Ay: Temmuz 2018

Kanarak Ormanın Gözleri Kapanıyor


..
.

k a n a ra kbu hep eksik bir sürgün. paçasız ve yakasız. ağaçların arasından dalgaların kalbine ;
bir suskuyu oluşturamıyorsun. bir suskuyu konuşturamıyorsun.
güneşin dediğinden yoksun.
güneşin deliliğinden yeksin.
bayrakların yoksul şarkısı içinde varlık kemiren gölge kahraman gece açıyor.
gördün.
direklerini boyamayacaktın ve mahalleleri boğmayacaktın.
denizle konuşmayacaktın ve saçların hiç uçuşmayacaktı.
kırmızı biletleri yırtacaktın.
her sabah güvercinleri kargalardan ve insanlardan koruyacaktın.
kedileri geçiyorsun denge için,
gözleri kuyu köpekleri seçiyor için.
kuşları içiyorsun oyunsuz bir masal için.
muma döndün ve yüzün soyundu.
evdeki karanlıkları buldun ve sayıldın.
bir parmağını kaybettin ısındığın duvarda.
elden ele yüzyirmibir çocuktu avucunda, kazıdığın kendinden.
çiçekler durmaz ki.
çiçekler ne aradı kalbinde.
çiçekler duymaz ki.duraksıyorsun.
elinde sazı haykırıyor bir sokak velisi;
tanrı ona yeni bir el verdi.
tanrı bana oniki koridor verdi.
tanrı sana esmer betondan bir kedi verdi.
tanrı ona filizlenen bir deli verdi.
ve ekliyor; birlikte sustuğun biri var mı?
yürürken sesini duyuyorsun, adımladıkça tanışıyorsun.
kafan punk. ayakların söndü.
baş kaldırıyorsun çakılı bir hüzün içinde.
buğuyu tekrarlıyorsun.
gerilla tekneyi kıyıda yüzdürüyorsun.
zırhını çıkarıp teyyare oluyorsun.
kör duraklar öpüyorsun gözlerinden.
yanındaki ihtiyarı soyuyorsun, bir balık çıkıyor pipiden.
suskun ve bungun bir meyhane geçiyor östakiden.
geceler çekiyorsun göz kırpan ninniden.
sarkan narsız yapraklar yüzsüz heykellerden.
durulan avareleri ameliyat ediyorsun.
yok yazıyorsun sessizliği duvarlara.ara yürüyor gözlerin ara.

konuşmuyorlar, konuşmamış mı oluyorsun.

geçiyor nefesin parmaklarından.
yüzün ağaçlarda sözleri uyutuyor.
ahtapotlar gecikecek ve ellerin afiş bekliyorsun.

ışık çeteleri arasında köz merdivende inliyorsun.

sana gün saymamayı öğretmeli fare.
sana sayı saymamayı öğretmeli güvercin.
bir davulun üstünde yürüyorsun.
duman sek sek oynuyor.
göz durmuyor bulutlar arasında.
şapka altında dudaklar dikişliyor kendini.
kuşlar var içlerin.
kuşlar var içlerin.
elleri mızraklı tüm delillerin.
renklerden taşları topluyorsun.
herkesi arıyorsun, iyi ki bulamıyorsun.
kendi kendini mutlu edemeyen bir monitörün sağdıcısın.
dört elin de kelepçeli bir yarasa sinyali.
ve sustun.
atından hiç inmeyeceksin, hiç atından. susmanın ölçülerini biçeceksin, hiç ekinden.
dalgalana dalgalana bir bayrak serpeceksin, hiç havadan.
tünelin dibinde seni beklemeyecek kelimeler, hiç sesten.
bir tuşla yeniden başlatacaksın, bir tuşla sonlandırmayacaksın, hiç tuştan.
gölge asılacak boğazına. hiç hevessiz içine dalacaksın, yakacaksın onu, hiç ateşten.cebinden çiçekler çıkardın, bir esrime odası.
suskun jetonların mezarlarına yürüdün.
sönük bir şeyler var hala, eksik.
bir ölümün daha vardı.
cebinden oraları çıkardın.
gözün deniz.
gözün gök.
bir ölümün daha olmalı.
yoklamış kulağı.
hiçlemiş aynası.

insan robotun iskeleti.
rüyasında ne varsa toprağı.
olmasa da doldurur kan.

cebinden aksini çıkardın,
bir adım atsan dönüp gelecek.
cebinden bıçak çıkardın, bir hoşçakal bayrağı.
ölemeyen bir aşkın kanı, ruhunu çıkarmıştın orada.
uyanmıştın bir yankıda, içinde uçuşmuştu sokak köpekleri.
çarkında kimsesiz bir seda var zamanın.dünün kanına ihtiyacım yok.
bugünün kanına ihtiyacın yok.
yarının kanına ihtiyacı yok.

ardında çaresiz bir eda var zamanın.

gölgelerin kanına ihtiyacım yok.
duvarların kanına ihtiyacın yok.
yolların kanına ihtiyacı yok.

denize düşersin, böyleyim.
rüzgara bakarsın, öylesin.
topraktan gizlenirsin, şöyle.

sözlerin kanına ihtiyacın yok.

serkeş bir aşkın içine gireceksin, sarhoş odaların renginde.

ormanın gözleri kapanıyor.
.
..

