Menü Kapat

Ay: Eylül 2017 (sayfa 1 / 3)

jonathan wilson – futbol taktikleri tarihi

elinizdeki kitap herhangi bir tarih değil. kişisel bir bakış da değil. daha ötesi… wilson futbol taktikleri tarihini geniş araştırmalar yaparak satır satır yeniden kurmuş. kaynakçanın kendisi, kapsayıcılığıyla başlı başına bir çalışma zaten. kaynakçadaki belli başlı kitapları okusanız futbol uzmanı kesilirsiniz. kitap bu özelliğiyle futbol taktikleri tarihi çalışmalarının temel metni olma özelliğini şimdiden kazanmış bulunuyor.

bundan daha da önemlisi kitapta bütün söylediklerini olgulara, en başta da futbolun olmazsa olmazı maçlara dayandırıyor wilson. genellikle saha içinde olandan değil de olmayandan hareket eden ve yorumlarını “o top gol olsaydı, o pas şuraya atılsaydı, falanca oynasaydı, filanca oynamasaydı” gibi hiçbir zaman kanıtlamayacak önermelere dayandıran metafizikçi futbol fikriyatına yabancı bir şey tabii bu. ancak wilson bir tarihçi namusuyla saha içinde olanlardan yola çıkarak anlatıyor çözümlemelerini… başka deyişle saha içinde karşılığını bulamayacağınız hiçbir sözü yok.

bir derbi günündeyiz. futbol oyununu seven ve belirli armalara mesai harcayanların daha birçok alanında olduğu gibi eski tadı alamadığının farkındayız. şahsen kombinesini eksik etmeyen ve potansiyel deplasmanları kaçırmayan biri olarak passolig saçmalığı sonrası tribünlere veda eden kesimde yalnız olmadığımızı biliyoruz. bunun dışında endüstriyelleşmesi eleştirilen futbolun iktidarın bir oyun alanı haline gelmesi ile birlikte futbol oyununun saflığı peşinde koşanların hareket alanı gittikçe daralıyor. fakat vakti zamanında odtü’den çıkan dost bir fanzinin söylemi olan “futbol kitlelerin afyonuysa biz de bob marley’iz” demeyi sürdürüyoruz.

biraz fazla uzun bir giriş oldu ama amaç bu kadar olumsuzluk içerisinde size nefes aldıracak bir eser; futbol taktikleri tarihi. alt başlık 1-2-7’den tiki-taka ve ötesine. daha alt başlık ibrahim altınsay’ın sunumuyla. kanımca iki şey önemli, öncelikle 1-2-7 gibi bir dizilişin varlığı. gençler arasında bir anket yapılsa muhtemelen hepsinin yoktur öyle bir şey diyeceği bir diziliş ama oyunun evrimini anlatması açısından ne kadar geri gidildiğini yansıtıyor. tiki-taka’nın ise hangi takımı ifade ettiğini biliyorsunuz. diğer önemli şey ise ülkede sözüne güvendiğimiz ender futbol adamlarından ibrahim altınsay’ın bu kitabın sunumu görevini üstlenmesi. üstte alıntıladığımız bölümler kendisinin kalemi ve bizden çok daha iyi bir şekilde özetlediği kitabın anlatımı.

kendi dilimizle anlatmaya çalışırsak ise öncelikle basit bir futbol kitabı olmadığını belirtmek lazım. değişim ve gelişimlerin arkasından siyasal-kültürel değişimlere ve etkilediği toplumlara da değiniyor wilson. büyük britanya’dan hollandaya, uruguay, arjantin ve brezilya ile güney amerika’ya avusturya ve macaristan ile orta avrupa’ya ve futbolda yaşanan devrimlere de uzanıyor ve akabinde günümüze kadar geliyor. dolayısıyla aslında sürekli güncellenmesi gereken bir tarih için harika bir başlangıç olma özelliğini koruyor.

simon kuper  ise bu eseri “futbolun sahada nasıl oynandığına dair yazılmış en iyi kitap” diye özetlemiş. kendisine de katılıyor ve kitabı btirdikten sonra izlediğiniz her maça çok farklı bir gözle bakacağınızı ve oyunun saflığından çok fazla haz alacağınızı biliyoruz. bu güzel oyunun sadece güzeliklerine odaklanmanızı sağlayacak bu eser muhakkak kütüphanenizin baş köşesinde yer alması gerektiğini de ısrarla vurguluyoruz. kitabın yapımında ve yayımında emeği geçenlere teşekkürlerimizi sunuyoruz.

derbiye dönecek olursak, formamız beyaz, şortumuz siyah, oyun hareketli, vurduğumuz gol olsun.

futbol taktikleri tarihi
jonathan wilson
türkçesi: deniz arslan
ithaki 
2017, 592 sayfa

panorama

0.

