Menü Kapat

Ay: Ocak 2017 (sayfa 1 / 5)

Agamben: Tanık

1. Felsefenin bir temizlik işçiliği olduğu” üzerine –Deleuze Agamben felsefesini yaklaşık olarak bu sözlerle selamlıyordu; cam yontucusu Spinoza’dan beri kavramları temizleyip parlatmak felsefenin örtük özü haline gelmiş olmalıydı… “Agamben’in kişiliğinde felsefe bir yaratıcılık, bir yapıp etme sanatı, kelimenin esas anlamıyla bir poetika haline geliyor…” (Deleuze) –ve Agamben’in Pier Paolo Pasolini’nin “Matta’ya Göre İncil” filminde Filip rolünü oynamış olduğunu hatırlayalım…

2. Biraz imkan, yoksa boğulacağım!” (Kierkegaard, Deleuze); “İçinde bulunduğum mutlak umutsuzluk bana umut veriyor” (Marx); “Yaşama sanatı kendine bağımlı olma sanatıdır…” (Foucault) –bu üç aforizma anlaşılan Agamben’in yolunu belirlemiş… ama bunlar aynı zamanda yeni ve gelecek için olan bir etiğin kuruluş cümleleridir. Ve bu etiğin içinde özdeşlik ve kimlik söz konusu değildir artık –çünkü kimlik, Agamben’in Çocukluk ve Tarih: Deneyimin Mahvedilişi adlı kitabında gösterdiği gibi benliğin en zayıf kalmış kısmıdır –gücümüz ise Agamben’in genel bir formülle dile getirdiği gibi “bizi alıp götüren ve taşıyan adsız kuvvetlere” dayanıyor… Etik özne hakikatle kesiştiğimiz noktada bulunmuyor artık –insan türüne topyekün olarak ortak olan dilde ve sözde cereyan ediyor…

3. Homo Sacer’in çıkış noktası muhtemelen Primo Levi’nin “konsantrasyon kampları” konusunda ortaya attığı bir paradokstan geliyor: bu etik ile tanıklık arasında yer alan bir paradoks –“dibe vurmuş” gerçek tanıklar kimler? Açıkçası gerçek tanıklar ölümden kurtulanlar değil, “ölümleri cismani ölüm gerçekleşmeden tamamlanmış olanlar”… Yani Auschwitz jargonuna göre “müslüman” denenler…

4. Bilinmedik toprakları dolaşmak gerekti –Auschwitz’in meydan okuyuşuna karşı “etikçe” yaklaşmaya çalışan bütün doktrinlere boyun eğdirmek gerekti… Ama geriye çok az şey kalmıştı… Robert Antelme’in “tanıklığı” İnsan Türü konusunda Blanchot bir defasında şöyle yazmıştı: ‘insan sonsuzca mahvedilebilen bir mahvolmazlıktır’. Bana öyle geliyor ki bu iki anlama geliyor: insan özü diye bir şeyin olmadığı, insanı insan-olmayandan ayırdedebilmenin imkansızlığı ve, ikinci olarak, insan mahvedildikten sonra yine de geriye bir şeylerin mutlaka kaldığı, yani insanın sonsuz mahvedilişinden geriye artan ve direnmeye devam eden bir şey olduğu. Tanık işte bu kalıntıdır.” (Agamben)

AGAMBEN: HAYAT

1. Hayat mefhumunun bir şeceresi –kökeninde tıbbi-biyolojik bir mefhum yok bunun, felsefi-siyasal bir örgütleniş tarzı var. Agamben’e göre hayat ancak onu bölerek, parçalayarak düşünmek zorunda kaldığımız şey neyse onun adıdır. Bitkisel hayatlar vardır, duyusal hayatlar vardır, düşünen hayatlar vardır, doğal hayat vardır, siyasi hayat vardır… –Biyo-politika (Foucault)

2. Aziz Pavlus zamanı nasıl kavrıyordu? Ama çoğumuzun sandığı gibi zamanın sonunu değil, sonun zamanı olarak zamanı –bitmeye başlayan zamanı: ve Agamben’le birlikte sormak gerekiyor: bu zamandan geriye ne kalacak?

