Menü Kapat

Ay: Mart 2018 (sayfa 1 / 5)

Push

Fog Lake tarafından. Ses, derinden ve anlaşılmaz gibiyken değişik bir huzur hissettirmeye başlıyor. Dalgalı bir tempo ile bizi kovalayanlar pes etmiyor, şimdilik edecek gibi de gözükmüyor. Pes etmedikçe müzik de ruhu iyileştirip yeni bir hamleye hazır hissettiriyor.  Bu hamlelere eşlik edebileceği açıkça duyulabilir güzellikte. Youtube‘da ve Spotify‘da, dilerseniz aşağıda ve burada.

Minerva’nın Baykuşu’nun Prozac Bağımlılığı

Hayatta hiçbir şey tamamlanmaz zira hayatın akışını bir doğru şeklinde görmek yanılsamadır- hayatta kalabilmek adına üretilmiş bir yanılsama. Anın içinde kalabilmek, şeyleri kendi için bir nesne şeklinde, bağımsız bir halde görebilmek için mutlaka belli bir yanılsama perdesi çekilmelidir. Anın içinde, gerçekliğin yaşandığını ilan eden bir yanılsama.

Doğum anındaki tamlıktan kopuş, eksikliğin varlığa girişi ve arzunun, bu eksikliğin yerini doldurmak adına peşinden koştuğumuz arzunun asla ele geçirilemeyecek bir yanılsama olduğu gerçeği, sürekli gözümüzün önündedir. Burada Lacanyan bir söylem ile şunu diyoruz:
“Evet, bunu çok iyi biliyorum ama…” Yanılsama, yanlış-tanıma bilme kısmında değildir, hepimiz aslında ne olduğundan haberdarızdır, eksiklikten, arzu nesnesinin kaçışından ve aslında gerçek olmayışından, asıl yanılsama devreye eylem kısmında dahil olur, “Nevrotik iç sıkıntılarımın bana içkin olduğundan gayet haberim var ama yine de onları geçirmeye, sanki bir çözümleri varmış gibi arayış içinde olmaya devam edeceğim.” Bu nedenle, eksikliğe Baudrillardcı mânâda kusursuz bir cinayet diyebiliriz, bir cinayet olduğu belli lâkin fail asla bulunamayacak.

Cioran Tarih ve Ütopya’sında diyor ki: “Yolum hangi büyük şehre düşse, orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın, bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum(…) Aslında birbirilerinden nefret etmekte ama nefretlerinin bile hakkını verememektedirler. Bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır, istikrarını teminat altına alır.”

Sosyal anlamda yanılsamanın, eylemin yanılgı içinde olmasının yararı budur. “Ülkemdekilerin çoğunun vasıfsız ve ilerleme için engel teşkil ettiklerini biliyorum ama…” İşte burada Cioran’ın vasatlık olarak dile getirdiği bilinçdışı yanılsama, birbirimizi öldürmememizi garanti altına alır, bir anlamda medeniyeti kuran ve sürdüren temeldir. Bu bilinçdışı yanılsama perdesinin bir anlığına ortadan kalkması ise ancak ve ancak tekerrür ile gerçekleşebilir, bir olayın asıl anlamı ancak onun tekerrürü ile anlaşılabilir, lâkin bu bilgi de gizli kalmalıdır. Rosa Luxemburg’un İşçi Devrimi hakkında belirttiği gibi: “Başarısız devrim denemeleri aslında işçi sınıfını doğru şekilde devrim için eğitmektedir.” ama işçi sınıfı bunu bilmemelidir zira bu revizyonizme götürecek yoldur.

Bireysel alana geri dönersek, “Hayat ölümden daha fazla korku uyandırıyor, asıl bilinmeyen hayatın ta kendisidir.” derken elbette kişinin bireysel geçmişinin anlamının bilinmezliğinden bahsetmiyor Cioran, şimdiki zaman ve gelecek zamanın bilinmezliğinden bahsediyor yani doğrusal zaman yanılsamasının getirilerinden. Hegel’in bahsettiği Minerva’nın baykuşu örneğinden yola çıkarsak, geçmişin manası ancak tamamen yaşanıp bittikten sonra anlaşılabilir, yani tekrar-düşünme, tekrar geriye bakış gereklidir geçmişi anlamlandırmak için. Kendi kendimizle çelişmemek için de geçmişi değiştiririz, geçmişle aramıza bir yanılsama perdesi koyarız ki iç huzursuzluğumuz ve kişisel değişimlerimiz bizi kendi ikiyüzlülüğümüzle karşı karşıya getirmesin. Belleğin geçmişi tekrar yaratımı, hepimizin delirmemesi için gereklidir.
Yanılsama, tüm tarihin antidepresanıdır.

