Menü Kapat

Ay: Şubat 2017 (sayfa 1 / 4)

OTOMATİZME AĞIT-3

Duygularına başlık atıp zihinlerinin içerisinde delirircesine zuhur eden düşüncelerin esrik ve amorf meselelerini görebiliyorum.

Zeus’un tapınaklarındaki metafizik melekleri arayan kapkara rahibelerin organlarında biriken ekşimiş suyu görebiliyorum.

Ve onun içerisinde boğulan vaftiz bebeklerin karanlıklarını,

Jim Morrison’un Dynonsos aydınlığının nefretlerini,

Histeri nöbetleriyle solgun sarı ışığın tinlerinde vızıldayan arı kuşunun paranoid şizofrenik çığlıklarını,

Her sabah koyu kahve bardağının içinde düş kuran öykü yazarının dramatik intihar notlarını,

Allen Ginsberg’in Amerika’sını,

Büyük İskender’in Makedonya’sını,

Küçük İskender’in Türkiye’sini,

Julius Caesar’ın Romasını

Ve Platon’un mağarasını görebiliyorum.

Köşegen düşünceleriyle esrik bir biçimde, odasının karanlığında siklerini pantolonun üzerinde sıvazlayan akademisyenlerin sanatsal dramalarını,

Gri denizleri bırakıp mistik dağ tepelerinde Buddha’yı arayan sinek kuşunun gözbebeklerindeki yaş dalgasını görebiliyorum.

Peki, kim kurtaracak bizi bu karanlıktan,

Sinematik kavramların anarşist duyarlılıklarından,

Televizyon ekranlarından, üç boyutlu gözlüklerden ve kimliklerden ve telefon numaralarından,

Fotokopi makinasına bağlı duygularımızdan, düşüncelerimizden, aşkımızdan sevgimizden, sevişmelerimizden, meta-fetişist arzularımızdan, sadakalarımızdan, okşayışlarımızdan, mastürbasyonlarımızdan, cinsel metaforlarımızdan, nefretlerimizden ve sado-mazo ereksiyonlarımızdan…?!

Kim kurtaracak bizi bu esriklikten,

Kokain pipolarından,

Esrar pipolarından,

Arka sokaklarda tecavüze uğrayan kadınların yardım çığlıklarından,

Erkek yurtlarında tecavüze uğrayan pedofili kurbanlarının sessiz gözyaşlarından,

Tecavüze uğradıktan sonra öldürülüp yol kenarına atılan hayvanlardan,

Ve yol kenarlarının kutsallığından,

Tek gözlü tek tanrılardan,

Kitapların kutsallığından ve mezarlıklardan,

Politikacılardan ve onların yeni dünya nefretlerinden,

Ülkelerin meclis tanrılarından,

Milyonlarca Narkisos’dan,

Üç başlı köpekten ve Hades’in kayıkçısından,

Ve popüler düşüncelerimizden?!

Kim kurtaracak sanat okullarının Narkisos’u bile kıskandıracak kadar delirmiş beyinlerinin narsist doktrinlerinden,

Akademilerden, hastanelerden, gönderilen mektuplardan, antidepresan kokan yatak odalarından, psikologlardan, rehber öğretmenlerinden, dershanelerden, kalabalık sınıflardan, ucuz sanattan, tüketimden, ucuz uyuşturuculardan, rüyalardan, ucuz halüsinasyonlardan, Notre Dame Kilisesi’nin soğuk koridorlarından, Georges Perec’in uyuyan adamından,

Rüyalarının resmini yapmak isteyip de soluğu akıl hastanesinin melankolik duvarlarında alacak olan, Sonrasında ise minimalist eserleriyle galeri duvarlarının içinde kaybolan ruhlardan,

Jazzın hayaletimsi giysisine kapılıp hastalıklı gecenin koynunda, buğday sarısı saksafonunun içinde çınlayan yardım çığlıklarından,

Yardım dileyip de salt bir çakmakla ve ağız dolusu küfürle gecenin içinde kaybolan travestilerden,

Histeri nöbetine tutulmuş ve bununla yaşamaya alışmış, televizyon ekranı kafalarıyla beyinleri örselenmiş, duyguları zımparalanmış, hastalıklı toplumdan?!

