Menü Kapat

Ay: Haziran 2018 (sayfa 1 / 4)

ANNE VAN DER LINDEN

1959 doğumlu Fransız ressam Anne van der Linden, Paris banliyölerinden biri olan Saint-Denis’te yaşıyor. Edebiyat eğitimi gören sanatçı, desen çalışmalarından sonra yağlı boyaya geçmiş, kısa bir süre soyut işler üretmiş, doksanlardan bu yana ise figüratif tarzını geliştirmiştir. Resimlerinde Alman ekspresyonizminden ortaçağ gravürlerine, Robert Crumb’a, erotik çizgi romanlara kadar uzanan geniş bir yelpazeden etkiler taşır; ilkel içgüdülerimiz ve toplumsal normlar arasındaki ilişkileri, gerilimi ifade etmenin yollarını arayan sanatçının ebebiyatla olan ilişkisi de resimlerinde dile geliyor ve pek tabii eserleri Fransa başta olmak üzere bir çok farklı ülkede sergilenmiş. karanlığa bakmayı tercih edenlere;

Anne van der Linden, born 1959, She is a french painter and drawer who lives in Saint-Denis, suburb of Paris. Brought up In a literary education, she came early to drawing and then to oil painting late. After an abstract period, she developed her figurative style from the 90’s. Her art draws from a vein of German expressionism, middle-age engravings, and the work of American cartoonist Robert Crumb along with others. Her attachment to literature is naturally brought to life through her work.

Her works aim is in searching for expression through the visual arts in finding the interaction between inner wild life and social standardization. Her work has been widely exhibited and published in France and other countries.

Anne van der Linden

MOD 080 – 20180612

“Yarına belge bırak” şimdiki 10 emirlerin en üstlerinde yer alırdı. MOD programlarının her birinin uygulayışındaki zihniyetlerin de tepesinde bu. Zaten Radyo Eksen’in açtığı nacizane alanda programın bu bağlamda efektif olması yani ana misyonunu da gerçekleştirmesi gerekiyor, gerçekleştiriyor.

Yaşadığımız en önemli Haziran aylarından birine ait bu haftaki MOD programında son-yeni kayıtlarıyla ülkeden Sami Baha, Bewitched As Dark, In Hoodies, Kutay Soyocak, taze proje Brek sizleri bekleyenlerden. Öte yandan Tarwater, Anna von Hausswolff, Cheer-Accident ve Audiobooks eserlerine de dikkatinizi çekmek isterim.

İyi dinlemeler

01. Tarwater – Han Er Der Inne
02. Tarwater – Kleenex
03. Sami Baha – Free For All
04. Hedonutopia – Şizolar
05. Brek – Dead Dance
06. Bewitched As Dark – Neon Black
07. Anna von Hausswolff – The Mysterious Vanishing Of Electra
08. Kutay Soyocak – Hiçbir Şey
09. In Hoodies – Coo Coo
10. Cheer-Accident – Lifetime Guarantee
11. Audiobooks – Hot Salt
12. Cabaret Voltaire – Sensoria
13. Tarwater – Theme

Sınırın Bitki Örtüsü

Arjin’e…

Karanfili koklayıp suya bıraktı.
Kokusu yayıldı bahar gelmemiş dağlara.
Ve köşesinden bir darbe aldı
Odanın ortasında bir anıt gibi duran
Ayna.
Yüzün hafızamda bir çocukluk
Fotoğrafı kadar masum.
Yüzün hafızamda, hatıramda…

Sırtını rüzgara yasladığından beri
4 kış geçti Tatvan’da.
4 Kere yumdum gözümü.
Kış çok çetin,
Donma olur mu?
Kardelen ol aç
Munzurlarda,
Nergis ol Zagros’da,
Vicdan taşı, umut taşı Nemrutlara!
Yüzün hafızamda bir çocukluk
Fotoğrafı kadar masum.
Yüzün hafızamda, hatıramda…

Karanfil koklayıp da
Ölümü çağırma gece gece
Çocuk!
Köşe başlarını tutmuş
Akrepler kirpiler.
Nuh’un gemisi su alıyor.
Bir yılan bağırıyor:
Denize düşmeden de sarılabilirim.
Bir karış toprak bulsam
İlk dileğim ölmek.
Kapat gözlerini diyor annem,
Sonra bir dalga düşle gerçeği ayırıyor.
Ve tüm bayraklar yanıyor.
Geriye bir tek alevin rengi,
bir tek kanın rengi,
bir kırmızı çizgi kalıyor.