Hastalıklı Bedenden Kadın Bedenine: Tüberküloz

Susan Sontag, “Metafor Olarak Hastalık” adlı kitabında tüberkülozun 18.yy’ın ortalarında romantik çağrışımlar edindiğini belirtiyor. Hayal kırıklığının enkazı olarak da nitelendirilen bu hastalık, daima lirik bir ölümle eş tutuluyordu. Özellikle kanser gibi insan bedenine saldıran bir şekilde değil de insanı içten içe tüketen bir hastalık şeklinde tasavvur ediliyordu. Kanser şiire konu olmazken, tüberküloz şairane görülüyordu. Bergman’ın Çığlıklar ve Fısıltılar filmindeki kız kardeş de kanserden dolayı utanç verici bir şekilde, ıstırap çekerek ölüyordu. Oysa Dickens, Nicholas Nickleby’de tüberkülozu ölümü incelten bir hastalık olarak tanımlıyordu. Bu sebepledir ki şiddetli tutku ve aşk için ‘hastalıklı aşk’ ve ‘tüketip bitiren aşk’ gibi kavramlar kullanılır ve bunların kökeni tüberkülozun romantikleştirildiği döneme kadar uzanır. Sontag’a göre tüberkülozun romantikleştirilmesi, benliği bir imaj olarak öne çıkaran modern yönelişin ilk örneğidir. Tüberkülozlu görünüş, bir seçkinlik ve asalet belirtisi sayıldığı için çekici de bulunuyordu. Solgun ve güçten kuvvetten kesilmiş görünmek moda haline gelmiş ve tüberkülozlu görünüş bir seçkinlik ve asalet belirtisi sayılmaya başlamıştır.

Sontag sonuç olarak şunu söylüyor: 20.yy’da kadın modası yani ince bir vücuda sahip olma kültü, 18 ve 19.yy’daki tüberkülozun romantikleştirilmesi metaforuyla yakından ilişikilidir. Göz alıcı bir zaafiyeti, üstün bir duyarlılığı simgeleyen bu tüberkülozlu görünüş, zaman geçtikçe kadınların ideal görünüşü haline geldi; oysa 19.yy’ın büyük adamları giderek şişmanlıyorlar, sanayi imparatorlukları kuruyorlar, yüzlerce roman kaleme alıyorlar, savaşlar yapıyorlar ve kıtaları yağmalıyorlardı.

birth pangs

saçma bir toplumda yaşıyoruz çünkü hala bu şeylerin illüzyonu altındayız… bir sonraki şey beni hedefime ulaştıracak… bir sonraki şey beni hedefime ulaştıracak… ve sonunda, umarım yeterince şeye sahip olduğunuzda farkına varacaksınız ki bir sonraki şey sizi hedefinize ulaştırmayacak.

“birth pangs” yani doğum sancıları. eliot rausch’un işi, nowness aracılığıyla elimize ulaşmış. marjinalleştirilmiş toplumlarımdaki adaletsizliği gözümüze vurmak için çalışmış ki kanımca biraz koyaanisqatsi selam çakarak tokatı vuruyor. izleyiniz.

murat beşer – yoldan çıkmış simalar

elinizdeki kitap, “ben yazmazsam hiç kimsenin yazmayacağı şey ne olabilir?” diye kendi kendime sorduğum sorunun yanıtı olarak şekillenmeye başladı. işte ondan sonradır ki, bir günden diğerine ıkına sıkına geçen, özgürlüğüne ölümüne düşkün, bilinçli ya da bilinçsiz boyun eğmeyen, hizaya girmeyen, toplumun kendisine biçtiği karikatür rolü kabul etmeyen portreler düştü aklıma bir bir.

şaşaaya, sınıf atlamaya, paraya pula, kariyere, şana şöhrete yüz değil, sırt çeviren, birçoğumuza anlamsız görünen ancak meşrebimize ehemmiyet verdiğimiz bazı ana yoldan çıkmış ama müziğin izinden milim şaşmamış simaların unutlup gitmesine seyirci kalmaya gönlüm elvermedi. aslında onları siz de tanıyorsunuz, benimki bir tür aracılık.

bir süredir yoğunluk ve tembellik etkisiyle haftalık kitap tanıtımlarımıza ara vermiştik. kendimizi affettirmek için özel bir güzellik ile devam edelim. murat beşer ve yoldan çıkmış simalar var karşımızda. istediğimiz kadar uğraşalım üstte murat beşer’in giriş yazısında tanımladığı kadar güzel tanımlayamayacağımız gerçeği ve bilinci mevcut. dolayısıyla fazla uzatmayalım.

