Menü Kapat

Ay: Ağustos 2018 (sayfa 1 / 4)

Haklılığın İnadı ya da Kötülük Toplumu

Böylesine yamuk ve eğri büğrü köşegenli bir topluluk’ta, yirminci yüzyılın sonlarında bile çözülmemiş bu aşirette ‘marjinallik’ denilince benim aklıma hemen alev alev yanan bir çember gelir. Ateşten!

Yani iktisattan!

Evet, bildiğimiz ya da bilmediğimiz iktisattan yola çıkacağız.

Coğrafyada bir çember tasarlayalım, geniş. Kasaba da tam ortasında olsun. Hemen herkes tarlalarında buğday ekiyor, eksin. En yakın tarlanın buğdaylarını borsaya taşımak için giderler az olacak elbet, en uzaktaki (sınırdaki) tarlanın buğdaylarının taşıma giderleri ise çok.

(Üstelik çember benim düşündüğüm gibi ateşten olmasa bile en azından kızgın bir demir gibidir, yani riskli. -Ayrıca tarlaya geceleri domuzlar, eleştirmenler de girebilir, insanın ruhu bile duymaz, velhasıl kelam her zaman topun ağzındasın.-)

Şu olabilir, bu olabilir, tehlikelidir, vs.dir. Ama dikkatinize sunacağım önemli bir gerçek var. Borsadaki fiyatı sınırdaki tarlanın bu buğdayı belirliyor. Evet, işte bu ‘marjinal’ tarla!

Söylemek gerekli mi? Ben burada da yalnız kendi adıma konuşuyorum. Zaten hep bir başıma konuştum. Bizde karanlık matematik filan da yok, pistir! Hem de aşağı yukarı otuz beş-kırk yıldır. Yeri gelince aslında ‘sınır çarpışmaları’ yaptığımı da yazdım. Tabii iç’e, çoğunluk’a karşı.

Şimdi duyuyorum ve okuyorum ki ‘marjinallik’ iyice karıştırılmış ve karışmış durumda. Örgütlenmiş sorumsuzlukta bir kördöğüşü adeta!

‘Marjinallik’ önce kurnazlıkla ‘berduşluk’ anlamına alındı. Hatta giderek de düpedüz ‘serserilik’.

Sonra, mavi ispirtoyla kafayı bulan kalık’lar (‘kıdemli marjinal’ gibi) ya da (ünlü ‘müşekkel Haşan, Maarif vekilinin ikizleri’nden biri gibi)  alkolikler. Ve hürya! esrar çekenler, sürekli uyuşturucu kullananlar da işin arkasına takıldı.

En sonunda da, ‘tarih’ atlanarak, siyasal iktidarın ‘olmadık’ ve ‘beklenmedik’ girişimlerine de ‘marjinallik’ dendi. (Oysa ‘marjinallik’in çok uzaktan da olsa hükümetle, iktidarı yakalayanlarla hiçbir biçimde ilişiği olmamıştır, hem olamaz da.)

(Düşünülmesini isterdim; dünyada ‘marjinaller ancak ve ancak Stammheim gibi özel olarak yapılmış cezaevlerinde barınabilirler barındırılırsa. Türkiye’de ise, bu 55 milyonluk topluluk’ta, çıksa çıksa üç-beş ‘insan’ çıkabilir o kadar, o da zorlarsak ve sıkarsak!)

(Bir de epey matrak bir şey ekleyeceğim: Turgay Özen söylemişti bunu bana: Kimileri, neredeyse, Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde, her gün, yaya kaldırımlarına araba park eden hödükleri de ‘marjinal’ sayıyor!)

Ben direniyorum. Direneceğim de. Hayır, kesinlikle sizin bildiğiniz gibi değil diye! Atı alan Üsküdar’ı geçmiş de olsa, bence hem direnmek hem diretmek gerek. Haklılığın inadı denen şey bence budur işte!

Gerçek belki her zaman Stammheim’da olmayabilir ama herhalde çokluk Stammheim’lardadır da.

