Menü Kapat

Ay: Ekim 2017 (sayfa 1 / 4)

julia kent – asperities

yolumuza ses aleminde devam ediyoruz. karşımızda julia kent var. kendisi çellist. albümünün adı asperities yani sertlik ve kabalık. asperities’in belirli çatışmalar sonrasında ortaya çıktığı söyleniyor – kişisel, global ve iç çatışmalar. yani evrensel temalar. baskının oluşturduğu ve daimi şiddet tehditinin sonucu.

döngüdeki çello, elektronik müzik ve kayıtlı sesler üzerinden julia kent ablamız teknolojik ve organik seslerin müthiş bir kombinasyonunu ortaya koyuyor, her şeyin merkezinde ise kalbimiz ve duygularımız söz konusu. ne dediğimizi dinledikten sonra daha iyi anlayacaksınız. albüm sizin.

taksici

yıllar önceydi, Stockholm’e ilk kez gitmiştim.
ilk kez de bir isveç taksisine binmiştim.
taksici araçtan sanki at arabasından inen biri gibi indi, bana kapıyı açtı, ücreti tahsil etti ve tüm nezaketiyle bana para üstünü takdim ettikten sonra hafif bir reveransla vedalaştı.
hava her zamanki gibi çok soğuktu ve şunu itiraf ediyorum ki bunca gereksiz fedakarlık bana hiç adil gözükmedi.
akşam bunu dostlarıma da söyledim.
isveç’te sosyalist bir hükümet yok muydu? efendiler ve uşaklar zamanından kalan bu davranışlar da ne demek oluyordu?
sustular.
ardından bir aziz sabrıyla bana taksicinin, çalışanları korumak için çıkarılmış sosyalist bir yasanın gereğini yerine getirdiğini açıkladılar.
her yolcunun ücretini tahsil etmek için taksici araçtan çıkmak zorundaydı. böylece hiç farkında olmadan jimnastik yapıyordu. sokaktaki bu kısa adamlar onun kan dolaşımını düzenliyor, kaslarını hareket ettiriyor ve akciğerlerini çalıştırıyordu.
yasa yürürlüğe girdiğinden beri taksicilerin mesleki hastalıkları kökten azalmıştı.

eduardo galeano

OTOMATİZME AĞIT- 6

Brainard’ın hafızası-2

Anti-militarist yaklaşımlarıyla, boktan odalarının sanrılı köşelerinde, cılız ışığın altıda yarım gözlerle bunalımlarını arşınlayanları hatırlıyorum.

Türk ot tezgâhını yaşamının her saniyesinde kusarcasına protesto edenleri…

Amfetaminin burun sızlatan cehenneminde kafalarında ışık yakanları ve zihninde kuş besleyip umutsuzca ölümünü bekleyenleri…

İntiharın gayri-meşru çocuğu olup babasını ruh kerhanelerinde arayanları…

İkinci el bir fahişeden satın aldığı ikinci el bir kitaplığın üzerindeki alt-kültür romanlarını…

Çirkin ve izinsiz sokaklarda cinsel kimliklerin, kahkaha ve edebiyat tükürüklerinde boğduğu sanatsal zevkin boşaldığı kanalizasyon borularını…

Alt-kültürün siyah koridorlarında psikospiritüel sik emicilerini…

Dalavereyle eroin sızdırmaya çalışan mor benliklerin depresyon sızıntılarını…

Metafizik ayinlerin sanrılı zihinlere enjekte ettiği şeytan kaosu imgelemini…

Post-mortem fotoğraflarda bilinçdışı zevkin içinde menilere boğulmuş olan oğlan çocuklarını…

Fotoğraf stüdyolarının karanlık odalarında figüran simülasyonlara tecavüz eden uyuşmuş benlikleri…

‘’Mike leigh’’ karamsar sinemasının siyah köşelerinde başlarını delirircesine duvara vurup parçalayan sinema öğrencilerini…

Psikanalisttik semptomlarını kafaları yeme derecesinde öğürtüyle tuvalete boşaltanları…

Yalnızlık simülasyonuyla sıcak odaların sıcak perdesini örümcek hızıyla arşınlayanları…

Birinci kalite saf bunalımlarını seyreltmeden burundan çekenleri…

İkinci kalite mavi bunalımlarını nefesleri tıkanırcasına soluyanları…

Bir miktar uyarıcıyla telefon kablosuna kendilerini asanları ve ölemeyip hayatları boyunca aptal aşklarıyla vajina okşayanları…

Ölüm döşeğinde bile ölemeyenleri…

Tarihin av tüfeği dramalarında,

27 yaş sendromlarında,

Rock’n roll kapsülü büyük leş salonlarında,

Saf aklın Cılız ışığıyla melankoli cafelerinde,

Televizyon karşısında,

‘’Blake’’ şiirlerinde,

Yage kafasıyla tanrının zihnine girip onu delirtenlerde,

Şırınga içerisinde tükenen ruhların gölge-robotlarla tekrar topluma kazandırılması sonucu kurtuluşun imkânsızlığında Umutsuzluğu yakaranları hatırlıyorum.

