Menü Kapat

Ay: Ağustos 2017 (sayfa 1 / 3)

blue mountain

“blue mountain project” kendisini “historic avant-garde periodicals for digital research” olarak konumlandırmış. bizim bakış açımızla cennete tekabül ediyor kendisi.  misyonları ya da odak noktaları 1848 ve 1923 yılları arasında üretilmiş nadir bulunan ve kısa ömürlü dergileri, manifestoları ve diğer yayınları kapsıyor. genellikle avrupa ve amerika dolaylarındaki modernleşme hareketlerine odaklanmıştır. biraz sonra göz atacaksınız ama “dada”, “pan”, “der sturm”, “surrealisme” gibi yayınların tümüne yüksek çözünürlükte ulaşabileceğinizi ve indirebileceğinizi önden belirterek tansiyonu arttıralım. sizindir;

blue mountain – periodicals 

hüseyin kıran – madde kara

bazen bana kelimeler geliyor
gudubet, karmaşa, alkış azamet
kendiliğinden geliyor açılıyor evler
yorgun kahvaltılarıyla kadınları evlerin
çay sarhoşluğu, ovalanmış beşik, eterli dantel
hoş şeyler sunuyor kelimeler; tanrısal!
aklım almıyor
-donuk doğrularım var benim

kullan at çağında yaşıyoruz. estetik, kalite ve uzun ömürlülük her zaman geri planda. önemli olan hız. hızlıca tüketebilmek. tüketmek. dolayısıyla aksi yönde ilerleyenler ve üretimleri her daim dikkatimizi çekti, çekiyor, çekecek.

nereye varmak istediğimizi anladınız. madde kara. hüseyin kıran’ın “kült” diye nitelendirilen şiir kitabı. 13 yıl önce metis basmış. kendisinin ayrıca ilk kitabı. sel yayıncılık üşenmemiş tekrar basmış. hem de oldukça özenli basmış. kapağından tipografiye madde kara’ya birebir yakışmış. üstüne bir de baskıyı numaralandırmaları ayrı takdir toplamış. (kitap numaramız: 0982)

kıran üniversiteyi bırakmak ve on yıl cezaevinde kalmak zorunda olan biri. madde’nin neden kara halinde olduğuna bir cevap gibi. edebiyat tarihçisi ya da eleştirmeni değiliz. dolayısıyla onların söyleceklerinden uzak kitabın hissettirdikleri hakkında yorum yapabiliriz. yalınlığından bahsedebilir aynı zamanda derinliğiyle sizi alıp götüreceğinden söz edebiliriz. her sayfada vakit geçireceğinizden, o kadar hızlı tüketmek istemeyeceğinizden emin olabiliriz. varsayımlarımızın sayısını arttırmaya gerek kalmadan umuyorum kitaba ulaşıp göz atmanızı sağlayabiliriz. çünkü son varsayımımız, pişman olmayıp aksine teşekkür edebileceğiniz.

madde kara
hüseyin kıran
Sel Yayıncılık
2017, 75 sayfa
ISBN 978-975-570-879-9

Aç Parantez

Aralarda boş sayfalar bırakmadan
Kullanmayalı bir defteri
Ve temiz bir mendil üstünde
Tırnakları kökünden kesilmiş ellerimi
Kimseye göstermediğimden beri
Sokaklardan silah sesi duyulmayan
Kaç gün geçti? (Kim bilir?)
Sarıp sarıp dinlediğim
Polis telsizi efektli kasetteki sesin
Eskimedi.
Sen banyoda yankılanan şarkılarımsın
Şimdi. (De-ne-me bir ki)
Mesanemi sıkıştıran ağırlığın sebebi
Uğrun uğrun devirdiğim şişeler.
Yardımcım neden sonuç cümleleri
Ve dar günümde yetişen
Bağlaçlar, eylemsiler…
Yoksa nasıl gelir gözlerinin çukurundan
Geçen cümlelerimin sonu?
Sonra bir de noktaya gelmeden
Coğrafya bilgisi olmadan da
Kendine güvenen ani gitme isteği. (Ne olacak?)
Ruhumun ağırlığına kalsa (Kalmıyor)
Oysa
Sevişmek ve bir bardak su içmek
Terazide aynı hizada.
Yani yaşlanmışım gibi.
Yani ağırdan.
Yuvasını sırtında taşıyacak kadar
Güvensiz. (Kucağını yuvam yapamayışım bundan.)
Ve ağırdan,cesaretsiz.
Yani kaplumbağa misali.
Yani defterler arasında kurutulmuş bir
Papatyaya rastlama ihtimalim yok gibi.
Galapagos sendromuna yakalanmış
Metropol insanına
Dönüşümüm,
Gregor Samsa kadar olmasa da,
Çocukluğumdan çok uzakta.
Buradan bakınca herkes birbirine benziyor.
Kal orada ki (Kalma)
Kimselere benzeme.
Çünkü çocukluğumsun sen.

