Menü Kapat

Ay: Kasım 2017 (sayfa 1 / 4)

Kusursuz Ses: NOBU=WATARU KASAHARA

Gerçeklik dediğimiz, kusurlu bir fanteziler zincirinden başka nedir ki!

Nobu=Wataru Kashahara, Japon asıllı bir deneysel müzisyen ve eğer dokuz yüz sayfalık bir kitap yazmış olsaydı, eminim sayfa sayfa okurdum ve her cümlesinden ayrı bir t-shirt yapardım; hiç olmadı Magic 8-Ball için çeşitli cevaplara dönüştürürdüm.
Soru: Bilmem kim beni aldatıyor mu? Cevap: Ben sadece bir katalizörüm. Bütün saplantılar zaten uzayda mevcuttur.
Soru: Hangi mesleğe geçiş yapmalıyım? Cevap: Hayvan cesetleri ve çer çöp toplamak.

Yakışıklı biri olduğunu tahmin ediyorum, çünkü onu fotoğraflarda görmek kolay değil, bütün yakışıklı erkekler gibi o da kendini gizliyor Jared Leto gibi, değil mi? Ayrıca, bana yaptığı şeylerden nefret ettiğini de belirtti. İşte bu, tam da kimin tutkulu bir hayalperest olduğuna dair net bir işaret: Hayal güçlerinin ön gördüğü büyük idealleri gerçekleştiremeyişleri ve yetersizlik hissi, zamanla bastırılmış öfke ve zorlanmaya sebep olur.

Üstteki girişi kaleme aldıktan kısa bir süre sonra, Nobu fikrinin değiştiğini ve ‘nefret’e yönelik ifadesini değiştirmem için bana tekrardan yazdı:
“I am not to dislike drone/ harsh noise— I do not like ‘stylized’ easy drone/ harsh noise made for meditation or paralysis. A lot of they are! I want to pursue pure feeling of quality and movement of sound.”
“Drone/ Harsh’ı seviyorum fakat sırf meditasyon veya kendinden geçmek için stilize edilmiş, basit drone/ harsh’ı sevmiyorum. Bunlardan çok var! Ben, Ses’in kaliteli ve saf hareketlerini izlemekten zevk alıyorum.”

Nobu’nun neye benzediğini bilmediğim gibi, haftalar boyu ekstra sorular yöneltmeme rağmen adamın ne düşündüğü veya ne yaptığını da hala tam olarak anlayamamıştım. Dokuz ömür yetecek kadar deneysel müzik dinlemiş biri olarak ne yaptığı da açıkçası pek umurumda değildi fakat düşünceleri gerçekten ilginçti.

Vice: Size nasıl hitap etmemi tercih edersiniz? Nobu, Wataru veya Kasahara?

NOBU KASAHARA: Nobu Kasahara veya Wataru Kasahara/ Nov Embudagonn, Embudagonn108. Bu kelimeyi tuhaf bir imla ile yazıyorum, gizli bir isim.

Devam

İşe Yarar Bir Şey

Başak Köklükaya, Öykü Karayel ve Yiğit Özşener’in başrollerini paylaştığı Pelin Esmer’in ve Barış Bıçakçı’nın senaryosunu yazdığı ve Pelin Esmer’in yönetmenliğini yaptığı ‘’İşe Yarar Bir Şey’’ filmi bizi uzun ve sessiz bir yolculuğa çıkartıyor.

Hikaye, Leyla’nın sesiyle bir tren garında başlıyor. 42 yaşında olan Leyla kendi içindeki sorgulamalarıyla ve rahat tavrıyla karşımızda ve 25 yıl sonraki bir mezuniyet yemeğine gitmekte tesadüfen bu yolculukta karşısına Canan çıkıyor ya da o Canan’ın karşısına çıkan bir yol arkadaşı oluyor. Aslında Leyla bunun olacağını tren garındaki o kısa bank sohbetinde seziyor. Hikaye bizi trenin tıngır mıngır bir ritmi içinde kendine çekmeye burada başlıyor.