Dini ritüellerde şeytanın mağarada yakalanıp en sonunda Türk hakimleri tarafında serbest bırakılmasını…

Rapunzel’in şatodan kaçması sonucu aranırken küçük bir limon ağacı altında ölü bulunmasını…

Zamanın akrep sokması sonucu büyük bir limon ağacı altında ölü bulunmasını…

Yüzünde bir alay hamile kadına düşük yaptırabilecek çocukların ihtiyar gülümsemelerini…

Alt-kültür romanların, nesnelerle kurduğu cinsel ilişkiden galip gelmesini…

Psikotik hastalıkların TV kumandası üzerindeki numaralara tecavüzü sonrasında:

  • Manik depresyon
  • Şizofreni
  • Depersonalizasyon bozukluğu
  • Obsesif-kompülsif bozukluk
  • Pesimizim
  • Majör depresyon
  • Bipolar bozukluk
  • Anksiyete
  • Panik atak

ve

Post-travmatik bozuklukların insan benliklerin-de yerini almasını…

Cılız saksafon sololarında zenci kadınların ruhunun melodilere hapsedilmesini…

Hastanelerin gri koridorlarını…

Eğitim yuvalarının travmatik koridorlarını…

Rüyaların kırmızı ve mor koridorlarında delirttikleri hücresel devinimleri…

Ve gün içinde her canlının ölümü için aldığım

.

.

86400 nefesi

Ve

Delilik öykülerimi

hatırlıyorum.

sermaye

kavramları imgelerle tamamlamak için sermayeyi tasvir edebiliriz: geçmekte olan maddeyi yakalayan bir bakteri zinciri, bölünerek besleniyor, bölünerek çoğalıyor. yanlış bir imge: çünkü bakteriler durağan olanı özümseyerek canlı olanı üretir. öte yandan sermaye ise büyüyerek boşluğu yaratır: kendi etrafında ne varsa dünya ölçeğinde öldürür. hem genel planda hem de ayrıntıda. sermaya inşa etmez. üretir. yükseltmez; çoğalır. yaşamı taklit eder. üretim ve yeniden üretim üniformada kesişme eğilimindedir. geleneksel olarak bunu zenginlerden ve burjuvalardan biliyoruz. böylece eylemin hedefi yer değiştirir. suçlu tarafın para olmadığını, sermayenin işlemesi olduğunu unutuyoruz! ki sermaye, kavramları yüceltir. imgeler, kavramların yerini almaz; öte yandan kavramlar, gerçek veya hakiki diyerek, kendi yöntemlerine göre gerçekliği basitleştirir. asla bir avuç mülk sahibi dünyaya hakim olmadı. daima ortakları, yanlarından daima pek çok yardımcıları oldu. bugün ise teknokrasi var; iletişimin onla için konuşma iletmek ve diyaloğu işe yaramaz kılmaktan ibaret olduğu uzmanlar var. ek olarak, kendilerini kültürel üretimle, şeylerle ve benzerleriyle meşgul eden tüm o insanlar var. tıpkı zamanında aristokrasinin bir tebaaya, uşaklara ve kendisine boyun eğmiş köylülere sahip olması gibi. bunlar olmaksızın ne aristkorasi, ne aristokrasinin saltanatı, ne de ihtişamlı, cazibeli ve şaşaalı toplumu ayakta kalabilirdi.

henri+lefebvre

alain badiou – gerçek yaşam

görüyorsunuz: başlangıçta, yaşamı yıkıp kül etme tutkusu, sabırsız kahramanlık, şiir ve şölen. sonda ise, neşideler bitti artık, yani: şiir yok! sağlam temellerle inşa edilmiş yaşamın ve görevin kaba zorunluluğundan yana inanç değişikliği yaşanır. çılgın gençliğe hakim olanın tersine, gereken şey artık sabırdır, ateşli sabır. yalnızca üç yıl içinde rimbaud gençliğin olası iki yönelimini baştan sona kat etmiştir: anın ve hazzın mutlak egemenliği ya da başarı görevinin kaba sabrı. gezgin bir şairken sömürgelerde silah kaçakçısı olur.

