Menü Kapat

Ay: Eylül 2018 (sayfa 1 / 5)

sophia parnok-seni nefretle sevmeli

Valery Briusov’a…

Merhumların bakışları nasıl çılgınca döndü!
Tabut ne sıklıkta yalnız duruyor.
Izdıraplı korku içinde bir hayran
Keskin yüksek kaşına benziyor.

Zindan kokusu alıyorum.,
Mezar kazma, korkunç kazıma,
İçeri girdin. Bir düelloda olduğu gibi,
Redingotlarınız çok sıkı!

Anladım-ölüm kapının yanında duran,
Galiba-goblets’clink bir tat…
Kimi arıyorsun Salieri?
Gençlerden hangisi senin Mozart’ın?

Boş konuşuyormuş gibi,
Dedikoduyu yaymaktan hoşlanıyorum.…
Ah, seni sevenler sevgiyle değil,
Seni nefretle sevmeli.

Çeviri : Mert Can Fırat

UFAK TEFEK FAŞİZM VE ELEŞTİRİ KABULÜ

Ben, herkesin içinde hazırda bekleyen ve bir olayla veyahut ufak bir tartışmayla ortaya çıkan faşizme inanıyorum. Sosyalist bir partinin ya da örgütün sözcüsü sizi ─ sadece görünüşünüzden dolayı yozlaşmış olarak yaftalayabilir ya da tırnak içindeki kendilerini entelektüel diye tanımlayan insanlar ufak bir eleştiri karşısında peygamber havalarına bürünebiliyorlar tabiri caizse.

Aslında toplum – kabul ettiği kötülüğe ve haksızlığa karşı; lakin bu cümleleri edenlerin haksızlık yaptığı gerçeğini maalesef değiştirmiyor. Anlayabiliyorum – insanların fikirleri değişebilir; fakat bu fikirler bir anda faşizmden sola kayınca bana garip geliyor. Zamanında darbe destekçisi olabilirken – zaman geliyor ─ tutsak bir yazar için romantik cümleler yazılabiliyor. Bunların riyakârlığını tabii ki kişi hiçbir zaman kabul edemiyor.

Peki, edebiyat dünyasındaki cüretkâr tacizci yazarlar, şairler ve editörler ne olacak? Ya da her konuda hassasiyet gösteren en ufak bir kelimede cinsiyetçi – homofobik diye yargılanıp asılmanız? Bu durumlar artık normal olarak karşılanıyor.

Ufak milliyetçilikler ve nefret suçları zararsız gibi geliyor kulağa; ancak öyle değil: ‘Araplardan nefret ediyorum – türbanlılardan nefret ediyorum – Kürtler ’den nefret ediyorum – ibnelik yapmayın ─ Adam ol ─ karı gibi davranma ─ ya onlara saygı duyuyorum ama…’’ gibi uzayıp giden bir liste var. Biliyorum ki ben de yapıyorum bunu ─ İskenderun gibi çok sesli bir yerde büyümeme rağmen Kıbrıs’ta ve İstanbul’da geçirdiğim ve hala geçirmekte olduğum zamanlar beni farkında olmadan benzer cümleleri kurar hale getirmiş. Yukarıda darbe destekçisi diye suçladığım çakma entelektüel arkadaşlardan farklı değil benim yaptığım şey de ─ çünkü milliyetçilik, az ya da çok diye sınıflandırılmamalıdır bence.

Sadece kadın çalışan isteyen işverenler, şair olduğunu söyleyerek sosyal medyadan kadınlara sevişme teklifi yapanlar, yine sosyal medyada anarşist olup, kapalı kapılar ardında devlet destekçiliği yapanlar, gay olanlar; ancak diğer yandan transfobik olanlar ─ alçak gönüllü ve erdemli olmayı marifet gibi gösterip insanları aşağılayan kendini feminist, aydınlıkçı, solcu, tiyatrocu diye tanıtanlar ve daha niceleri var olmaya devam ediyorlar.

Her şeyin ötesinde ─ çevremdekilerle ettiğim sohbetler neticesinde, aslında hepimiz böyleyiz: Gizli milliyetçilikler, ufak faşizan davranışlar – göstermelik bilgi, etiket olarak sunulmuş alçakgönüllülük, hata ve eleştiri kabul etmemek ─ nefret söylemlerini eleştirmek; fakat küfürlerde bunu dilimizden eksik etmemek.

Hepimiz bir diğerimizden çok farklı değiliz ─ önemli bir yayınevinin editöründen – queer edebiyat basan yayıncıdan veyahut sosyalist olarak kendini tanımlayan bir başka kafe sahibinden, oyuncudan, üniversitede akademisyen olarak görev yapan birinden.

