren yaşamlar ile birlikte gelen şoklar. hayatın anlamsızlaşması. sonra yeniden anlam bulma çabası. umarım keyif aldığınız bir noktada, huzura kavuşmak ve yeni güzelliklere ulaşmak için geçen bir zaman olur sizin için. dinlerken ne yapacağınıza karar verebilirsiniz.

Pulculuk Üzerine

Yüksek Kaldırım bilindiği gibi karışık, kozmopolit, yani belalı bir yerdir. Karaköy’den yukarıya, ya da Tünel’den aşağıya bu sokak üzerinden saptığınızda, elbette tatmin edeceğiniz arzularınıza ve ihtiyaçlarınıza göre kayıt düşerek, sağa ya da sola sapmanın tehlikeli sayılabileceği bir güzergâhı seçmişsiniz demektir. Karaköy’den Tünel’e çıkarken sağdaki sokakların birkaçı genelevleri, soldakilerin birkaçı ise pulcuların dükkânlarını barındırır. İleride ele alacağımız “sahaflık” gibidir pulculuk (bu sonuncular yukarıya, Tünel’e daha yakındırlar). Ama birkaç önemli noktada ondan ayrıldığını, tümüyle farklı bir “alçaklık” türü olduğunu göreceğiz. Sokağın öte tarafında bulunan genelevlerle hiç bir alâkası yokmuş gibi davranan bu dükkânlar, sahaflarınkine göre daha derli toplu, daha temiz pak, az biraz daha gösterişlidirler. Yaşlı kurt filatelistler arasındaki o korkunç pul pazarlıkları konumuz dahilinde olmasa bile, bunlar genellikle lise yıllarındaki genç, kolejli ve harçlığının belli bir kısmını nereye harcayacağını bilemeyecek kadar şanslı sayılabilecek erkek öğrencileri tuzağa düşürürler. “Gel sana pul koleksiyonumu göstereyim” gibisinden boktan bir klişe ile anlatılmak istenen şeyden daha tehlikelidir bu durum.

Yüksek Kaldırım’ın pulcuları genellikle orta yaşın üstünde, yaşlıca adamlardır. Ticari bir tecrübeye sahip oldukları pul koleksiyonculuğuna yeni yeni başlayan bu genç oğlanlar tarafından kolay kolay anlaşılmaz. Ama koleksiyonculuk saplantılı bir oyun olduğu ölçekte (durumun bir “saplantı”dan çok daha karmaşık olduğunu ileride göreceğiz) ticari açıdan bu tombul ihtiyarlarca kandırılmanın bu çocukların öznelliği açısından o kadar büyük bir önem taşımadığı da düşünülebilir. Hayır. bireysel saplantılardan, ya da daha tehlikeli “koleksiyonlardan” bahsediyor değiliz (bkz. “Koleksiyoncu” adlı film). Bugün Türkiye’nin en eski dernekleri arasında “filatelistler” derneği de yer alıyorsa, sorunun çoluk çocuk eğlendirmekten daha büyük bir tutku sorunu olduğu hemen kabul edilecektir. Sorun ciddi bir uluslararası devletler hukuku, ulusal eğitim ve devletin bekâsı sorunudur. Filatelistlerin antikacılarla, sahaflarla ve genel olarak her türlü nostalji tüccarıyla ortak olarak paylaştıkları tutku, bir “biriktirme” hevesinden önce bir “elitizm hezeyanı” olarak görünüyor. Borges’in “Zahir” öyküsünde sergilediği alçaklık türünün en temel bileşeni olarak beliren bu hezeyan, sahaflarda bir “gelenek merakı” gibi görünebilse de, pul satıcılarında muhafazakârlığın başka bir dalına, “devlet” meselesine ilişkin olan bir tutkuya göndermektedir. Derrida’nın, şu metinler koleksiyoncusunun, sevgili Diotima’ya göndermeden beklettiği şu kartpostal üzerindeki pula gözlerini diktiği anda anlayıverdiği gibi, filateli, philatélie bir sözcük olarak bile masum değildir: Evinde bir sözlük barındırmayan için bu terimi gerçek bir Yunanca “terkip” sanma riski söz konusudur. Oysa filateli terimi, filo-sofi ile, “bilgelik sevgisi”yle kısmi bir benzerlik taşıyan bu terim, olsa olsa pul kadar eskidir. Başka bir deyişle koleksiyonu yapılabilecek bir yığın cansız şeyden (mesela eski paralardan) daha yenidir. Eski bir Yunanlıya “filateli” derseniz, o bundan “uzaklık sevgisi” gibisinden bir şey anlayacaktır: Filos + teleia. Henüz “pul kültürünün” varolmadığı Ortaçağ’da ise böyle bir terim, aşık filozof (bilgelik-sever demek ama yalnızca “bilgelik”miş) Abaelardus’un Yunanca bilgisi ölçekleri dahilinde “mektup-severlik” diye anlaşılacaktır. Tabii ki, mektubun tarihinin pulun tarihinden anımsanamayacak kadar eski olduğu iyi biliniyor, aşk mektuplarının, Doğu bilgeliğinin yarattığı edebiyat şaheserleri arasındaki “namelerin” “pul”dan çok daha değerli simgeler  taşıdıkları da kolaylıkla tahmin edilebilir. Her durumda, filateli terimi, Yunanca terkiplerin ve neolojizmlerin hâlâ kullanılmakta olduğu bir dönemde, insanların haberleşmesinin üzerinde tekel oluşturan Devlet’in kurulduğu çağda uydurulmuştu: O zaman artık, şu karmaşık anlam kırıntılarını bir araya getirecek bilgece bir sözcüktü –fila-teli, yani “ulak-severlik”. “Postacıyı sevmek” türünden garip anlamlara kadar işi ilerletebilecek olan bu terimin ikinci kanadı öyleyse –ateleia’dır. (Derrida’nın sevgilisini uyarırken söylediği gibi “aletheia” ile, hakikat ile karıştırmayın). Yani “ulak, postacı, yoldaki…” Derrida, sevgilisine yazdığını ama asla göndermeyeceğini ima ettiği kartpostalda işi, “filateli”nin “vergi muafiyeti” gibi mali-iktisadi bir meseleyle, ya da “aşk uğruna yapılan harcama”yla (aşkın üstüne vurulan damga, dilin öptüğü bir pul…) bağlı olduğunu düıünecek kadar ileri vardırıyor işi.