sel yayıncılığın red kitaplığı çizgisini korumaya devam ediyor. yanılmıyorsam seriden çıkan tüm kitaplardan bahsettik, son yayınlanan alain badiou ile devam edelim. badiou bildiğiniz ya da bilmeyip şimdi öğrendiğiniz gibi radikal solun en önemli temsilcilerinden olmak ile birlikte, fransız düşünür/filozof sınıflandırmasında da önemli bir yere sahip. konumuz olan gerçek yaşam’da kapitalizmin her gün bir şekilde tokadı vurduğu genç nesile hayatın ve hazzın gerçeğine ulaşmak yolunda alternatifleri gösteriyor. bunu yaparken pek tabii sistemin içinde kalmış olmasını beklemiyorsunuz sanırım.

kitap tanıtılırken şöyle bir cümle kullanılmış; “Her yaştan “gençler” için felsefenin kılavuzluğunda eşsiz bir yoldan çıkma çağrısı…” neden yoldan çıkmamız gerek sorusunun cevabı basit. iki düşmanımız var. ilki anlık yaşama ve gündelik olaylara odaklanarak tüm anlamların yitirildiği nihilist dünyada kendini sınırlamak; ikincisi ise zıt olarak mevcut düzene ayak uydurup sağlam bir yer kapma çabası. bu iki düşman gençleri gerçek yaşamdan ve yaşamı kavramaktan uzaklaştırıyor. bu noktaya kadar hem fikir olduğumuzu düşünüyorum.

ee ne yapacağız sorusunu biraz önce sordunuz. buna da sokratesçi bir şaka ile badiou günümüz yetişkinlerine karşı gençlerle yaşlıların ittifakını oluşturacak geniş bir gösteri örgütleyerek çözeceğiz diyor. kafası rahat kırklıklara ve elliliklere karşı yapılan gençlerle bir ittifak. hiyerarşik makine bozulduğunda bakalım ne olacak. onu da size kitap anlatsın.

gerçek yaşam
alain badiou
türkçesi: ışık ergüden
Sel Yayıncılık
2017, 90 sayfa
ISBN: 978-975-570-884-3

david cope

David Cope California üniversitesinde müzikoloji profesörü. aynı zamanda klasik müzik dünyasının en çok tartışılan kişilerinden biri. zira Cope konçerto, senfoni, ilahi bestesi ve opera yazabilen bilgisayar programları üretiyor. kendisinin ilk üretimi olan EMI (Experiments in Musical Intelligence – yani Müzik Zekası Deneyleri) Johann Sebastian Bach’ın stilini taklit etmek üzere uzmanlaştı. programı yaratması 7 yıl almasına rağmen, program hazır olduğunda EMI bir gün içerisinde 5000 adet ilahi bestesi üretti. akabinde santa cruz müzik festivalinde bunların bir kısmını bir performansta sergiledi. dinleyicilerinden hevesli olanlar mükemmel performansı övdü ve müziğin ruhlarına ne kadar çok dokunduğundan heyecanla bahsettiler. bu müziklerin Bach yerine EMI tarafından yazıldığını bilmiyorlardı ve gerçeği öğrendiklerinde bazıları ölüm sessizliğine kapılırken, bazıları sinirden bağırmayı tercih etti.

EMI’nin başarısının ardından, Cope daha yeni ve daha sofistike programlar üretti. en parlak başarısı Annie oldu. EMI müzikleri daha önce belirlenmiş kurallar ile bestelerken, Annie yapay zeka ile müzik stilini sürekli değiştirdi ve dış dünyadan gelen girdiler ile birlikte geliştirdi. Cope Annie’nin bir sonraki bestesi hakkında herhangi bir fikri yok. aslında, Annie kendisini sadece müzik besteleri ile sınırlı tutmuyor ve aynı zamanda haiku şiiri gibi diğer sanat formlarını da keşfediyor. 2011 yılında cope “Comes the Fiery Night: 2,000 Haiku by Man and Machine” adlı kitabı yayımladı. 2000 haiku içerisinden hangisinin Annie tarafından, hangisinin ise Cope tarafından yazıldığı beli değil. İnsan yaratıcılığı ve makine çıktısı arasındaki farkı söyleyebileceğinizi düşünüyorsanız iddianızı tekrar gözden geçirmek isteyebilirsiniz. Aşağıda dinleyeceğiniz parça bir yapay zeka ürünü;

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.