kıyı bucak

Cemal Süreya – Biliyor musun, ilkokulda ben adımdan, soyadımdan, okulumdan, mahallemizin adından, sokağımızın adından utanırdım. Düşün: Adım Cemalettin, soyadım Seber (ki anlamı yok, herkes yanlış anlıyor); Pürtelaş Mahallesi’nde oturuyoruz, sokağımızın adı da: Tavukuçmaz … Okulum da ahşap bir yapı; A, B, C, diye şubeleri olmayan çok küçük bir okul. Pürtelaş’ın anlamını da bilmiyordum. Yıllar sonra anladım gerçeği: O adlar (benim kendi adım dışında) ne güzel adlarmış! Ben o sıralar 8-10 yaşlarındaydım. Ama beş on yıl önce kocaman kocaman adamlar Tavukuçmaz gibi son derece ince bir sokak adını değiştirdiler. Şimdi Akyol Sokak, o sokağın adı. Şeyi de değiştirdiler. Sormagir Sokağı’nın adını. Bilmem ne efendi sokağı yaptılar.

Ece Ayhan – Değiştirirler, değiştirirler! En ufak bir yapısal değişime gidilmediği içindir herhalde; hem de bin yıldır. Ben şimdi eski Sormagir’de oturuyorum. Semtlerin adı bile değiştirildi, galiba artık Denizabdal da yok.

Cemal Süreya – Kış günlerinde Kazancı Yokuşu’ndan aşağı bir iskemleyi kızak yaparak indiğimi anımsıyorum. Fındıklı Durağı’nın oraları odun depolarıyla kaplıydı. Aralarından geçip denize yaklaşamazdın. Dolmabahçe Camii’nin yanındaki denizden ayrılmış havuzda suya girerdik. Fındıklı, Cihangir, Kabataş’ın set üstü baştan başa ahşap. Ben namaz kılıyorum. İki kez de Cihangir Camii’nin minaresinde ezan okudum. Müezzin ödülü olarak.

Ece Ayhan – Ben birşey ekleyeceğim: Dolmabahçe Camii’nin yanındaki havuz değildi, cumhurbaşkanlığı deniz motoru Acar’ın bulunduğu bir korunaktı; ben yüzmeyi 1944 ya da 1945 yazında orada derin yerde öğrendim, önce ‘sivil’ giriyorduk. Taksim’de Sakızağacı’nda oturuyoruz. Evet, insanın herhangi bir ‘iş’e kendi özel tarihinden girmesi bence iyidir.

Cemal Süreya – Ama her zaman mı?

Ece Ayhan – Cumhuriyet’te özellikle (1953 gibi) 1955’ten bu yana (Keldani, Süryani … kemiklerinin bekçisi onlar ayrı – “Ben kemiklerin bekçisiyim!” diyordur bir Rum-Ortodoks patriği) süsüne kaçılmış olsun olmasın bütün Anadolu; aşiretleriyle mezralarıyla, Zap Suyu’yla, cinleriyle bunun karıştırmalarıyla töreleriyle, Siirt’teki ünlü Tilo köyüyle, Fırat’ın en kalın kollarından biri olan alabalıklı Tohma Çayı’yla … akın akın İstanbul’a, bir çağlayan gibi boşalır, boşalıyor.

Herhalde ve yalnız, 41 insan-yılı Dolmabahçe önlerinde denizle hiç kıpırdamadan yatan Missouri’yi görmek için değil ama! Evet, geçmişte ve serüvende her birşeyin bir başlangıcı ya da başlaması vardır: Missouri’nin Amerika’dan getirildiği 1946 tarihi (iktisatçı Keynes de ölmüştür) bizler için bir bakıma bir ‘milat’ (Amerika) sayılabilir, sayılmalıdır da. (Nasıl ki 1914 Osmanlısında [önce Göben, sonra da] Yavuz Zırhlısı eskiden bir başka ‘milat’ [Almanya] sayılmışsa.)