Fıtratı kaotik olanın basit, tutarlı ve durağan bir malumata indirgenmesi gerekir: Bu, ‘öteki’yi anlamada yaygın yaklaşım olsa gerek. ‘Öteki’, şehir ise, süreç daha da yeğinleşiyor. Aşağıda, şehri anlamada, onunla hemhal olmada denediğim kişisel yordamlardan kimileri sayılıp dökülüyor.

I. Şehrin Tabiatı

1.1.

Bir video çekmeyi planladım: Her daim kalabalık bir bulvara bakan en yüksek binanın tepesinden; aşağıda hesaplanması mümkün olmayan bir ritmle – demek ki / belki, ritmsiz – akan kalabalığı görüntülemek. Sonra, ritmi çok kuvvetli ve seçik bir müziği kuvvetli hoparlörlerden bulvara salmak. Müzik çaldıkça kalabalığın üyelerinin adımlarında, yürüyüş ritmlerinde birden bire bir düzen tesis edilebileceğini, bir uyum yakalanabileceğini düşünüyordum. Müzik sustuğunda, yukarıdan kaydettiğim düzende kaosun yeniden vücuda geleceğini zannediyordum.

Şehrin yayaları böyle tabii bir şiddetle güdülebilir mi? Bu, bir iktidar uygulaması olabilir mi?2

1.2.

Kırsalda uygulanan ilkel ve pastoral bir “şehircilik” yöntemini anlattıklarını anımsıyorum. Bir yolun izleyeceği rotayı tayin etmenin en basit, etkili ve ucuz yolu, arazide bir eşeği salıvermekmiş; sonra da onun izleyeceği yolu takip etmek.3 Bir şehir planının ekonomisi bu temel düzeyden çok daha karmaşık olsa gerek.4

1.3.

Bir şehri planlama sürecinin, şehir denen eylemler ve ilişkiler alanını var eden örüntü ve programların, sofistike ve karmaşık olduğunu teslim etsem de; şehre yukarıdan, çok yukarıdan bakınca onun gelişimine tabii bir veçhe atfetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Devlet Planlama Teşkilatı binasının 16. katında, orada memur olarak çalışan bir arkadaşımın ofisinden başkente bakıyorum. Şehir planlama bir bilim, bir uzmanlık, yahut buna benzer bir şey olduğundan, eğitimini almış arkadaşım; Ankara’nın planından, cumhuriyetin ilk yıllarında modernist plancıların coğrafya üzerinde uyguladıkları akılcı örüntülerden bahsederken, benim kentin gelişiminde etkili olan tabii ilkeleri teşhis etmeye çalışmam, ironik.

Yine de, hayli romantik bir edayla, gördüğüm manzaraya doğal örüntüler atfediyorum: Bu dev hücrenin hudutlarında tabii bir evrimin izlerini arıyorum. Ona tepeden baktığımı, orada sağlıklı olmasa da bir doku, kanserli bir lezyon gördüğümü hayal ediyorum. Şehir, benim tahayyülümde, arkadaşımın ve meslektaşlarının ona dayatmak zorunda olduğu akılcılığa direniyor. Hasta ve kontrol edilemez bir tabiat fikri, şehre, nedense daha çok yakışıyor. Bu fikir, hem pür ve masum tabiat fikrinin büyüsünü ortadan kaldırıyor; hem de akıldışılığa kapı açıyor. Akıldışılıktan kastım, şehrin asla tümüyle akla hafsalaya sığmayacağı, tam olarak anlaşılamayacağı… Şehirde, onu anlamaya meyleden aklı aşacak bir şeylerin her zaman varolacağını varsaymak zorunda hissediyorum. Bu gelişimin, daima akılcılıktan gizlenecek, bilinçdışı ilkelerini hissetmeye meyilliyim.

2. Akılcılık ve İktidar Üzerine

2.1.