Kim kurtaracak bizi bu küçük hesaplardan,

Ruhları, hesap makinelerinin sayıları haline gelmiş mühendislerden,

Yeni dünya veganlarından ve post-modern hastalıklı feministlerden…?!

Peki, kim dans etmek isteyecek Hint tanrılarıyla?!

Kim dans etmek isteyecek halüsinatif tavşanlarla?!

Kim kahkaha atmak isteyecek tavşan, balık, insan ve ağlayan bebeklerle?!

Kim halüsünatif karıncalarla tembellik yapmak isteyecek?!

Peki, kim binmek isteyecek kırmızı ledlerle aydınlatılmış koridordan geçen trene?!

Kim sevişmek isteyecek araçlarla düzüşen fil ile?!

Kim gölgelerin peşine takılıp gidecek aydınlık hedeflere doğru?

Ve kim dans edecek Ganeşa’yla,

Yeni gezegenlerle,

Ve yıldızlarla?!

*

*

Ve kim kurtaracak bizi bu çiğ etlerden?!

terörizm mi? direniş mi?

İnsanlık tarihinin parıldadığı ve iz bıraktığı ender anların, kurumsal ve düşünsel statükoyu sarsarak kolektif deneyimi farklılaştıran fikirlerin peşine düşen; geçmişin ve günümüzün özlü metinlerini, manifestolarını, unutturulmuş kavramları ve fikirleri hatırlatmayı, tanıtıp tartıştırmayı dert edinen Red Kitaplığı dizisi yolculuğuna başladı.

diyor sel yayıncılık. bu serinin ilk kitaplarından biri ise fransız filozof ve sosyolog gerard rabinovitch’in “terörizm mi? direniş mi? – kitle toplumları çağında bir sözlük karmaşasına dair” olmuş. iyi ki böyle bir dizi başlamış, iyi ki böyle bir eser seçilmiş diyebiliriz. hayır diyenlerin bile terörist olarak adlandırıldığı ve terörizm ile direniş kavramları arasındaki çelişkinin zirve yaptığı bir dönemden geçiyoruz malumunuz.

Nazizm insanların etine ve kanına tek tek kelimelerle, deyimlerle, cümle formlarıyla giriyor, milyonlarca defa tekrarlayarak kendini dayatıyor, bunların mekanik ve bilinçsiz biçimde devralınmasını sağlıyordu.

rabinovitch, “terörizm paradoksu”nu ayrıntılı bir biçimde incelemiş. öncelikle dilin etkisini ve siyasal dili ve kavramları tartışmış. ne de olsa “dünya görüşleri”ni dil belirler; dünyayı bölen dilin olasılıklarıdır diyor. ardından da tarihsel olarak sokrates, adorno, camus, orwell ve fransız direnişçileri gibi farklı düşünür ve eylemlerden yola çıkarak tartışmayı detaylandırmış.

Tutuculardan anarşistlere dek bütün partilere uygulanmasının sağlayacak kimi değişkeleriyle birlikte siyasal dilin işlevi yalanı inanılır, cinayeti de saygın kılmak, sadece bir esinti olan şeye istikrar görünümü vermektir. – George Orwell

kimsenin hayatında yer almasa da herkesin paylaştığı klişelerin ve basmakalıp sözlerin oranı giderek büyümeye devam etmektedir noktasını hatırlatıp, barış’ın artık burada bir hedef değil sadece bir ateşkes olduğunu, süreli savaşa verilen bir ara olduğunun bir kere daha kanıtlandığını göstermiş. insanlar bilgi’nin getirdiği yetilerin çoğalmasıyla daha iyi olmuyorsa, bu onların daha kötü oldukları anlamına gelir önermesinden hareketle direnişin artık bir gün değil bir irade olması gerektiğini bir kez daha kanıtlamış.

özetle sizi yeterince düşündüren ve fazlasıyla soru sorduran leziz bir eser ortaya çıkmış. bu seri devam etmeli ve uyumamalı.