Cemal Süreya – Almanlarda ürkünçlükle trajik duygu her zaman iç içedir. Bunu da en çok mimari biçimiyle dışa vurur bu ulus. Korkunçtur evlerinin çatıları Almanların. Almanı, Nietzsche’den, Rilke’den daha iyi anlatırlar. Londra’da ise çatılardan kanguru akar.

Ece Ayhan – Ee, ne olsa Freud (1939) Londra’da ölmüştür. Bile isteye uzatıyorum, uzatırım da. Missouri zırhlısı Türkiye’yi özellikle Şiir’i (Dağlarca’nın tarih düşürmüş ünlü bir Missouri şiiri vardır) ve Resim’i (Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun da Missouri resmi) tam da ortadan ikiye bölmüştür! Ama zaten (Cumhuriyet tarihinde hem ‘sıkı’ hem ‘uç’ önemli ve aşağı yukarı ‘ilk sivil bir düşünür’ olarak İdris Küçükömer’in ya da ondan aktararak iktisatçı Sencer Divitçioğlu’nun kullanışıyla) ‘battal bir süreç’ içinde (eskiden ‘Bektaşi’ olan, şimdi ise ‘Laik’) ‘dar kalabalıklar’ ile taşradaki ‘İbrahim toplumu’ ayrı köşelerinde kendi yaşamları sürüp gidiyordur.

İktisadın da (yok yok yalnız iktisadın değil her türlü kültürün de) Altın Ölçüt ·kesin bir kuralı vardır: ‘Bir kentte toplanma’ (‘temerküz’)! Düşünün ki devletçi ve faşist Mussolini bile İtalyan taşrasından kentlere (tabii giderek büyük kentlere) göçü engelleyememiştir!

Cemal Süreya – 27 Mayıs’tan hemen sonra çıkan Ülke dergisinin yazarları olarak Eskişehir dolaylarında bir geziye çıkmıştık. Muzaffer Erdost, Fakir Baykurt, Süleyman Ege ve ben. Bir iki kişi daha vardı galiba. Bir Alevi köyünü, bir de Tatar köyünü ziyaret ettik. Tatar köyündeki evlerin içi nasıl güzel! Renk renk, tüller, kilimler, ibrişimler, bir arı peteği sanki. Alevi köyündeki evlerde ise yüksek tavan, boşluk hakim: Öyle bir yerde tek bir kadın vardı ve önündeki teknede hamur yoğuruyordu. Ozanmış. Adı: Döne Sultan. Şiirler okudu bize. Evde hemen hiç eşya yok. Bu iki evdeki çelişik durum beni çok etkiledi. O boşluk (duvarlarda badana edilmemişti) Alevi’nin ruhsal durumunu çok iyi anlatıyordu. Göçebeydi ya da göç zorunda kalabilirlerdi her an. (O yüzden) Maddi hayat koşuluna önem vermiyordu.

Ece Ayhan – İncir ağaçları benim için tarih demektir. Hele yıkıntılarımızdaki incir ağaçları hiç unutulmamalıdır derim. (Bence Cumhuriyet şiir ve düşünce tarihinde ve İkinci Yeni akımda 1962’ye, 1968 de olabilir-, vazgeçilmez ve önemli bir yeri bulunan -zaten her zaman üç, bilemedin dört yer vardır!-şair Sezai Karakoç’a göre keçiler de İncil seslidir.) Olof Palme İsveç’te öldürüldükten birkaç saat sonra Londra’da bilinmeyen biri bir haber ajansına telefon etmiştir: Tarihe bakarsanız anlarsınız!” İnsanlar söylencelere karışmış çok eski haklarını bile arıyorlar, ararlar, hem neden aramasınlar? Bunun gibi.

İnsanlarımız da, yeniyetmelerimiz de artık Anadolu’da tutulamıyor!

Geliyoruz 1940’a:

Ünlü Milli Korunma Kanunu (ve bu arada eş anlayış çerçevesi içersinde Köy Enstitüleri Kanunu da -zamanın Milli’ Eğitim Bakanı kendi ‘ikizleri’nin fotoğrafını okul kitaplarında yayımlatır) Ankara’da yürürlüğe sokulmuştur. Paris düşmüş, Troçki Meksika’da kazmayla öldürülmüş ve yapılan nüfus sayımına göre de Türkiye 17 milyonu bulmuştur.