ülkeden, ülke insanlarından ve gündemden olumsuz şeyleri seçme ve oransal olarak düşük olduğu gerçeğini kabul etmek ile birlikte mevcut güzellikleri de görmezden gelme ya da odaklanmama eğiliminde olduğumuz kesin. bir de kıyıda köşede kalmış olanlar var, bizim de göz önüne getirmek için ciddi çaba sarfettiğimiz. murat beşer işte bu güzelliklere odaklanmış, iyi ki böyle bir şey yapmış. aksi takdirde unutulacak bir çok isim belki birilerine ilham verecek noktaya gelmiş. üstüne bir de alternatif müzik tarihi gibi bir mertebeye erişmiş.

yani farkında değilseniz hemen kütüphanenize eklemeniz ve gülümseyerek ve apaçi ayhan, tebeya birol, melodi adnan, laterna bülent, remix ihsan, shades süleyman, eloy hakan, kemal x ve daha nice güzel insanları anarak okumanız dileğiyle.

yoldan çıkmış simalar
murat beşer
iletişim
2016, 279 sayfa

poetry scores – BLIND CAT BLACK

blind cat black. umarım tahmin edebileceğiniz gibi “bakışsız bir kedi kara”. yani ece ayhan. daha önce zafer yalçıpınar’ın güzelliğini paylaşmıştık. şimdi biraz daha uzaklara gidelim. 2006 yılının bir üretimi, murat nemet-nejat aracılık yapmış. chris king ise poetry scores adı altında 28 parçalık bir toplama yapmış. detayları ve ayrıntıları merak edenler poetry score üzerinden devam edebilir. biz size güzellik yapıp, paylaşılan parçaları tek dosyada indirme şansı tanıyoruz. belki sıcaklar bittiğinde yine şiirlerden ilham alan zombi filmine geçeriz. tadını çıkarın.

genç olmanın kahrı üzerine

“Galiba büyüyordum, belki de büyümüştüm. Bir çocuk olmaktan neydi hatırımda kalan? Bazen bunu tuhaf bir ıslaklıkla hatırlatan şeyler var, gözlerimin, burnumun, ellerimin, ayaklarımın yürürken ve koşarken, bir yere oturmuş sallarken altıma toplarkenki halleri ile birikmiş anıları var. Bir zamanlar çocuk olduğumu onu zamanını ve kokusunu biliyorum. Neler duyduğumu hatırlıyorum. Ezilmiş incir ve ısınmış ot kokusu biraz da beklemiş su ve sanki şurdaki ekmeğin yarısı, bunları alıp çocukluğuma gidebilirim ve yerimi hiç şaşırmadan bulabilirim. Bir oyuk gibi duruyordur eminim. Bir büyük afete ve devrilen zamana kadar benim çıktığım oyuk olarak kalacak bunu da biliyorum. Ama genç olmaya ait ne bir yerim, ne bir kokum, ne oyuğum var. Gençlik yoksa bu mu demek, yersiz yurtsuz kokusuz bir oyuğa kıvrılamadan çocukluğun yaz güneşi çekilince çöken sis mi demek? Her şeye böyle bir sis perdesi ile bakıp da ağamamak mı demek? Genç, yaşlı birinin imrendiği bir ilkbahar mı gerçekten de? Kavak yeli mi, söğüt dalı mı, ince taze filiz mi, seyrek ve titrek bir meleyiş mi, ince damlalı geçiveren bir serpinti mi, gülüşü içten ve neşeli mi, acaba ağzı kendinin mi?

Yoksa parlak ama sert bir ayaz gibi donduran bir ışık mı? Yoksa her şey yapabilir sanılırken kendine yönelmiş bir bıçak mı? Genç, güzel parlak bir günde kapkaranlık bir yerde daha saat öğlen onikide lokantacının pek övdüğü kaşar pane ile içkisini içen ve kendini kendine zehir olarak sunan mı? Öğlen üstü olup hava akşama döndüğünde evine varan ve sıkıntı ile yatan gece onda yıllar geçmiş gibi kalkan ve sabaha kadar dört dönen mi? Her şeye rağmen aynada iyi görünen mi? Ayna kalbi bu kadar bilmeyen mi?

Dans edene genç denir mi?
Gülüp eğlenene, o havuza girene?
İştahla oturmuş yiyene, çocuklara gülümseyene?
Ders ve ibret bilene, hikmetli söz dinleyene?
Genç denir mi geceyi sevmeyene,
Sağını solunu oturtup bir temiz dövmeyene?
Genç denir mi gençliğini şiire ve karanlık meyhanelere gömmeyene?
Gömdüğü nedir bilmeyene, gömüp geri dönmeyene, mezarını bilmeyene
Genç denir mi siste yürüyüp kaybolmayana,
Kendini görüp irkilmeyene?
Genç olduğunu bilene
Diriyi bırakıp ölüyü sırtlayıp gelmeyene
Kendi gençliğini vurup öldürmeyene
Genç denir mi?

Gençken ölmeyen ve ömrünün geri kalanını bu ölüyü sürüklemekle geçirmeyen yetişkin olabilir mi?
Gençtim. İstisnasız her gün öldüm.”

-öyle miymiş, şule gürbüz
şarkısı