Terörizm mi? Direniş mi? – Kitle Toplumları Çağında Bir Sözlük Karmaşasına Dair

Minyatür İnsanlar

Biri üstüne şapka takmış. ismi belli değil; sadece minyatür insan. Kısacık bacakları aynı babası. Yüzü yün atkının ardına kısılı kalmış. Beraber çıkmaz sokağa kadar yürümüşler. Arkada iki kadın pazar poşetlerini zar zor taşıyor. Köşede birkaç adam sigara içip etrafa bakınıyor. Akıllarında korkunç bir neşe var. Kaynağını kendileri bile bilmiyor. Hepsi de kalın giyinmiş. Hava epey soğuk; tepede uçan tek bir kuş bile yok. Minyatür insan kollarını iki yana açmış yönsüz koşuyor. Neredeyse düşecekken toparlıyor kendini. Babası gururlu. Büyük adam olacak diyor kendine. Öğretmen olacak ve diğer minyatürlerin beynine girecek. Ezberletecek inandığını. Babama güvenin diyecek; çünkü o her şeyin en iyisini bilir. Yönetmen olacak ilerde. Kameralarını güneye çevirecek ve refah içinde yaşayan insanların varoluş sancısını çekecek. (Baba burada varoluş sancısını kelime içinde ilk defa kullandığı için ayrıca gurur duyuyor.) Bakan olacak benim oğlum. Diğerlerinin iyiliği için uğraşacak. Halkı minyatür yapma sanatına teşvik edecek. Sayı verecek belki ama o çok önemli değil.

Minyatür insan uzakta uzun saçlı, yanakları kış güneşi altında kıpkırmızı parlayan başka bir minyatür görüyor. şapkası yok. Üzerinde pastel renkli, bizim minyatürün kubbesiz mabedin içindeki vitrinlerde gördüğü montlardan var. Zengin minyatürler pek üşümez. Onun yerine üşüyecek hizmetçileri vardır. Uzun ışıltılı saçları soğukta salınır bu yüzden. Bizim şapkalı minyatür buna pek anlam veremez. Minik parmaklarıyla şapkayı kavrar ve çamurlu suyun yanına atar. Soğukta üşümenin ne demek olduğunu anlamak ister. Hemen sonra yün atkıdan, boynuna dolanan esaret yılanından kurtulur. Gururlu baba bu davranışa sinirlenir elbet. Bu minyatür insan bir babanın gururunu asla bölemez ve baba kocaman elleriyle minyatür insanın yanağına tokat atar. Hışımla şapkayı alır yerden. Öyle bir takar ki kafaya şapkayı minyatür insan; çıkarmayı denemez bile. Aynı şekilde yün atkı minyatürün ağzını, içeriden bir şeyler kaçmasın diye sıkıca kapatır. Yanağını tutar minyatür ama acıdan değil. Üşümeyen zengin minyatür insanla ilk defa eşitlenmiştir çünkü. İkisinin de yanakları kıpkırmızıdır artık. Acıyı hissetmez.

Yarın iki minyatür insan parkta beraber kaydıraktan kaymayı düşler. Ellerindeki şekerleri paylaşmayı, düştüklerinde birbirlerine el uzatmayı düşler. Bizim minyatür kendi şapkasını bile ona verebilir. Üşümeyen minyatür onun için üşümeyi bile düşünebilir. Babaları onları izlemezken; gururlu hayallerine dalmışken. Minyatür insan babaların aksine uzağı pek düşlemez.