Cemal Süreya – Ankara’da Baraj’ın biraz ilerisindeki Solfasol köyünde bir dere vardır; sögüt ağaçlarının arasından bir melodi gibi akar. Daha doğrusu bazı notaları sürükleyerek akar; re-re-mi – (Nazilli’de de, kahvelerde ne isterseniz yanında mutlaka bir bardak su getirirler. Bir bardak su isteseniz, yine yanında bir bardak su .. ) Nerede kalmıştık?

Ece Ayhan – Dağlarca’nın o günlerin toplumsal ‘muvazzaf konumuyla ‘uyaklı’ Çocuk ve Allah’ı çıkmıştır.

(İleride ‘marjinal bir insan’ olacak) Cahide Sonku, Muhsin Ertuğrul ile Şehvet Kurbanı filmini çevirmiştir.

(Yine ileride benim yeniyetmeliğim açısından önemli olacak) Disney’in Fantasia’sı çekilmiştir. (Ayzenştayn’ın Şimal Hücum Taburu -Aleksandr Nevski- ise 1938’de çevrilmiştir.)

Nazım Hikmet ‘içerde’dir ve ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaktadır.

Yani kısacası Sivillikler, Aykırı Dallıklar (belirtileri dahi) ortaya çıkmamıştır daha.

Biz de; 1940 kasımında birgün baba Behzat, anne Ayşe, abla İffet ve ben 9 yaşında kısa pantollu bir çocuk olarak Çanakkale’den (ön kapıdan girilmeyen İstiklal İlkokulu’nu, o zaman her şeye yukardan bakan üç katlı Saat Kulesini, kömür çuvalları taşıyan ayakkabısız kahverengi develeri, o develerin uzun kirpiklerini, İngiliz Bahçesini, Şeyh Ahmet’in Oğlu, filmini, çelmeli kaçmalı deve güreşlerini, Sarıçay’ın üstündeki tahta köprüyü, perdeleri bile bulunmayan bomboş bir evi, bir (ve her) ‘vurulan’ türküde adı geçen Aynalı Çarşıyı, ‘sarışın’ höşmerimleri, okul kapısında yaşlı bir kadının sattığı üvezleri, suyu döküldükçe kuş gibi öten küçük testileri, karantina rengini, çatanaları … ve de Hastane Bayırını çok seviyordum) vapurla (belki ‘üstten mahmuzlu’ Antalya vapuru olabilir, neredeyse kaptan köşküne, bacasına kadar siyaha boyalıydı) güverte yolcusu olarak ama ambarda ince cacalalarla, 1916’da Gelibolu ‘yarımada’sından (Datça da bir ‘yarımada’dır, ‘Kherkonessos’) kaçan İngilizlerden kalma ve 1978’e kadar, gittiğimiz her yere, görünmeyen bir köpeğimiz gibi, taşıdığımız açılır kapanır hafif bir masayla -orta ikiden başlayarak işte şiirleri bu masada kurdum-, çiçeklerle ( camgüzeli ve ıtır), sepet içinde bir kediyle birdenbire kalktık, Demirkapı’daki bir asker-sivil terzisinin mıknatıslı bir çelik, makasla yere düşen toplu iğneleri toplaması gibi, bir ‘toplanma’ (ya da bir (toparlanma’) gereği lstanbul’a. – Gerçeküstücüierin düzenlediği bir haritaya baka dünyanın iki başkentinden biri olan (öbürü Paris) İstanbul!-, işte Cankurtaran’a geldik.

Cemal Süreya – Cankurtaran’dan 3-4 istasyon sonra Kocamustafapaşa var. Kocamustafapaşa dolaylarında bir durak vardı: Merhaba durağı. Kumbaracı Yokuşu’nun bir adı da İtalyan Yokuşu. Selçuk Baran orada oturur. Çeşmenin yanında.

Ece Ayhan – Ece Ovası, annemin köyü Yalova, Ece Baba; Akbaş’daki Hero’nun kalesi, bugün Tekke; Dağ Baba, Boğalı (Bigalı) köyü, Anafartalar, Ece Limanı, Sarıkız yamaçları, Kilya küçük körfezi, Maydos (Eceabat), Bolayır, babamın kasabası Gelibolu’daki denizfenerli Hamzakoy, Evreşe yolları; anneannem Hesna, teyzem Zakire; annemin ve ablamın arkadaşları Unzile, Baise … artık geride kalmıştır.