Sınırlara basma çocuk,
Bahar gelmeden vururlar!
Yüzün hafızamda bir çocukluk
Fotoğrafı kadar masum.
Yüzün hafızamda, hatıramda…

Kafana dik!

Dücane Cündioğlu’na….

Şu somut, soğuk, yırtıcı, kayıtsız, maddi-gerçekçi dünyayı, insan soyunun acınası çıkış-kurtuluş çabaları karşısında atılmış koca bir alaycı kahkaha olarak görüyorsun, biliyorum. Biliyorum çünkü bu kahkahadan ben de gocundum. Zoruma gidiyor. Utanıyorum. Neden yetişemiyorum dünya alaycılığına, neden atamıyorum bu saf-tereddütsüz yıkımın kahkahasını, neden anlamıyorum bir türlü, insan yenmeye gelmemiştir dünyayı, ne de omuzlamaya.

Bilgi türleriyle uğraşıyorsun, görüyorum. Görüyorum çünkü ben de sanıyorum, bilinebilir bir şeyler vardır: Bilinemeyecek olanın, bilinemeyecek oluşu, bilinebilir örneğin. Ve her şey, yazılıp çizilen, konuşulup inşa-ifşa edilen, sanki sınırlarına parmağıyla dokunmak, belki biraz daha ittirmek içindir. Ama daireyi neresinden tutup esnetsen, kalanı daralacak. Sırf kuramsal baksan dahi, neresinden bir baloncuk çıkarsan dairenin, önceki o eski yarıçapın darlığı yanında yalnızdır; dolayısıyla ne bir yere gönderebilir, ne de beslenebilir. O darlık da genişlesin, yetişsin diyelim yenisine. Buyur işte, yeni ve daha büyük yarıçaplı bir daire. Peki neye kıyasla, neye istinaden, neyin yanında? Hem o ‘ne’ nedir? Bilinemeyen.

Çok söz var, çok laf, çok kalabalık. Mesela matematiğin sezgi istemediğini yazmışsın bir yerde. Katılmıyorum. Neye dayanarak? Sezgici matematiğe, kuşkusuz. Bildiğimden mi? Yok. Sezgiden bahseden, sezgiye meyleden matematikçilerin söylediklerinden. Ama karşıtları da var. Belki biraz onlara eğilse insan, ona ikna olacak: Matematikte sezgiye yer olmadığı düşüncesine. Velhasıl, kanaattir her biri, bence, benim bilgi irtifamdan. Peki nasıl olacak? Susarak! Ne?

Kafana dik her ne söylediysen. Ve söylüyorsan da. Söyleme yani kısaca, sözünü iç. Söz içmek denir mesela. İçine almak, içine çekmek, iç etmek, içlemek, içselleştirmek. Dik kafana. Boştur kanaatler. Toplumsal varoluşun şartıdır belki, ama ne uğruna? Eski zaman dervişleri, abdalları ortaçağın, kalenderleri, söz bunca çok, bunca kuru, bunca yaygın ve yavan, bunca ortada, ve ayan beyan olduğu, olabildiği için yetişmiyor, yaşamıyor artık desem, ne diyeceksin? Hakikatle arandaki perde üzerine her ‘reflexion’un, o perdeye kalın, kirli, ağır bir yağ tabakası çektiğini söylesem sonra. Bir adım daha atacağım: Dünyayı, şu madde imparatorluğunu mühendislerin elinden kurtarmaya çalışmak değil, o mühendislere kendi varoluşunu gerekçelendirmek, sebebini izah etmektir meselen. Bir mana numunesi, müzelik bir ‘başka dünya ihtimali’ne indirgenerek korunmak, yaşatılmaktır gayen. Şartlara uyuyor, çeşnilik ediyorsun yani. Madde mühendislerinin manen yanlışlanmakla eğlenmediklerini mi sanıyorsun? Ki zaten yanlışlayan, iştirakçisi değil midir bu dünyanın?

İbrahim Edhem’i menkıbelerden çıkar.
Kafana dik!
Esselamün aleyküm.
Vealeyküm esselam.

Biraz Sanat Az da Ahlat Ağacı

Hiç kimsenin birbirini sevmediği ve sevmek zorunda olmadığı yer: Sanat

Düşüncenizi ayakta tutan şey – ürettiğiniz eserde tatmin olma halidir ve bunu insanlara ulaştırıp beğendirmek kişi için mühimdir. Enteresan olan ise; yazan üzerinden gidersek – eleştirdiği kitleye sattığı kitaptan gurur duyar. O yerdiği insanlar, yazanın şiir/öykü kitabını ya da romanını okudukları ve satın aldıkları zaman yazar/şair belli bir kimliğe bürünür ve bu açıkça gözlemlenir. Bunları, bilmem ne şiir gecelerinde veyahut dangalak dergi toplantılarında görebilirsiniz.