Leyla’nın yataklı vagonu tercih etmesi; fakat bir yandan da vaktini yemekli vagonda geçirmek istemesi onun bir yandan gizlenmeye çalıştığını; ancak yok olmak istemediğinin izlenimi vermekte, var-oluşun ve yaşamanın çaresi olarak şiir yazmayı seçen Leyla bir süre avukatlık yaptıktan sonra kendini görünen bir gizli köşeye sıkıştırıyor farkında olmadan.

Canan ise; iyilik ve kötülük arasında bize sorular sorduran genç hemşiremiz. Kendisinden rica edilen bir iyiliği yapmaya gidiyor kendi tabiriyle. Bu iyilik, boyundan aşağı felç olan bir adamın artık daha fazla yaşamak istememesi ve kendisini öldüremediği için başkasının elinden ölmek istemesi. Canan, tedirgin ve bir yandan da bunun kendisine sağlayacağı maddi yararı düşünmekte içten içe. Bizler izleyici olarak onun masum haline üzülürken bir yandan da bunun teknik olarak bir cinayet olduğunu bilmekteyiz; fakat başkası sizden kendisini öldürmesini isterse bunun anlamadı nedir? Bu garip yolculuğunda farkında olmadan bir misafir edinir Canan ve Leyla dahil olur. İşler burada bizim için garip bir hal alır. Leyla neden yardım etmek istemektedir?

Yiğit Özşener, Yavuz karakteriyle yatalak olan orta yaşlarda bir mühendis, kendi celladını beklerken içeri giren Leyla’yı görünce şaşırıyor; çünkü gelmesini beklediği kişi bir hemşireyken şiir kitaplarını severek okuduğu ve ezbere bildiği şiiriyle Leyla beliriyor yatağının başucunda ve işte burada başlayan sohbet hiç bitmesin istiyorsunuz. Hayat nedir? Yaşamak ve ölmek, mücadele etmenin anlamı ya da anlamsızlığı ve şiirin yaşama etkisi gibi ana başlıkların olduğu bu sahneler sizde hüzünlü, komik, depresif ve bir diğer deyişle karanlık -karmaşık bir etki bırakıyor.

Filmin benim için gizli bir kahramanı olan karga ise; tam bir sorgu meselesidir; çünkü istasyon istasyon giden bir adam duvarlara karga resmini çizmekte. Bunun benim için anlamı her şeyi hatırlıyor olmak, iyiliği ve kötülüğü hiçbir zaman unutmamak, dışlanmışlık ve biraz çirkin biraz da huysuz bir yapıya sahip olmayı çağrıştırıyor.

Ayrıca eklemek istediğim önemli meselelerden biri, pencere camlarındaki yansımalara dikkat çekmektir. Öyle bir an geliyor ki siz de dalıyorsunuz Leyla’nın görüntüsünde ya da bir trenin içinde; çünkü gariptir ki gerçek olan ancak sadece karanlıktan geçerken görebildiğiniz yansımanız, bir nevi kendinizi bu karanlığın içinde bulabilirsiniz de demek istiyor. Sanırım gölgeler ve ışık konusunda meraklı biri yönetmenimiz Pelin Esmer.

Leyla’nın Yavuz’la olan sohbetinde, onun bir meraktan mı burada olduğu yoksa sadece Canan’a yardım için mi geldiğini izliyoruz ve ne kadar sevsek de Leyla’yı; içimizden onun sadece bir hikaye için orada olduğunu düşündürüyor film bize. Tüm bunlar olurken film boyunca bize ve bir nevi bütün bir filmi şiir haline getiren çello sesi dikkatimizi ve duygumuzu hep tetikte bırakıyor. ;
Basit bir tren garından başlayan enteresan bir hikâye, kendisini melankolik bir müzikle koca bir dağ gibi içimizdeki son soruyla bırakıyor. Pencereden son bakış; hem içeriden hem dışarıdan.