yeterdi

Korkarak götürüyorum kaşığı ağzıma,
Üflesem çorba soğuyacak,
Üflemesemi düşünmedim.
Düşünenler düşünmeyenlere
Söylesin.
Buzluktan çıkan yoğurdu bile
En derin nefesimle üfürürken ben
Şifacı hocalar misali.
Etrafa yayılan beyaz lekelerin
Muhatabı tezgahtaki sarı ve kokulu bez.
Sırtımı yaslayarak uyuduğum bir gece
Hayale dahi konu olamayacak kadar
Uzakta bir şehrin adı şimdi.
Tüm uçuşlar iptal.
Uyurken duyduğum korkunun
Beni gece (04:07) uyandırması kadar
Korkunç otuz saniyelik videolar izliyorum
Mayozla çoğalan gecelerde.
“Yanlış anlaşılmaya müsait dizelerin
Tek sorumlusu gece seferleri olmayan
Şehir hatlarıdır.”
Bir intihar mektubu için düşündüğüm
İlk satırlar bunlar.
Vapurla Eminönü’ne gelirken
Çok hüzünlü dalışlarım var benim
Bulduğum tek canlının sen olduğu.
Senin kendinden dahi haberi olmayan
Bakışların Diyarbakır şehirlerarası otobüs terminalinde
Yüksek derece yıkanıp çekmiş
Bir kıyafet dolusu bavul uğruna rehin.
Tuvalet kullanmayı bilmeyen
Üniversite öğrencilerinin ülkesi burası.
Unuttun mu?
O yüzden sevmeyişim ezelden beri
Gözlükle tuvalete gitmeyi.
Kafayı bulmadan söylediklerimizin
Garanti belgesi pantolonumuzun arka
Cebinde kalıpta
Makinede yıkanmış sanki.
Sırf bu yüzden daha çok içmeli.
Gündüzleri hey şey silik.
Geceden kalan terden kirli saçların hatırası.
Yine de her şeyi unuttuğunda şunu hatırla!
Devir bizim için “yeterdi” devri.
Bu kadarının fazlalığından ağrıyanın
Kemiklerimiz olması için
Olmadığını bildiğimiz tanrılara dua edişleri,
Hatırla!
Yemeklerden sonra günde üç kez
Ve lütfen tok karnına (Açken gaz yapıyor).
Tekrarla!
Devir şimdi “Yeterdi” devri.

werner herzog – 24 hayat dersi

sinemacılar için yazılmış ama genelleme yapılmasında bir sakınca görmüyoruz.


  1. Her zaman girişken ol, ilk adımı sen at.
  2. Eğer istediğin şansı yakalamana sebep olacaksa bir geceyi hapishanede bile geçirebilirsin.
  3. Sen bütün köpeklerini sal, bir tanesi avıyla birlikte dönecektir.
  4. Asla sorunlarının içinde kaybolma, umutsuzluk özel ve kısa tutulmalıdır.
  5. Hatalarınla yaşamayı öğren.
  6. Müzik bilgini, eski ve modern edebiyat anlayışını genişlet.
  7. Ellerinin arasındaki film son yaşamın son parçası olabilir, onunla etkileyici bir şeyler yap.
  8. Bir filmi tamamlamamanın hiçbir bahanesi olamaz.
  9. Yanında her zaman cıvata keskisi taşı.
  10. İçinde yer edinmiş eski korkaklığı engelle.
  11. İzin alma, af dile.
  12. Kaderini kendi ellerine al.
  13. Bir manzaranın iç dokusunu okumayı öğren.
  14. İçindeki ateşi yak ve bilmediğin yönlerini aydınlat.
  15. Dümdüz ilerle, asla yolundan sapma.
  16. Manevra yap ve yanlış yönlendir ama her zaman ulaştır.
  17. Reddedilmekten korkma.
  18. Kendi sesini yarat.
  19. İlk gün, artık dönüşün olmadığı gündür.
  20. Film teorisi dersinden kalmak bir sinemacı için onurdur.
  21. Şans sinemanın yaşam kaynağıdır.
  22. Gerilla taktiği en iyisidir.
  23. Eğer gerekliyse intikam al.
  24. Arkandaki ayıya (tehlikeye) alış.

diderot etkisi

Neden saklamadım onu sanki? O bana alışmıştı, ben de ona… Vücudumu sıkmadan bütün kıvrımlarını sarıyordu; göz okşayıcı ve yakışıklıydım. Diğeri kaskatı ve kolalı, beni hantal gösteriyor. Oysa berikinin teveccühü her ihtiyacı karşılamaya hazırdı – malum, fukaralık hep vazifeşinastır. Bir kitap tozlanmayagörsün, silmek için eteklerinden biri hazır ve nazırdı. Koyulaşan mürekkep, tüy kalemimden akmayı reddetse, yan tarafını uzatıverirdi. Üzerindeki uzun siyah çizgilerden belli olurdu bana sunduğu hizmetler. Bu uzun çizgiler littérateur’ü, yazarı, çalışan adamı ele verirdi. Oysa şimdi işe yaramaz bir zengin havası geldi üzerime. Kimse kim olduğumu bilmiyor.