Ahlat Ağacı filminde Doğu Demirkol ile Serkan Keskin’in sahnesinde iki karaktere de hak verip aynı zamanda öfkelendim; çünkü inanıyorum ki romantiklik ve yapış yapış bir isyan komiktir. Kendini farklı diye kabul edip bunu manifesto ile süslemek beni iğrendiriyor; lakin başka bir bakış açısıyla yapanın kendisini haklı gördüğü ve eleştirdiği insanların arasında olmamak istemesi de gayet doğaldır. Sorun ise; duygudaşlık(empati) kurmak zordur ve yapıyorum demek eylemin gerçekleştiği anlamına gelmemektedir.  Bu sahnede bir yazar ile yazar olmak isteyen ve kitabını yazmış; fakat daha basmamış iki kişi sohbet etmektedir. Biri rüştünü kanıtlamış- diğeri kendisini içten içe iyi görmekle beraber karşı tarafla aynı kulvarda olduğunu göstermeye çalışmaktadır – yani egosu ona ben iyiyim ve beni tanımaları gerek diye söylemektedir. Sonra kıdemli yazar burada devreye girer ve bu işin çalışma ile olacağından o kadar da kolay olmadığından bahseder. Çırağımız ise; hayır ben bilgiliyim ve sen riyakâr olmuşsun demek için peşinden ayrılmaz yazarın ve konuşmasını sürdürür. Muhabbet, bir öfke patlamasıyla sonuçlanır ve herkesin yolu ayrılır. Bu öfke – ben seni dinlemek zorunda değildim; fakat dinledim demektir. Aslında olması gereken bu mudur? Hiçbir zaman insandan taraf olmadım – tahammül edemedim ve edemiyorum da – bundan ötürü de herkesi dinlemek bir erdem değil – aksine gereksiz nezaketin sahteliğidir.

Oturduğunuz koltuğu, evi, mahalleyi, arkadaşlarınızı ve içinde bulunduğunuz ortamları düşünün ve kim olduğunuzla ilgili bazı kararlara varın. Hatırladığım kadarıyla büyük para kazanan yazarlar eleştiriliyor – belli ödül veren papyonlu yaş almışlar eleştiriliyor, solculuk satan haksızlığın dibinde yüzen yayıncılar eleştiriliyor. Kimilerinin edebiyat mafyası dediği şey her daim devam ediyor. İsmin meşhurluğuna, instagramda kaç takipçisi olduğuna göre basılan yazılar ve kitaplar – yazdıkları bir yerlerde çıkabilsin diye arkalarından küfrettikleri yazarların kuyrukçuluklarını yapanlar, etik, kural ve sistem kelimelerini dillerinden düşürmeyip – girişimcilik örnekleriyle birilerini dolandıranlar ve bunun gibi daha neler var.  Peki, kendisini sosyal medyada iyi satabilen bohemlerimiz ve bilmediği konularda ahkâm kesme zırvalığı ne olacak? Karşınızdakinin iyi ve güzel diye tabir ettiği şeyin dışında iseniz var olamayacaksınız – o sizin ne kadar satacağınıza karar verdikten sonra saygınlık kazanacaksınız ve bu maalesef değişmesi mümkün gözükmemektedir.

Bir tablonun kimler tarafından alındığı – bir tiyatroda hangi oyuncularla/yönetmenle çalıştığınız ve kitabınızı ya da yazınızı kimin eleştirdiği sizi biri yapacaktır.  Herkese göre o iş öyle yapılmaz; ancak kendini bir şekilde var edebilen o işi o şekilde yapmayan oluyor; ücra bir köşede de kalsa; çünkü içinde bulunduğum bol tırnak içindeki edebiyat çevresi, tiyatro çevresi bana gösterdi ki – bu insanlar ne yapıyorsa onlar gibi tek bir çizgiden yürümeye çalışma, tiyatro böyle yapılmaz deniliyorsa sen bir bak izle, böyle kitap olmaz deniliyorsa sen bir oku – bir bok anlatmamış diye eleştiri yapıyorsa bir tablo için sen bir bak – sana bir şey anlatıyordur belki.

Size bol sanatlı, az riyakâr zamanlar dilerim – bildiğinizi, körü körüne değil; lakin rasyonel bir süzgeçten geçirerek yapmaktan vazgeçmeyin ve kimseyi sevmek zorunda ve kimseye kendinizi sevdirmek zorunda hissettirmeyin.