Neden bir şeyi yüceltirken bir başka şeyi aşağılama ihtiyacı hissediyoruz?
Neden eleştirdiğimiz herhangi bir şeye karşı hakaret etmemiz gerekiyor?
Neden öz-eleştiri kelimesi hayatımızda sadece somut olarak var olamıyor?
Neden birini taciz etmeyi hak görüyoruz kendimizde ve bunu taciz olarak kabul edemiyoruz?
Neden unvanımız ─ davranışlarımızı meşru kılsın?

Nedenler ve cevapları hepimizin aklında, dilinde ve klavyelerimizle sosyal medyada parmaklarımızın ucunda. İster kabul edin isterseniz katıksız bir şekilde inkâra başvurun; lakin hepinizin aynası aklınızın içinde hazır ve nazır halde bekliyor sizi – dönüp ve bakın.

Bu yazıda, özellikle kişi ve kurumlar aşağılanmamıştır. Tek bir kişi bile alınganlık gösteriyorsa ─ muhtemelen o da buradaki kişilerden biridir.

VIRIDIANA – 1961

küller pişmanlık ve ölümdür.

viridiana, 1961 yılında çekildi. ispanya’da 17 yıl sonra gösterime girebildi. katolik dünyasından ciddi tepki aldı. luis bunuel’in bunu bilinçli olarak yaptığını tahmin edebilecek kapasitedeyiz. dünyanın ne kadar yozlaştığını ve dini bütün kişilerin bile yapabileceklerini alaycı bir şekilde ortaya koyuyor bunuel. yaklaşık 60 yıl sonra hala ders çıkarmadığımız gerçeceğini bir kenara koyuyoruz. dini kurumların ve öğretilerinin toplumda ne kadar saf, yetersiz, aptalca ve anlamsız kaldığı yüzleşmesini yaşayan bir kadının hikayesi bu. üstte gördüğünüz sahne ise sinema tarihinin abartısız en başarılarından biri. izlemeniz ve bazı şeyleri tekrar sorgulamanız dileğiyle.

viridana – mubi

danny clay – archive

arşivcilik bu topraklarda sanki “saklama” gibi bir şey, yayımlama yok, paylaşmak yok ya da sadece paylaşmış olmak için paylaşmak yok. daha ziyade neden paylaşıldığına dair sorularla bile karşılaşabiliyorsunuz, yaptıklarınızı sorgulatır bir biçimde. görece okuma potansiyeli olan bir konser kitlesine ücretsiz fanzin dağıtmaya çalıştığımda insanların tepkileri belki de saklama kültürünün gerekçesini de yansıtıyor olabilir tabii.

bu girişin aslında konumuzla ilgili yok, karşımızda bir albüm var – archive. arşivin yaptırdığı çağrışımla başladık. danny clay hazırlamış. gündelik hayatın koşturmacasında size çok daha fazla şey çağrıştıracağına emin olduğum büyüsü olan albümlerden. gelin bu gece dinleyelim.

çok şey aldım ama kalbimi verdim

efendim, şöhret bana yüce halkımızın teveccühleriyle, büyük alkışlarını kazandırdı. elbette ki bu meyanda maddi durumumu kazandırdı. ve yıllarca eksilmeyen halkın artan sevgisini kazandırdı. herşey karşılıklıdır. ben de çok sevdim, çok saydım dinleyicilerimi, izleyicilerimi… mukabilinde bedelini kalbimle ödedim malesef. kalbim yoruldu ve bu olay 25 sene süren sahne stresinden ileri geliyor dedi doktorlar bana. ve 4 senedir de sahnelere veda ettim. kalbimi verdim. çok şey aldım ama kalbimi verdim efendim.

Zeki Müren

MOD 092 – 20180904

Debord sık sık Marx’ın bir mektubunda yer alan şu cümleyi alıntılardı: “içinde yaşadığım toplumun umutsuz koşulları beni umutlandırıyor.

01. Nekropsi – Daphnis
02. Nekropsi – Sekizler
03. Rangda – To Melt The Moon
04. Dogu Blok – Zamanı Öldürmek İçin
05. Dogu Blok – Kahire
06. Brek – Bell Tolls 4 No 1
07. Urværk – Darkness
08. ELZ AND THE CULT – Open My Heart
09. The Rorschach Audio – Kill The President
10. Etnik Sentetik – Vatican Radio
11. Ali Kuru – Avaz
12. Aavikko – Back From The Futer

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.