Asıl size yazık

Yazık
yazık, üşüşen kargalar
bir şehrin geçmişini
içinde taşıyan çöplüğü
ve ayrıştırıcılar, bakteriler
yazık gençliğine
küçük ellerine büyük çatlaklar
ve nasır
çeksem de çıkaramam seni
paydos düdüğü çalmadan
bir sokak köpeği yazık
insanın bin yıllık ihanetinde
kendini arayan hayvan mı evcil mi
geri götüremem seni
doğadan çalan söz vermelere
sana da yazık
parmaklıkların demir soğuğunda bir ömrü yaşayan
gündüz savaşları
ve plastik topa bulaşmış kan
hesaplanmış ölüm
sonra yüzsüzlük, asıl sana yazık
ey devletin kiracısı
genç ölüme gülen yüzler
sokak ortasında
teşhir edilen insan eti
ardından kirli pazarlık
alçak yalanı satan ekranlar
asıl size yazık ki geri dönüşünüz yok
yazık bana
bir derin dondurucuda bekliyor bedenim
İstesem de gömemem nefretimi

Rilke’nin Genç Şairi

“Şey”lerin şairi. Duyumun kapısından geçerek algının özünü izleyen adam. Nesnelerin kulağına fısıldadığı şairane delilik.

“Rainer” Maria Rilke, sanılan odur ki 4 Aralık 1875’te Prag’da doğdu. Net bir zaman ve mekanda doğmuş olmak onun için imkansızdır. Bir yerde bir anda TAM olunabilir miydi? Birden var olunabilir miydi? Tüm bu yarım “şey”lerin içinde bütün bir yorum ne denli zordur ona göre. Varlığının karmaşık bilmecesini yazar şiirlerinde. Duyduğu sesleri yansıtır nesnelerden. Okuyanı ruh denen bilinmezine sokar ve duyumlarını aktarır ona ki hissetsin okuyan. Gecenin bir saatinde yazmak isteğiyle titreyerek uyanmışçasına hissetsin.

“Genç Bir Şaire Mektuplar” 1929’da yayımlandı. Okuduğum ilk eseridir. Okunmasını isterim, öneririm. Rilke’nin şiirlerinin ve kitaplarının bir kısmını bulabileceğiniz gibi çeşitli fanzin dergi ve kitapları bulabileceğiniz link yazının sonunda.

Genç Bir Şaire Mektuplar’da dizelerinin iyi olup olmadığını soran şaire şu sözleri yazar;

Kimse size akıl veremez, yardım edemez, kimse. Sadece tek bir yol var. Kendi içinize gidin. Size yazmanızı buyuran o nedeni araştırın; bir bakın bakalım köklerini kalbinizin en derinlerine mi salıyor; yazmaktan yoksun bırakılsanız yaşayamaz ölür müsünüz, itiraf edin bunu kendinize. Her şeyden önce şunu yapın: Gecenin en sessiz saatinde sorun kendinize: Yazmak zorunda mıyım?

rilke – issuu

Sonnet 107

Uzun zamanlar öncesinde, batının medeniyet’e kestiği biletlerle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Üstünlüğünü, kalıp yargıları ve varsayımları realize ederek, ilkel davranış tarzlarını kendi menfaati yönünde yorumlayarak, zulmedici eylemlerini legal hale getirip, prensiplerini, Darwin’in doğal seçilimi açıklayan “yaşam mücadelesinde uygun ırkların korunması” ifadesine monteleyen, sosyal darwinizm adı altında; çatışmayı, yok etmeyi savunup, hayatta kalan insan topluluğunun daha yüksek düzeylere evrilmekte olduğunu kabul eden anlayışın, gittikçe gerginleşen, oldukça büyümüş ve ısınmış balonunun içinde hep birlikte yol almaktayız.

Beyaz adamın yükünü al, soyunun en iyilerini gönder
Git, çocuklarını sürgüne mecbur kıl,
esirlerinizin ihtiyaçlarını karşılamak için
Ağır koşum takımları altında beklemek için, çırpınan vahşi halkın üzerinde-
Henüz yakaladığın asık yüzlü insanların, yarı şeytan ve yarı çocuk.

Kipling’in beyaz adamı insan doğasını kendi davranış standartlarının tekbiçimliliğinde sınırlandırır, yarattığı uygarlık formuna adapte olamayanlar “faydalanılamayan” askısına dizilir, normlara uyumsuz “anormaller” olarak damgalanırlar. Elliot Aranson; “Siyahları eğitimden yoksun bırakmamızı haklı çıkaracaksa onların aptal olduğunu düşünmek işe yarar ve kadınları elektrik süpürgesine bağlı tutmak istiyorsak, onların ağır ve sıkıcı domestik işlere biyolojik olarak hazırlanmış olduklarını düşünmek işe yarar.” (1976) derken tam olarak batının bu “kendi kılıfına uyduran” mantalitesini ve yarattığı illüzyonu açıklar.

Sığındığı kalıp yargılara; sömürü ve gaddarlıklarını, ön yargılarını haklılaştırmak adına yalnızca ilkellere değil, günümüze dek tekeline alabildiği tüm toplulukları dahil etmiştir beyaz adam. Kendi kültürüne denk ve uygun hale getirdiği insanlar da “rahat” olmak adına, ortamın beklediği ve sağlayacağı tatmin yönünde hedeflere sahip olmuşlardır. Bu insanlar; en erken postmodernistlerden, “insan insanın kurdudur” varsayımıyla yola çıkıp, içgüdüsel olarak kötücül bulduğu insanların, güdülmeden bir arada yaşayamayacaklarına, içlerinden hepsinden güçlü ve büyük tek bir canavar çıkarıp, o canavara itaat eden bir toplumu, kaosa karşı tiranlığı savunan, böylelikle gerçek barışın elde edilebileceği sanrısındaki Hobbes’un tanımıyla  “pasif senaristlerdir.”

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.