Bir yazımda da belirtmiştim: Gerçek ‘marjinaller her halükârda mülkiyete ilişkin de değillerdir, olmamışlardır ve olamazlar da. Katkı’ları ise, sözgelimi 30-40 yıl, ölünceye kadar sürer. (İdris Küçükömer, İsmail Beşikçi, Şerif Mardin, Mete Tunçay gibi bilim adamları gerçekten ve dört dörtlük ‘marjinallere örnek gösterilebilirler. Şiirde ise Nilgün Marmara, Turgay Özen, küçük İskender…)

Evet, üzerinde durduğum bu konuda da haklıyım. (Biraz öfkeli de olsa bence haklar aranmalıdır. Hakkın ve hukukun her anlamıyla bulunmadığı böylesi bir ‘kötülük toplumu’nda yaşamış olsak da. Sonra pek öyle uzaklara açılmaya da gerek yok. Yazın çevresindeki yakın arkadaşları düşünerek bile isteye böylediyorum.

Yeraltındaki ırmaklar her zaman başka yana akar. Türkiye’de çağdaş ve önemli yazarlar sözgelimi Yusuf Atılgan, Vüsat O. Benefdir. Ama sorulunca, belirli bir pazarlamacılık gereği romanın İbrahim Tatlıses’i gösterilebilir.

İşte ‘marjinallik’ de öyle oldu, oluyor. (İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği günlerde ‘varoluşçuluk’un ayıp ve terbiyesiz bir sözcük sayılmasına Sartre’ın çok canı sıkılmıştır.) Oysa ‘marjinallik’in de alkoliklikle, hödüklükle, hapçılıkla, pislikle ve benzerleriyle ilişiği yoktur.

Bir kez, ‘marjinaller’, sözcüğün her anlamıyla ‘dürüst’ ve ‘doğru’ insanlardır. Ve herhangi bir ‘kötülük dayanışması’na girmeye tenezzül dahi etmezler.

Uzatmayacağım.

Katkı diye bir avadanlık parçasının ‘marjinallik’in ayrılmaz ve o olmazsa olmaz bir parçası olduğu galiba unutulmuş. Evet unutuldu.

Ece Ayhan
(1988)

MADE IN BRITAIN – 1982

bir süredir kıyıda köşede kalmış filmleri paylaşmadığımızı farkettik. bundan sonra daha düzenli olarak film serilerine devam edeceğiz umarım. dönüşümüzü alan clarke ile 1982 yılına yapıyoruz. 16 yaşında kural/sınır tanımayan skinhead trevor’ın bir solukta izleyeceğiniz bir hikayesi bu. kendisini tim roth abimiz canlandırmış ki  ilk filmi olmasına rağmen oldukça başarılı bir performans. dönemin gerçeklerine herhangi bir yorum ya da mesaj katma gayreti olmadan sadece böyle insanlar da var ve böyle düşünüyorlar diyebilen filmlerden. dolayısıyla oldukça değerli. torrent’i nasıl indireceğinizi anlatmamıza gerek yok sanırım. filmin müziklerini exploited’ın yaptığı bilgisini vererek, fragman modunda ki videosu ile sizi ısınma turlarına yolluyoruz. film sizin.

made in britain . imdb

Enigma – Antoni Casas Ros

Şiddetle köşeye kıstırmış beni, hissediyorum, bu yalnızlık tutkusu, hani şu genç bedenleri tırpanlayan, sonra da onları tek bir demet ekin gibi yakıp kavuran.

PEDER GIMFFERRER
‘’Nisanda Bıçaklar’’ Arde el mar

‘’Artık Ne Erkek Var Ne Kadın; Yalnızca Mutlak Özgürlüğün İçinde Varlık’’  Joaquim
Enigma – Antoni Casas Ros

Türkiye’de Sel Yayıncılık tarafından kitapları Türkçeleştirilen Antoni Casas Ros 1972 yılı Kuzey Katolonya doğumludur. İlk romanı Almodovar Teoremi okurlar tarafından büyük ilgiliyle karşılandı. 2008 yılında İspanya’da en iyi roman ödülüne layık görüldü. İkinci kitabı Enigma ve son kitabı Son Devrimin Güncesi heyecanlı olay örgüsüyle dikkatleri üzerine çekti.

Size Enigma’dan bahsetmek istiyorum.