On yıl kadar önce yayınlanan bir reklamı anımsıyorum. Reklam, bir bankanın, cumhuriyetin en eski bankasının, ‘kurucu’ tarafından kurulmuş olan bankanın reklamı. ‘Kurucu’nun partisiyle ve orduyla sıkıfıkılığından ve  pek tabii ki kimi finansal sebeplerden, hala ülkenin en kuvvetli bankası bu. Reklamda bankanın kurulmasına ilişkin bir anlatı aktarılıyor: ‘Kurucu’nun bankayı kurmaya karar verme anı canlandırılıyor. Akabinde, bir simülasyon başlıyor: Başkent panoramasını, bankanın kurulduğu binanın bir penceresinden izliyoruz. Kamera panoramayı kat ederken şehir gözlerimizin önünde hızla gelişiyor, binalar inşa ediliyor, yollar yapılıyor, kuleler ve bulvarlar başkentin çorak tepelerini dolduruyor bir kaç saniye içinde. Kuruluş mitinin bilgisayar destekli inşası, büyülenmiş izleyicinin gözleri önünde gerçekleşiyor. Bankanın kendine atfettiği kuruculuk niteliği, bu görselleştirmede vücuda geliyor. Banka kendini şehrin gelişiminin bir şahidi olarak tanımlıyor; ne ki edilgen bir izleyici değil, bilakis bu gelişimin en önemli etkenlerinden biri olarak.5 Ancak bu gelişimde payı olanlar onu yukarıdan izleme hakkına sahipler. Dahası, onların, bunun tarihini yazma, görselleştirme, anlatma hakları da var. İktidar, akılcılaştırma hakkını da beraberinde getiriyor. Akılcılaştırma, yukarıdan bakmayı ve öngörmeyi gerektiriyor. İrtifa, akılcılık ve iktidar bu metaforik sahnede kesişiyorlar. Böylece ‘yüksek merciler’ terimi daha bir anlamlı hale geliyor.6

Devam

erik thor sandberg

bir süredir paylaşmadığımız saygı duruşunu hakeden sanatçılara gerek dönelim. karşınızda erik thor sandberg var. amerikalı sürreal çalışan bir abimiz. işlerinin herbirini ressam ve resme bakan kişi arasında bir diyalog olarak görüyor. sonu ya da başlangıcı olmayan bir diyalog ve bu diyalog üzerinden insanın kimliğini tanımlama çabasını sorguluyor. bu tarz tanımlama ve sınıflandırmalardan sıkıldığınızı biliyoruz. en iyisi kendiniz göz atın ve anladığınız size kalsın.

erik thor sandberg

ece ayhan – zambaklı padişah

IX
Duyduk ki , bir daha
Kuş getirmek sınıfa
intihar olmuş cezası
Hal ve gidiş tüzüğünde

Biz kuşları tutmuyoruz ki
Kapıda koyveriyoruz
Dönüp onlar ceplerimize giriyorlar
N’apalım?

Ekim 1981’de Ankara’da Kağan Ofset Basımevinde basılmıştır.
zambaklı padişah kitabı ece ayhan’ın yort savuldan sonraki şiirlerini kapsamaktadır. ilginizi çekeceğini sanıyoruz.

download . ece ayhan – zambaklı padişah .pdf

En Marche !

sistemdeki bir kum taneceği. yani biz.

john steinbeck – sardalye sokağı

sardalye sokağı bir araya toplaşanlar ve sağa sola saçılanlar, teneke, demir, pas, parçalanmış tahta, delik deşik kaldırım, yabani ot bürümüş arsa, hurda öbekleri, duvarları oluklu levhadan konserve imalathaneleri, gürültülü, pis meyhaneler, lokantalar ve geneleveler, küçük, tıklım tıkış bakkallar, laboratuvarlar ve gariban otelleri. sokağın sakinler, adamın birinin bir keresinde dediği gibi “fahişeler, pezevenkler, kumarbazlar ve orospu çocukları”; bununla kastettiği şey, herkes. adam bir başka gözetleme deliğinden baksaydı, “azizler, melekler, şehitler ve mübarek adamlar” diyebilirdi ve aynı şeyi kastetmiş olurdu.

john steinbeck’i anlatmaya ya da tanıtmaya gerek olmayan ve sizin gibi pek güzel insanlardan oluşan bir okuyucu kitlesine sahip olduğumuzun bilincindeyiz. daha önceden okumuş olma ihtimaliniz yüksek olan sardalye sokağı da okuyanlara ufak bir hatırlatma, henüz okumayanlara ise okuyup bitiriniz önerisi bu yazı. steinbeck bize gerçek hayattan esinlenerek 1930’ları amerikasında konserveceliğin zirve yaptığı bir dönemde sardalye sokağındaki serselerin, bilim insanlarının, sanatçıların ve fahişelerin gündelik yaşantısını aktarıyor. dilediği gibi yaşayan, hayaller kuran, hatalar yapan, kimi zaman hayata küsen, kimi zaman isen her ortamın tadını çıkaran aradan yaklaşık 90 yıl geçmesine rağmen hala içerisinde hissedeceğiniz tek nefeslik bir okuma – “küçük bilge sözcükler ve küçük zekice sözcükler, su kadar şehvetli ve arzuya ballanmış.”

sardalye sokağı
john steinbeck
türkçesi: püren özgören
Sel Yayıncılık
2017, 191 sayfa
ISBN: 978-975-570-877-5

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.