Kısa zamanda izlemenizi tavsiye etmekle beraber şiirin önemini de anlatan ‘’İşe Yarar Bir Şey’’ umarım köşelere gizlenmiş bir film olarak kalmaz. Ben şimdiden arşivime ekledim bile.

MOD 051- 20171121

İstanbul’un Kasım’ı, 21.gün, 3.Salı gecesi… 60’lı yılların sonundan, çoğumuzun henüz doğmadığı bir zamandan kayıtlarla başlıyor yolculuk, Gandalf sayesinde Ak Gandalf modu…

Elbette değişik zaman dilimlerine, gezegenin müstesna yerlerine doğru bu bir saatlik yolculuk. Aynı havayı soluduğumuz, aynı dertlerden muzdarip olduğumuz çok değerli dostlarımız da bize eşlik ediyorlar, yani cabası…

Yeni kayıtları, albümleri, plakları yayınlanan Tuğçe Şenoğul, Nilipek., Tünay Akdeniz, kim ki o ve The Ringo Jets dinleyicilerimize yabancı değil, ya da artık yabancı olmayacak.

MOD 051 haftasının en güzel durumlarından biri İstanbul’da gerçekleşen Ruins konseriydi, biz de Japon efsanesi Ruins’i unutmadık giderayak.

etilen not: elde olmayan sebeplerden geçen haftayı atladık, bu hafta da 1 gün gecikmeli oldu, kusura bakılmasın

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 5

B Boşluk İçin B

Vaktinden önce uyanan insan boğazından içeri tıkılan hiçbir veriye mukavemet gösteremez. Göz açık, kulak duymaktadır. Fakat güçsüzdür kolları. Ne yeterince uzağa koşabilir, ne de yeterince korkutucu sesler çıkarabilir. Ona düşen tek şey karın boşluğunda biriktirdiği imajların tamamını dışarı atmanın bir yolunu bulmaktır. Dünyevi ya da ilahi. Aydınlık ya da karanlık. Vaktinden önce uyanan insanın tek yardımcısı şakacı sustalıların kıkırdamasına başvurmaktır. Ki hafifleyebilsin. Ulaşabilsin boşluğun koynuna.

Atmosfer aldatıcıdır. Sahneyi tamamlamak maksadıyla kurgulanmış sesler. Havada süzülen kelimeler. Yüzler. Yüzeyler. Dünya bir oyun bahçesidir madem? Hı? Arkada kalan bütün o çöpü toplamak için birilerinin görevlendirilmesi gerekirdi öyle değil mi?

Çocukluk evimizin karanlık kömürlüğünde oturur, sol avucumda çevirip durduğum kürenin üzerine üflerdim nefesimi. Rus pazarından alınma oyuncak dünya. Alem. Alemler. Kendi canavarları ve efsaneleriyle. Arkamda bir yerlerde pıtır pıtır gezinen fareciklerin alemi. Şirin. Tepemden geçen boruların içinde yuvarlanan beşeri atıkların alemi. Duvarda tefekküre dalmış mütebessim örümceklerin alemi. Ankebut. Kendi küçük kıyametlerini omuzlarında gezdiren alemler. Ufacık bir titremeyle patlak vermek üzerine yazgılanmış kıyametler. Yapışkan.

Adımlarımızı kısaltıp nefesimizi seyreltmekten ibarettir. Farzdır üzerimize. Gözlerini kapat, görüşünü genişlet. Boşluk hep orada titreşecektir. Kısmetin. Varlığı dışlayıp fokur fokurdayan boşluk. İçine kabul etmeyecektir seni. Kozmik çöpçü boşluğun kıyısına bağdaş kurup beklemek zorundadır. Sonsuza kadar.