İnsanların arayışları ve bastırılmış hisleri enteresan bir şekilde, manada vücut buluyor ─mesela bir kitapta ya da bir kitapçıda.
Bir şair aynı zamanda para karşılığı adam öldürüyor, genç bir kız yazarlık hevesiyle kendisini yaşamın içindeki hikâyelere bırakmış, konuşmaktan pek hoşlanmayan Japon bir kız ve kendini Enigma hastalığına yakalanmış olarak tanımlayan bir edebiyat profesörü.
Bu kitapta karakterlerimizin ortak bir derdi var: Gizem.
Profesör Joaquim, hastalığını Enigma olarak adlandırırken Zoe, ilk romanın adını Enigma koymak istiyor, Ricardo ise; ilk şiir derlemesi Enigma Çeşitlemelerine yayıncı bulamıyor ve Naoki ─ on beşinci yaş gününde arkadaşının hediye ettiği Edward Elgar’ın Enigma Çeşitlemelerini bir kutsal müzik gibi dinliyor.

Kitapta sizi kendisine çeken ve kendi müziğini oluşturan bir hava var. Zoe Barselona’da plajdayken arkada dalgaların sesinin yumuşak piyano dokunuşları, Naoki’nin pürüzsüz düşüncelerinde bir kontrbassın derinden ve sağlam adımları, Ricardo’nun içindeki ateşle vurulan davullar ve profesörün cümleleriyle yaylıların insanı ürperten titreşimi. Okurken bunları hissediyordum.

Birinin, beğenmediği kitaplara nefret beslemesi nasıl bir histir diye düşünüyordum ─ kitabevlerine gidip, yazarların kolaya kaçtığını düşünerek veyahut başka sonlar layık gördüğü için her kitabı paramparça etmesinin nasıl bir öfkenin sonucu olduğunu ve bunu yaparken hissettiği adrenali merak ediyordum.  Joaquim, edebiyat profesörümüz ciddi, soğuk ve öğrencilerine sert; lakin aynı zamanda yaramaz bir çocuk gibi sevmediği bu kitapları hiç acımadan yok edebilecek cesareti de mevcut aklının içinde.

Zoe, Joaquim’in üniversiteden öğrencisiydi ve hocasını şöyle tanımlıyordu: ‘’Joaquim’i düşündüğümde, hiç okunmamış olmanın umutsuzluğunu hayal ediyordum.’’  Zoe bir yandan hocasının felç yüzünden kaskatı kesilmiş ayağını tasvir ederken, diğer taraftan onun bu sert mizacının arkasında geçerli bir sebep olduğuna inanıyordu. Şimdilik plajın karşısında bir barda garsonluk yapıyor, kalan zamanını da okuyarak ve yazarak geçiriyordu ve daha Naoki ile karşılaşmamışlardı.

Ricardo, para kazanabilmek için kiralık katil olmuştu. Aslında yaşamın ona çok fazla tercih sunmadığından yakınıyor; fakat işini yaptıktan sonra geriye kalan vakitlerini istediği gibi değerlendirebildiği için bundan da fazla şikâyet etmiyordu ve Ricardo bir şairdi.  Naoki’ye garip bir ilgi beslemekteydi. Takiplerinin sonu gelmek üzereydi.

Naoki, sessiz ve kabullenici görüntüsüyle canlanıyor gözümde, evindeki her şeyin tek renkten oluştuğu ─ varlığını müzikle gösteren ve her bedeni cinsiyetsiz bir şekilde kendisiyle özdeşleştiren Naoki bu kitapta çok öfkelendiğim tek karakterdi; ancak kitap bittikten sonra yanımda olmasını istediğim bir dost gibi olmuştu, onun gibi birini bulabilir miyim? Bilmiyorum; lakin bir şekilde olduğumu sandığım kişi değilmişim bana bunu gösterdi.

Melek sembolü kitapta küçük bir kızda gösterilmekte, saflık ve bilgelik onda vücut buluyor ve verdiği cezalar kutsal kitaplardaki İlahın cezalarıyla benzerlik gösteriyor.

Kitabı okurken hepsinin çektiği acıyı düşününce aklıma şu söz geldi: “Izdırap her daim hayatın sıradan bir parçası olmaya devam edecektir.”