3. Düşünmek dediğimiz faaliyetin günümüzde siyasi bir anlamı var mı hala? Daha 1980 yılındaki bir söyleşisinde Gilles Deleuze tümüyle prefabrik parçalardan inşa edilecek hukuki, iktisadi, siyasi ve kültürel uzamların genellik kazanması karşısında bizi uyarmıştı. Böyle bir ortamda açıktır ki düşüncenin bahşedebileceği hiçbir yaratıcılığa yer kalmayarak, bir anlamda düşünmek imkansız hale gelecektir…

4. Agamben’e göre bu “ödleklik çağı” artık tamamlanmıştır… “Hiçbir zaman bir çağ düşünmeye bu kadar aciz, Batı demokrasileri hayalgücünden bu kadar yoksun olmadı. Her şey uyulacak kaçamak kurallar açısından kavranıyor artık –ve süreklilik kazanmış bir olağanüstü hal içinde –orada problemler önceden verilmişler ve önceden zaten çözülmüşler bile…”

Ulus Baker

Radyo Etilen – 2017.04

bu hafta kendimizi anadolu yollarına bırakıp dostlarla birlikte “anatolian rock” hatıralarıyla pek keyifli bir akşam geçirdik. özellikle after party’de yaşananların hala konuşulduğu söyleniyor. bir sonraki hafta yani yarın yayın kişisel sebeplerden dolayı yok ama 6 şubat tarihinde yine özel bir yayınla devam ediyor oluruz.

Playlist;

  1. Silüetler – Sis
  2. Silüetler – Lorke Lorke
  3. L. S. D. Orkestrası – Dönmeyen Sevgili
  4. Cem Karaca & Apaşlar – Hudey
  5. Haramiler – Aya Bak Yıldıza Bak
  6. Aziz Ahmet – Hiç İstemem
  7. Barış Manço – Lambaya Püf De
  8. Moğollar – Dağ ve Çocuk
  9. Mazhar ve Fuat – Sür Efem Atını
  10. Bunalım – Yollar
  11. Barış Manço & Moğollar – İşte Hendek İşte Deve
  12. Ağrı Dağı Efsanesi – Deli Gönül Neylersin
  13. Esin Afşar – Zühtü
  14. Özdemir Erdoğan – Gurbet
  15. Moğollar – Alageyik Destanı
  16. Moğollar – Garip Çoban
  17. Ersen – Garip Gönlüm
  18. Nejat Yavaşoğulları – Yalnız Kalma

marquis de sade . juliette

Tadına vardıkları hazlardan aslında pişmanlık duymaları gerektiğini düşünerek. Aynı anda hem günah içinde erdemli, hem de erdem içinde günahkar olurlar.

O halde öncelikle dinden kurtulmak gerekmektedir çünkü bu yaptırım sadece rahatsız edici ve sıkıcıdır. Meseleye sadece mantıklı bir şekilde baksak bile Tanrının sadece fantastik bir kurgu olduğu ortaya çıkıyor. Yani, bunu anlamak için tartışmaya ya da üzerinde düşünüp kafa patlatmaya gerek yok. Ama Juliette sadece din sorununu çözmek yeterli olmuyor, bunun yanı sıra daha farklı sosyal engeller de var ve en az din kadar etkili. İşte tüm bunları aştığında inanmanın verdiği rahatlıkla, zevk ve tutkuyla uykudan uyanacaksın, bilincin tamamen özüne dönecek doğaya yönelecek, sana yol gösterecek. Özel alışklanlıklarınla, derin düşüncelerin ve hayal gücünün sınırsızlığıyla kendine yeni, ulaşılmaz bir dünya kuracaksın ve bu sadece senin doğrularından oluşacak. Yavaş yavaş aklın güçlenecek -konuşma tarzımı yanlış anlama lütfen- ve tüm bunlar alışkanlık olmaktan çıkarak doğanın kurallarının gücü olacaklar. Bu tavsiyelerin kariyerinde de başarıya ulaşmanda etkili olacağına inanıyorum ve geçmişine baktığında geçirdiğin günlerin ne kadar aptalca olduğunu, zevklerden, tutkulardan uzak olduğunu göreceksin. Kendini bulduktan, duygularını özgür bıraktıktan sonra yaşadıkların ise her zaman aklının bir köşesinde unutulmaz güzellikte anılar olarak kalacak ve zamanı geldiğinde ise yeniden çiçek açacaklardır…