“Olan olmuştur, olacak da olmuştur, olacak bir şey yoktur”

“Yalnız üstün gelmiş şeylere saldırırım, gerekirse üstün gelmelerini beklerim. İkincisi: Hiçbir bağlaşık bulmayacağım, tek başıma kalacağım ve yalnız kendi adımı tehlikeye atacağım şeylere saldırırım… (…) Üçüncüsü: Kişilere saldırmam hiç; onları genel, ama usul usul yayılan ve yakalanması güç bir tehlike durumunu görünür kılmak için bir büyüteç gibi kullanırım.” Ecce Homo, Friedrich Nietzche. Çev. Can Alkor, YKY

“O (Şeyh İsmail Maşuki/Oğlan Şeyh, bn.) dedi ki : Ey bana nasihat verenler! Doğru söylüyorsunuz; iyi ama benim dinim sizin öğütünüzden daha üstün ve daha müthiş. Ben bu Dünyaya doymuş bir insanım. Canımdan bıktım. Aşk nedir tanınmadı. Beni öldürülmekle korkutmayın. Boş bir tehdittir bu. Ben kendi kanıma susamış bir kimseyim. Aşıklar her zamançin ölüme hazırdırlar. Aşıkların ölümü’bir çeşit değildir. Onların bir değil iki yüz canı vardır. Her an onu fedaya hazırdırlar ve feda ederler de. Ben hayatı tattım ve denedim. Biraz da ölümü tadayım ve ·tecrübe edeyim; ne çıkar bundan? Dünyada kim kalacak ki ben kalayım? Beni öldürün, öldürün beni. Benim katlimde hayat vardır.Ölüm tatlı şeydir, kafes kırılınca kuş uçar. Ben aşıkım, ölüme susamışım. Nöbetim geldi mi gonk vurur.” Gönül Meyveleri, Sarı Abdullah Efendi. Çev. Yakup Kenan Necefzade, Neşriyat Yurdu

Her şey söylenmiş. Her yol yürünmüş. Her dağ çıkılmış. Her su yüzülmüş. Hazır yani halbuki her şey; dünya niye yok olmadı hala?
Ne işim var bu yeryüzünde benim? Günler. Ve geceler. Ve geceler. Ve günler. Ölüm. Zulüm. Açlık. İşkence. Haz. Coşku. Doyum. Neşe. Neden bitmiyor?
Bırakmış. Aramıyor kendini. Korkusu da kabulü, umudu da. ‘Yabancılaşma’ büyük palavra. Zaten yabandı bütün dünya. Yerlileşmek istemişti sadece biraz, olmadı o da.
Eleştiri bitirdi onu. Olan bitenin başka türlü de olup bitebileceği ümidi. ‘Bu böyle olsun, şu şöyle olsun’dan kurtulmadıysan şeyhe muhtaçsın’ diyen Ahmed Amiş, sen bunu söylemekle şeyhe muhtaç düşmedin mi?
Güneşin battığı yerden dışarı sızan kanı içti. Savaşa iştahı tümden kapandı. Bilen susar. Seven düşer. Yeter kelimeler. İki yeter. Üç fazladır. Fazlası ifrat. İfratsa günah.
Kuşlar ne düşünüyor? Askıdaki çamaşırlar? Toprağın çatlamış yüzü? Su kokusu. Dövülen köpek yavruları. Şartlı sevenler. Dünyasızlık özlemi.
Herkes benim dediğime gelse ne olurdu? Hangi tatmin, hangi doyum o an utandırmadı beni kendimden? Neden cezası yok, bir ağrıyı savmak istemenin göğsünden? Tutunamıyorum, madde dökülüyor. Toparla kendini dünya! Ve öldür beni!
Özlemiyorum hiçbir şeyi. Belki biraz şarap. Yar dudağından ama. Günbatımından öpüyorum dünyayı. Ne lezzet, ne lezzet! Hak nefestir, nefes Hak. İntihar şeklini bunu bilerek seç.
Durmuyor rüzgar. Uzaklardan gelen ıslık sesleri. Bir şiir oku bana, ki canım gelsin çay demleyeyim. Yalan bu dünya anne. Kim tembihledi ki sana da bana söylemedin? Yalandır dünya. Güneş etrafında dönmesi benim eksikliğim.
Kaybedilmiştir yaşam. Daha ilk günden kaybedilmişti. Hatta hiç başlamamıştı bile zaten mücadelesi. Hüküm, hakimi dahi öncelemişti. Ahmed Amiş Efendi söylesin gene, ‘Olan olmuştur. Olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.’

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.