Cemal Süreya – Evreşe türküsünü bilirsin. Tek türküsüyle var olan o (köyü) şiirime sokmuştum. Evreşe’nin de adını değiştirmişler, Kadıköy yapmışlar.

Ece Ayhan – Ekliyorum; Denizabdal bir deniz evliyasıydı. Ne garip hep kara evliyaları olacak değil ya?

(…..)

Şehir dergisi – 1987

MOD 068 – 20180320

Radyo Eksen’de haftanın MOD programı ağırlıklı olarak electronica, synth-pop ve darkwave sularında seyretti, bununla beraber akışta sizleri yine ağırlıklı olarak ülkeden ana akım dışı taze kayıtların beklediğini söyleyebilirim.

Türsel bazda bu kez fazla çeşitleme yapmamam çok da memnun edebilir az da memnun edebilir dinleyicilerimi, ancak zaten sonuçta programın adı da MOD ve akış bu hafta şöyle:

  1. Tarwater – Unseen In The Disco
  2. Tarwater – The People
  3. Essaie Pas – Complet Brouillé
  4. Lou Rebecca – Tonight
  5. Dyrghé – Truthsayer
  6. Nova Norda – Dinozorlar
  7. In Hoodies – No Tabula Rasa
  8. Groupie & Star – Very Disco
  9. Groupie & Star – Boyfriend
  10. Kitschcraft – Pagan Truth
  11. Joel Knox – Dunya Hali
  12. Supereich – Darkly Visits
  13. Supereich – Nitestalker
  14. Liars – Perfume Tear

hannah arendt – siyasette yalan

Siyasi emellere ulaşmak için meşru araçlar olarak kullanılan gizlilik ve kandırma, yani kasıtlı sahtekârlık ve açık yalan, yazılı tarihin en başından itibaren yaşamımızda olmuştur. (Diplomasi dilinde  “tedbir” adı verilen gizlilik, aynı zamanda arcana imperii, yani devlet sırları olarak da ifade edilir.) Doğruculuk hiçbir zaman siyasi erdemler arasında sayılmamış, yalanlarsa her zaman siyasi meselelerde kullanımı savunulabilir araçlar olarak görülmüştür. Bu konular hakkında düşünen herkes, meselenin felsefi ve siyasi düşünce geleneğimizde ne denli az yer tuttuğuna şaşırabilir, halbuki bu konular,  hem eylem dediğimiz şeyin doğasını hem de düşünce ve sözü kullanarak her türlü olguyu inkâr edebilme becerimizin doğasını anlamak bakımından hayli önemlidir. Bu aktif ve agresif inkâr becerisi, pasif olarak açık olduğumuz hata ve yanılsamalardan, belleğimizin çarpıtmalarından, duyusal ve zihinsel işlevlerimizin eksikliklerine atfedilebilecek diğer her şeyden açıkça farklıdır.

yazara gelmeden başlığa odaklandığınızda ee zaten bu bizim en iyi bildiğimiz şey diyeceksiniz. çağ biraz fiyakalı isim verme çağı. “post-truth” diye adlandırılan bir dönemdeyiz. politik gerçeklik yani politik yalan diyebiliriz. ülkemizde yalan söylenmeyen gün olmadığını biliyoruz. hem de yalan söyleyenler kendini o kadar inandırmışlar ki her durumda üste çıkmayı başarabiliyorlar. özellikle rakamlarla oynama konusundaki başarıyı eminim diğer ülke siyasileri kıskanıyordur. daha geçenlerde 16 yılda 4 milyar 39 milyon fidan dikildiğini açıkladı bir şahıs, inanmayan saysın dedi. kimse nerede bu fidanlar demedi. bu rakama ulaşmak için her gün kesintisiz 691 bin 609 fidan dikilmesi gerektiğini kimse sorgulamadı ama ilgili şahıs hala inanmayanlar gitsin saysın dedi.