erdem, tanrı, zaaflar, evlilik, zaaflar, seks, doğa, özgürlük, vicdan ve okunması gereken bir marquis de sade.

download – marquis de sade . juliette (.pdf)

ben değil o!

Atışı herhangi bir ondalıklı sayıyla belirlenmeyecek
Kalp duyumları alıyor gövdesinden
Atarken küfür ediyor sanki bir kitapta gördüğü
Kendisi iyi çevresi kötü karaktere.
Beş duyusu şaşmış anlar yaşıyor, habersiz
Kalp atışının kulaklarda baskı yaptığı gerginlik anlarında
Televizyonun sesini daha da yükseltiyor
Kimin sesi kimin salyangozunu titreştiriyor belli değil
Parkinsona tutulsa Muhammed Ali
Delirse Dali olmak istiyor ki ikinciye daha yakın.
Bol yollu kahve fallarına benziyor hayatı
Ve yollarının rengi
Kılavuzu karga misali.
Dilini geri çeken bir boşlukla mücadelesi
Kendinde kendine düşman.
Nefessiz ve suskun ve beyaz şimdi çehresi
Doğuyla batıyı sentezlemekten yorulmuş kıyafetleri
Gitmek istercesine büyük bedenine.
Ama Varlığının hayali
Cuk oturmuş üzerine…
İmrenerek bakıyor çevresi gözlerine
Oysa soyunmak vardı diyor
Yatakta değil sokakta
Rüzgarla ten teması koşmak vardı
Herşeyi açığa vurmak
Vurmak vardı en çok en sevdiklerine
Ben değil o diyor!

Vahşet Şölenlerinde Okur Kalmak

Toplumsal belleğimiz bir zamandır gınayı aşan tekrarlamalarla pek çok yeni söz öbeğine maruz kalmakta. Önü arkası kesilmez hengâmeler arasında savruluyoruz. İdeolojisi ne olursa olsun hatta olsun olmasın, adımlarımıza dayanak toprak kesitine paydaş herkesin şu zamanlarda ortak hisleri; korku, dehşet ve hayret. Büyük bir yüzdemiz, insani olanı bürokrasiyle bürokratik olanı insaniyetle çarpıyor, bölüyor, topluyor, çıkarıyor. Elde ettiğimiz sonuç sıfır arkası virgüle değiyorsa, sorunlarımız Pisagor’a kadar uzanıyor demektir.

Alâeddin Şenel, eşine az rastlanır zihin zoru çalışması İnsanlık Tarihi’nin giriş epigrafıyla belki de öğretim hayatının en büyük dersini veriyor bizlere:

“Aynı koşullar içinde bulunsaydım ben de aynı konumda bulunabilir, benzeri şeyleri yapabilirdim” demeyen, ne kendini ne başkalarını anlamıştır ne de insanlık tarihini anlayabilir.

Okuduğum ilk anda benliğime nakşettiğim bu satırların bilinciyle yaşamaya çalışıyorum yıllardır. Evet, insanlığı anlamak için hayat çok kısa ve toplumsal değişimler çok geniş zamansal ölçeklere yayılıyor.  Ancak artık insanlığı anlama hevesi şöyle dursun bu çok konuşkan kaos içinde birey kalabilmek bile ayrı bir ömür yığını gayret gerektiriyor.