Onun içindeyken, ne bir uşağın sakarlığından korkardım ne de kendi sakarlığımdan; ne alev alacak diye endişelenirdim, ne de üstüne su dökülecek diye… Eski sabahlığımın mutlak efendisiydim. Yenisinin kölesi oldum.

Altın postun başında nöbet tutan ejderha tasalanmamıştır benim kadar. Endişe sarıyor dört yanımı.

Genç bir kızın nazına, merhametine teslim olmuş karasevdalı ihtiyar, sabahtan akşama sızlanır durur, “nerede benim o iyi, o eski kâhyam” diye. “Onu bu kız yüzünden kovduğum gün hangi şeytana uydum kim bilir!” Sonra da ağlar, iç çeker.

Ağlamıyorum, iç çekmiyorum, ama içimden sürekli şöyle diyorum: Alelade kumaşı allayıp pullayıp ona fiyat biçme sanatını icat edene lanet olsun. Saygı ve hayranlık duyduğum şu kıymetli giysiye lanet olsun. Nerede benim o eski, alelade kumaştan, mütevazı, rahat çaputum?

Dostlarım, eski dostlarınızı muhafaza ediniz. Dostlarım, varsıllığın size dokunmasından sakınınız. Benim durumum size ibret olsun. Yoksulluğun kendine has özgürlükleri vardır, zenginliğin de mahzurları.

Ey Diogenes! Tilmizini Aristippos’un şatafatlı harmaniyesi içinde görseydin kim bilir nasıl gülerdin! Ey Aristippos, bu şatafatlı harmaniye için az alçaklık yapılmadı. Senin mülayim, dalkavukça, kadınsı yaşamınla, çaput giyen kiniğin hür ve katı yaşamı arasında nasıl da fark var. İçindeyken dünyamın efendisi olduğum fıçıyı, bir zorbaya kulluk etmek için bıraktım ardımda.

Fakat hepsi bu değil dostlarım. Lüksün tahribatına, sürekli artan bir lüksün neticelerine kulak verin.

Eski sabahlığım, etrafımdaki diğer döküntülerle ahenk içindeydi. Bir hasır sandalye; bir tahta masa; bir Bergamo halısı; birkaç kitabı taşıyan bir kalas; köşelerinden duvar halısının üzerine tutturulmuş, çerçevesiz, isli birkaç gravür; bu gravürlerin arasında havaya kalkmış birkaç sıva parçası, sabahlığımla birlikte en ahenkli fukaralığı meydana getiriyordu.

Her şeyin ahengi bozuldu şimdi. Uyum yok artık, birlik yok, güzellik yok.

Diderot – fransız aydınlanmacı filozof. üstteki yazı kendisinin “Eski Sabahlığımdan Ayrılmanın Pişmanlıkları: Ya da Paradan Daha Ziyade Beğenisi Olanlar İçin Bir Uyarı” adlı makalesinden alıntı. Bu yazı kendisinin adıyla anılan ve literatüre giren “Diderot Etkisi” teriminin de sebebi. Özetle kendisinin yeni bir sabahlık aldıktan sonra diğer bütün eşyaların anlamını yitirdiğini ve kendisini nasıl bir mutsuzluğa süreklediğini anlatıyor. Etkisi de satın aldığımız herhangi bir eşyanın başka yeni eşyaları satın almamızı tetiklediğini ve bir spiral etkisi yarattığını söylüyor. Sonunda yine tatmin olmadığınız gerçeği de söz konusu. Bir sonraki alışverişiniz öncesinde kendisini hatırlamanız dileğiyle.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.