Yumurta poşetlerine yapıştırıcı doldurup büyük büyük nefeslenirdik. Mahalleden çocuklarla. Terk edilmiş Tekel fabrikasının arkasında. Sırtımızı duvara yaslar, ayaklarımızı ileri uzatır, birkaç metre ötemizde çürümeye terk edilmiş dev reklam tabelasını izleye izleye rüyaya dalardık. Paslı. Büyütülmüş siyah beyaz fotoğraf. Siyah beyaz bir kamyon. Siyah beyaz şarap fıçıları. Siyah beyaz fabrika. Siyah beyaz ağaçlar. Siyah beyaz avlu. Siyah beyaz takım elbiseleri içinde siyah beyaz adamlar. Kafam sulandıkça sahne gevşer, ağır ağır hareket etmeye başlardı siyah beyaz levhaya mühürlenmiş biçareler. Hep aynı düzlem üzerinde ama. Bir ileri bir geri. Bİr ileri bir geri. Bir ileri bir geri. Aynı fıçıları aynı sırayla yükleye boşalta. Kafam açılana kadar.

Devam

boris vian – pekin’de sonbahar

“bilirsiniz, genellikle kimse bir şey bilmez,” dedi Angel. “hatta bilmesi gerekenler bile. yani demek istediğim, düşünceleri manipüle edenler, ezenler ve onları sanki orijinal bir düşünce geliştirmiş gibi pazarlayanlar. hiçbiri ezip yok ettikleri düşüncelerin temeline inemez, oysa o düşünceyi ifade tarzı hemen her zaman dile getirilmek istenen düşünceden en az yirmi yıl daha ileridedir. sonuçta onlardan hiçbir şey öğrenilemez, çünkü yalnızca sözcüklerle yetinirler.”

“boris vian, 1920’de paris yakınlarındaki ville-d’avray’de doğan bir yazar, şair, şarkı sözü yazarı, şarkıcı, müzik eleştirmeni, caz müzisyeni (trompetçi), senarist, çevirmen, hatip, oyuncu ve ressamdır” diye okuyoruz boris vian’ı tanımak istediğimizde. üstelik bunların hepsini 39 yıla sıkıştırdığını biliyoruz vian’ın, mezarlarınıza tüküreceğim adlı romanından uyarlanan filmin galasında geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybedene dek. bizimde kendisine karşı her daim saygı duruşunda bulunduğumuzu şimdi öğreniyorsunuz.

pekin’de sonbahar ise “ne sonbahar ne de çin’le ilgili elbette. dolayısıyla zaman ve mekân benzerlikleri birer tesadüften ibarettir.” vian’ın absürd dünyasında, sürekli gelişen, temposu hiç düşmeyen, trajik olduğu kadar hüzünlü bir kitabıdır. kanımca en iyilerinden biridir. gerçeküstü dünyasında gülümseyerek yapacağınız bir seyahattir.

boris vian’ın kitabı 26 yaşında 3 ayda yazdığını hatırlatarak, 3 gün içerisinde okumanızı rica ederiz. zira sonrasında tekrar okumak isteyeceğinizi biliyoruz.

Pekin’de Sonbahar
Boris Vian
Türkçesi: Alev Er
Sel Yayıncılık
2017, 302 sayfa
ISBN: 978-975-570-892-8

kim kimin sureti

Ece Ayhan bir latife olarak, tanıdığı kişileri, ünlü müzisyenlerle eşleştirmiş. Kimin adı hangi müzisyeni çağrıştırıyor? Kendisine bir müzisyeni değil, Rus sarayının ‘şeytani papazı’ Rasputin’i uygun görmüş!

Cemal Süreya- Yves Montand
Yaşar Kemal- İbrahim Tathses
Turgut Uyar- Frank Sinatra
Sezai Karakoç- Kani Karaca
İlhan Berk- Madonna
Sezer Tansuğ- Bimen Şen
F. H. Dağlarca- Nat King Cole
Yahya Kemal- Ella Fitzgerald
Füruzan- Gönül Yazar
Selim İleri- Dario Moreno
Attila İlhan- Edith Piaf
Edip Cansever- Muazzez Abacı
Nilgün Marmara- Billie Holliday
Ece Ayhan- Rasputin

1992, Aktüel

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.