Bu çok konuşkan kaosa yeni bir tanımlamayla katkıda bulunmayı hiç istemememe rağmen duramıyorum. Vahşet şölenlerinin ortasındayız. Hiç tanış olmadığımız bir uzak coğrafya insanını, söz gelimi ilkel bir kabile mensubunu tutup buralara getirsek neredeyse eminim ki o da halimizi bu şekilde tanımlardı. Belki yüzölçümlerine eşit yüzdelerde dağılmıyor, belki konumlar ve yöntemler değişiyor,ancak ölüm kültürünün yarattığı coşku katlanarak artıyor toprağımızda. İnsan öldürüyor ve kutluyoruz. Ölüyor ve kutluyoruz.

Peki her şeyi bir kenara bırakmak. Yüzlerce yıl öncesinin bir esnafı gibi, Doğu Roma’nın yıkıldığı gecenin sabahına dükkânımızın kilidini açmak için nasıl bir ruhsal hale bürünmemiz gerekiyor? Yöneten ve yönetilen her kesimin potansiyel bir kıyım aracına dönüştüğü dakikalarda kitabımızın sayfalarını çevirmek. En basit haliyle kişisel zevklerimizi ve ihtiyaçlarımızı suçluluk, korku ve tüm kötücül hislerden arındırarak nasıl devam ettirebiliriz? Vahşet şölenlerinde nasıl okur kalırız?

Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a tam bu zamanlarda okuduğum/okuyabildiğim bir kitap. Ülkemizin tırnak içerisinde büyük insanlarının kişisel çıkarları uğruna kendileri dışında her şeyi feda etmeye hazır olduğu, bu doğrultuda birkaç sene önceki tutumlarının (zıt kelimesine yeni bir tanım getirircesine) tam tersine hareket ettikleri bir dönemde Rıfat N. Bali, yaşadıklarımızın ilk olmadığını bir kez daha suratımıza çarpıyor kitabıyla.

Yeni Seçkinler, Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar alt başlığını taşıyan çalışmanın ilk baskısı 2002 yılında yapıldı. Evren darbesinden yazıldığı güne kadar uzanan 20 yıllık süreci konu edinen kitap bu yıllarda kent yaşamı ve kültürünün nasıl inşa edildiğini ele alıyor. Bali, bu süreç okumasını üç dinamikle gerçekleştiriyor; siyasal, ekonomik ve kültürel figürler. Böyle bir yakın tarih okuması sunan kitabın kaynakları bu nedenle ağırlıklı olarak dönemin canlı özneleri olan süreli yayınlar. Sayfa cüssesinin yarısından fazlasını çeşitli gazete ve dergi alıntılarına ayıran kitap aynı zamanda araştırmacı okura bir yüzey taraması imkânı sunuyor.Bali, çalışmasını üç genel bölüme ayırıyor. Bu üç bölüm kendi içlerinde çoğu ironik başlıklara sahip senli benli anlatımın ağır bastığı kısa metinlerden oluşmakta. Tarihsel/siyasi içeriğe sahip akademik bir çalışmada Bali’nin bu tercihi, kitaba hızlı okunabilirlik kazandırırken aynı zamanda her kesimden okura hitap eden bir nitelik de sağlıyor.

Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a ilk bölümünde başrolleri Evren ve Özal’a bırakıyor. Darbe ve liberal ekonominin yarattığı gerilim/boşalma reaksiyonlarına yavaş yavaş belirmeye başlayan köşe yazarlarının gereksiz ayrıntılar dolu kişisel deneyim aktarımları ve toplumun her kesimini etkileyen işadamları eşlik ediyor. Bu bölüm aynı zamanda günümüzün (işlevi ayrı bir tartışma konusu) geniş finans kaynaklarına sahip TÜSİAD ve TESEV benzeri sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkış serüvenlerini de göz önüne sermekte. Özal’ın ölümüyle sona eren bölümün en şaşırtıcı kısmı ise köşe yazarlarından yapılan alıntılar. Serbest piyasa ekonomisinin ülkede, özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayan insanlar üzerinde yarattığı lüks düşkünlüğünün dönemin köşe yazarları tarafından nasıl takdirle karşılandığını bir arada görmek hayretlerimize hayret katıyor. Çoğunluğu hâlen meslek hayatını sürdüren köşe yazarlarımız, günümüzdeki muhafazakâr çizgilerinden henüz bihaber tutumlarıyla fakirliği bir suç, bir günah kefesine yerleştiriyor.