Bu dört kişinin yolları bir şekilde kesişecek ve türlü düşüncelerle, olaylarla garip bir yolda yürümeye devam edeceksiniz. Kendilerine ‘’Yatak Odası Filozofları’’ diyen bu dörtlünün hikâyesi Işık Ergüden çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından 2010 yılında satışa sunulmuş ve şu an 3. Baskısında.
Kitaplığınızın içinde kaybolup, sonunu bilemeyeceğiniz bir kitap: Enigma.

İstanbul’da Ölmenin 1001 Yolu

Merhabalar,

Ben iki sene önce Türkiye’de bir sürü terör saldırısı olurken çektiğim olağan görüntülerden “İstanbul’da Ölmenin 1001 Yolu” isimli bir video yapmıştım. Zamanla, bu video başka şeylere evrildi, ama Türkiye’nin son krizlerinden etkilenerek bu ilk halini tekrardan yayınlamaya karar verdim.

Bu video zamanında benim ve tanıdıklarımın hislerime tercüman olmuştu, belki sizin de işinize yarayabilir diye düşünüyorum.

Buyurun:

Sevgiler,

Derin Emre

epistema

Ne tuhaf, boşluktan başka bir şey ummamak kendinden bazen, hissiz ummanlara dalmak ve yolunu kaybetmek boylu boyunca, kesişmek başka öznelerle, ırmaklara inanıyor muydun sen, ırmaklar da uzun sürer halbuki, taşlar ve insanlar gibi sürüncemede kalmazlar bu dünyada, bir masalla başlamıştı yolculuğum, denizin dibini merak eden bir vapurda yolcuydum, insan ne bulmayı umar hiç gidemeyeceği yerlerde, yol boyu hep bunu düşünmüştüm, yolda olmak biraz da çaresizliktir, ellerini açıp ‘işte hepsi bu’ dediğin anda bir yol ayrımına gelirsin, göğsünde bir çiçek gibi çırpınır kalbin, şimdi hangi yola sapsan uzun sürecektir o yol, kulaklarını kapatır bir şarkı mırıldanırsın, oysa keşke hayvanların öykülerini dinleseydin, şimdi kim yardım eder ki sana, türlü türlü şeyler sanarsın bileğindeki sancıyı, daldan elmayı koparır yersin de suçlusu sadece içindeki yılandır, ben bir tekerleme uyduruyorum varsın olsun kapadım kulaklarımı, taşlara takılırsam belki boşluğumdan bir yara yırtılarak açar kendini, o kan akarsa belki yüz bulur da sapıveririm bir yola.

Kırılıyor yüz, camlara doğru kırılıyor ve çoğalıyor yüzler, ta ki kimse kendi yüzünü ayırt edemeyene dek, pohpohlanan bir lanetin serpilip güzelleşmesi gibi çöküyor üzerimize dumanlı kızıl bulutlar, neme doyan ruhlar geri çekiliyor, mekan tasvirleri eksik kalıyor tablodan bihaber olanlara, nerede büyüyor bunca karamsarlık, oysa gülünecek ne çok şey vardı bir zaman, sanki şimdi her şey italikle yazılmış anılardan ibaret, beynim bir tavan arası sandukası, boynumda annemin dantelleri, ellerim helenistik dönemden miras, yürüyorum işte, hep yürümekten bahsediyorum çünkü ben hep başa dönüyorum, yaya yürüyerek geçtiğim yolları, yaptığım hataların üzerinden bir kez daha geçiyorum, kırılıyor yüz, hiç bilmesem, unutsam şu yüzümü, belki çirkindir şu yörüngesine girdiğim aynalar, dönmesem geriye de görmesem ayak izlerimi, salt bulutları izlesem, nem çeken bulutları, kim doğuruyor bunca karamsarlığı, hayıflanmakla nereye varır insan, oysa yalındı nesne ve güzel olmalıydı özneleri, kırılıyorum kendime, her şey gibi bu da bir hüsran.