Biz ise, ülkemizin gelişmişlik düzeyine uygun bir sembolizm çerçevesinde, filatelinin basit ve masum bir koleksiyonculuk türü olmaktan ziyade “devlet-severlik”le, devletlü bir ideolojinin en sinsi” en tehlikeli türüyle bağlantılı olduğunu vurgulamakla yetineceğiz. Pul çıkarmak yalnızca yeni bir iktidarın (söz gelişi Fransız İhtilalinin ardından) ilk yaptığı işlerden biri olmakla kalmaz, ilk devlet tekelini oluşturur. Devlet ideolojisiyle o kadar yakından ve kökten bağlıdır ki, başka hiç bir “devlet simgesi” (Para, sikke, tahvil, bordro, maaş, polis copu, Devlet Güzel Sanatlar Müzesi vesaire…) pul kadar hüzün verici değildir. Koleksiyon dendiğinde ilk olarak pulun akla gelmesi, iki yüzyıllık bir pulun milyarlara varan parasal değerlere sahip olmasından çok, devlet arşivciliğinin bir simülasyonu olarak uyarıcı nitelikte olmasındandır. Pul biriktirilerek sanki dünyanın biriktirildiği sanılabilir. Ama biriktirilen aslında Dünya devletlerinin çeşitli simgelerinden ve resmileşmiş manzaralarından başka bir şey değildir. Bu simgelerin çekiciliği, belki de metalaşma süreci ultra-modern kapitalizmle birlikte tavana vurduğu andan itibaren gülünçleşmeye meyledecektir: Yan taraftaki Allan Ginsberg pulu bunun her bakımdan kanıtıdır. Ancak biz, devletin yalnızca simgelerin dolaşımını değil, haberleşmenin her türünü de denetleme işlevinden oluştuğunu iyi bildiğimiz için, PTT’nin harf be harf özelleştirilmesinin gündemde olduğu bir anda bile, pulculuktan ve filatelistlerden ürkmemizi sürdürmek zorundayız.

Ulus Baker

MOD 094 – 20180918

ATLIKARINCA

Ada Defterleri
Şehren’is
Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak
Doğu Batı Dîvanı
Yahya Kemal’in Bavulu
Rimbaud’nun Bavulu
Pessoa’nın Sandığı
Siyah Çanta Aranıyor
Yolcu
60 mm

01. BEAK> – Yatton
02. BEAK> – Brean Down
03. Dollkraut – Mastermaster
04. Michael Rother – Karussell
05. PONZA – Gold & Round
06. Brek – Tesadüfen Hayatta
07. Sordino – Mr.Mantra
08. OmA – Ruh ve Hayal
09. Craig Peyton – Be Thankful For What You Got (Vocal)
10. Gabe Gurnsey – Ultra Clear Sound
11. La Femme – Hypsoline
12. Erkut Taçkın – Sevmek İstiyorum (Mehmet Aslan Rework)

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.