hannah arendt, geçen yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden olduğunu biliyorsunuz. siyaset bilimci, 18 kitabı, sayısız makalesi ve özellikle totaliter rejimler üzerine çalışmaları oldukça önemli. siyasette yalan adlı çalışması ise 1971’de pentagon belgeleri’nin ifşa edilmesinden sonra yazılmış. amerikan hükümeti ve politikaları üzerinden günümüzde yaşananların çok da çağa özel olmadığını hatırlatırken, baskılara boyun eğmeden mücadele eden insanların önemini de unutturmuyor.

bütün bu sansüre ve çabalara rağmen gerçeği paylaşmaktan çekinmeyen o güzel insanlarla okuyalım.

siyasette yalan
hannah arendt
türkçesi: imge oranlı, berfu şeker
Sel Yayıncılık
2018, 99 sayfa
ISBN: 978-975-570-920-8

Toplumsuz Gerçekçiliğin Terki – Bir Bırakış Denemesi

Kim bilir hangi bedende gezmede Bulut’a…

Özgürlüğün bir sistem meselesi olmasa da, yani sistemli-sistemsel bir uğraşın amacına, bir hesap pusulası kalemine indirgenemeyecek bir yerde dursa da, gene de iki asli, kadim kavramla devamlı bir temas içinde olduğu söylenebilir: kurtuluş ve barış. Bunları çizgisel bir sıraya koymak, birini diğerinin nedeni yahut sonucu olarak sabitlemek, kavramları yukarıda sözü geçen sistemli-sistemsel uğraşa, hesap çizelgelerine sıkıştırıp sakatlamak olurdu. Ama tersine, öyle ki tanımlanırken kullanılan ölçüleri bile aşıp geçme, genleşme, bir mecazla, kendi rüzgarına binme temayülü vardır bu kelimelerde. Örneğin kurtuluş, tanımına indirgendiği bir cümleden kurtulmak anlamını da içerip aşar hemen. Yine de denemeli.

Özcü anlayış, karşı-biçimci oluşuyla malul, ve hatta bu biçim karşıtlığında mahkumdur. Biçimden kaçınma, ona rastladığı her yerde sözünü-silahını kuşanıp siper alma yönlü bir sükekli teyakuz hali, duyarlık ve dikkatini rehin almış, dolayısıyla olanbiteni görüşünü ve duyuşunu ketlemiş, duyusuna boyunduruk vurmuş demektir. Daimi ve takıntılı bir değilleme, taşın taş olmak dışında olabileceği şeyler aleminde gezemez, taşın taş olmaksızlığında zincirlidir o. Dolayısıyla taşta (esasında) kendi taşından başka bir şey görmeyen o sistemli-sistemsel uğraşın, o çizgisel-hesaplı gerçekliğin, velhasıl, biçimcinin eylemlerinin, tanım ve tariflerinin, topyekun iradesinin tepkisel kutbunda, bir tür kuyruk durumunda mahsurdur. Çünkü özcü, taşın taş olmayışında değil, taşın biçimcinin taşı olmayışında diretir, ki bu da önce biçimcinin bir fiilini veya tarifinin gerektirir.

Benzer sorunları her türlü ikilir için sayıp açabiliriz; öz-biçim yerine madde-mana, usul-esas, iç-dış da getirsek, temelde ikici, zıtçı, kutupçu düşünmenin sorunlarını sayıyor olacağız. Bizi buna dil zorluyor. Varlığı da, zamanı da dilden çıkarsarken çoktan ikiciliğin, dolayısıyla sistemin, hesabın, ‘mevcut’ veya ‘somut’ öntakılarıyla güya apaçıklığın, oysa yalnız kalabalıkların kabulüyle meşrulaştırılıp dayatılan bir gerçekliğin tuzağına çekilmiş oluyoruz. Öyle görünüyor ki kurtuluş, nihai olarak, yaşamın kendsinden bir an evvel değilse şayet, kesinlikle dilin bu kullanımından kurtuluş anlamına geliyordur. Bu yönüyle de o, dilinde bir şiirle çıkagelendir. Düşünmenin yeniden düşünülebileceği, bakışın yeniden bakış, duyunun yeniden duyu, dikkatin yeniden dikkat kılınabileceği bir dünya olarak şiir. Konuşmaya hırsını, hevesini, hevasını gösterecek, onu nefsinde, şiddetinde, hesabında-kitabında gösterip faş edecek olan şiir.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.