Durduğum yerden uçurumun dibi görünmüyor, görünmüyor sevgilim, yine de içimdeki şeytanlar atla diye bağırıyor, sayı doğrusunda bir ileri bir geri gidiyorum, kaç gün oldu çıkaramadım, kalbimi çarpanlarına böldüm ayırdım, ördüm saçlarımı ikiye, şarkı işini bulutlara bıraktım, mumlar yaktım uydurdum masallar, söz gümüşse nesne henüz bulunmamış bir elementti dedim, bir güvercinin ayağına bağladım bütün çaputları, neydi senin dileğin, seni kim inandırmıştı dilediklerinin olacağına, bekleyeceksin, izlemek istiyorsun bir kuşun yumurtadan çıkmasını ve çırpınmasını, kuşun zihnini elliyorsun yapma bunu sevgilim, yıkım yıkımı çeker, kötülük kötülüğü doğurur sevgilim, çünkü tohumları çaprazlayarak hiçbir yere varılmaz, yine de içmdeki şeytanlar atla diye bağırıyor, kafamdaki sarmaşıklar, eğreltiotları, bunun tek yol olduğunu sarıp duruyor aklıma, aklından bir sayı tut, karesini al üçle çarp, koş koş durma buralarda eylül gelecek diyorlar, çember genişliyor mu daralıyor mu işitilmiyor, bulutlar yükseliyor mu alçalıyor mu hiç belli değil, ben kendimi sende var ettim, yok da edebilirim işitilmez hiçbiri, ve birden yapmam bunu, doğru biliyorsun birdenbire olmaz hiçbir şey, oysa ki sorgusuz sualsiz birinin karasularına girmektedir aşk, yani düpedüz sınır ihlalidir bu, apansız girdiğin bu ülkede bir töz ilan edersin, birkaç dize manifesto yazar gururlanırsın, birkaç adam öldürürsün ve ilerlersin büyüyerek, şimdi koşarak kaleye çıkıyorsun kendi bayrağını dikmeye ve bayrağı diktiğin yerde aniden bir yükseklik korkusu, çünkü uçuruma bakıyorsun baktıkça büyüyor uçurum, ve birden bunun bir döngü olduğunu anlayıveriyorsun, mırıldanıyorsun usulca, durduğum yerden uçurumun dibi görünmüyor, görünmüyor sevgilim.

Kaybettim kendimi görünmez kentlerinde, ince uzun kentlerden birine dönüşüverdim, serinlikte bir sağa bir sola sallanan, her an devrilecekmiş gibi görünen, sarmaşıklarla örülü, isterdim ki kaybedeyim uğurunu eşyaların, onları bir kenara atayım, dokunmayayım onlara, biriktirmeyeyim, mani olamadım yaradılışıma, manidar bir takvime kısıldım kaldım sanki, günleri ben belirlemedim, sadece varoldum onların içinde, yolda yürür gibi yürüdüm geçtim haftaların ayların üzerinden, bunun yürümeyeceğini biliyordum, ben çok güzel yürüdüm de işler yürümedi sanki, yeni kelimeler öğrendikçe bilmediğim sözcüklerle doldu taştı sözlükler, fakat şimdi ne önemi var kavuştursam da sağ elimle sol elimi kucağımda, dursam da öylece, uzağa da baksam, yahut hiç bakmasam da,

Hep yüzü olmayanlarla konuşmayı seçtim ben.

MOD 088 – 20180807

“Peki kuşlarda olan bu müzik insanda, bambaşka bir türde nasıl peydah oldu? Bu konuda çeşitli rivayetler var ve bunu araştırmak günümüzde artık ancak varsayımsal “ilkel” toplumlar bulabilecek olan etnomüzikologlara düşüyor. Gırtlak ve ses telleri, beyinle bağlantıları içinde inanılmaz ölçüde karmaşık yapılar. Yalnızca ses çıkarmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iki sesi birbirine bağlayarak morfolojik birimler, ses dizgeleri, heceler vesaire oluşturabiliyorlar. Beyinde ancak elin yönetimi ses tellerinin yönetimi kadar alan kaplıyor.” ulus baker

  1. Oh Sees – Overthrown
  2. Oh Sees – C
  3. The Young Shaven – Honey Babe
  4. Replikas – Dulcinea
  5. Nekropsi – Sekizler
  6. Peygamber Vitesi – Kırık Dağın Şarkısı
  7. Durukan Betses – Farketmez
  8. Kargalar – Öldür Işıkları
  9. Kumadam – Sil Gözlerini
  10. Hayri Okçu – Karanlıkta
  11. Hayri Okçu – Cyber Love
  12. KAOSMOS – Acid Work & KAOSMOS 60″ 4′.00″ [822.15] [R-100]
  13. Toz ve Toz – Roketler Ağlamaz

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.