İkinci bölümde ise bu zenginlik ve lüks hevesinin Türk elitizmini doruklara ulaştırdığı aynı zamanda radikal İslam temelli siyasal yapıların oluşumuna ev sahipliği yapan doksanlı yılları konu ediniyor. Bu bölüm adeta günümüzde devam eden bir futbol karşılaşmasın ilk yarısını andırmakta. Doksanların ardından yeni bir binyıla girerken ülkede kabuk tutmaya başlayan toplumsal katmanları ve yönetim kademelerinin yaşadığı devinimi uzun uzadıya ayrıntılarla inceliyoruz. Çevirdiğimiz her sayfa yaşadığımız şu günlere yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

2001 kriziyle son bulan kitap, mevcut hâlimizle karşılaştırıldığında neredeyse bir kehanet niteliğinde. Hâli hazırda kontrol altında tuttuğu ülke yönetiminin, göklere çıkardığı demokrasi söylemlerine rağmen tek el altında toplanamamış olmasına dahi tahammül edemeyen bir iktidar hastalığının maddi ve insani tüm olanakları hoyratça harcamaya çekinmediği yaşantımız, yüzyılımızın ilk çeyreğini tekerrürsüz kapayamayacağımızın nereden baksak habercisi. Bu nedenle okumamız sona ererken bir bakıma başta bahsettiğim ortak hislerden kurtulabildiğimizi söyleyemiyoruz.

Bali’nin kitabı, çok konuşkan kaosumuzda bir mikroskop işlevi görüyor. Bize ayrıntılarda paranoya kurmaktansa insan olmanın dayanılabilir çilesine fikirlerimizle karşı koymayı, vahşet şölenlerinde okur kalabilmeyi vadediyor.

hükümet sözcüsüne sorular

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, “Suikastlar, canlı bombalar devam edebilir. Arkasındaki güçlerle Türkiye’nin güçlü bir şekilde yoluna devam etmesini engellemek istiyorlar” dedi. Kurtulmuş, “Her türlü tedbirlerimizi alıyoruz, referandumda evet oyundan sonra bu terör örgütlerinin hiçbir sesi çıkmayacak hale gelirler. Çok titiz çalışmalar yürütülüyor. Bu terör örgütlerinin referandumdan sonra sesleri solukları iyice kısılacaktır” diye konuştu.

bütün bu gündemden uzak duralım çabalarımıza rağmen, üstte yer alan alıntı gibi yapılan inanılmaz açıklamalar sormak istediğimiz belirli sorular oluşuyor. malum anayasa değişikliğine evet söylemi kapsamında yapılan propagandaya göre; terör bitecek, istikrar sağlanacak ve ekonomi düzelip her şey normale dönecek. peki;

  • An itibariyle hatta son 15 yıldır yasama-yürütme-yargı AKP’nin elinde değil mi?
  • Bütün kamu kurumlarında AKP’nin atadığı yöneticiler bulunmuyor mu?
  • AKP’nin elinde ekonomiyi düzeltme imkanı var ise neden şimdi bunu yapmıyor?
  • AKP’nin terörü bitirme gücü var ise neden şimdi bitirmiyor?
  • Başkanlık gelince devlet yönetimi açısından ne değişecek? Şu an yapılamayan ama sonrasında yapılabilecek olan şey nedir?
  • Terör örgütleri başkanlık sisteminin mi gelmesini istiyor? O yüzden mi sesleri solukları kısılacak?
  • Tek adam (mağlum adam) geldiğinde problemler çözülecekse, bütün problemlerin kaynağı mevcut başbakan değil mi?
  • 2019’da uygulamaya geçecek bir sistem için değişikliğin aceleye getirilerek 3 ay içerisinde yapılmaya çalışılmasının sebebi ne?

Aktroller dahil, kendilerinin savunucuları bu sorulara ya da seçtikleri herhangi birine cevap verebilir mi? Zira dadaistler bile bu kadar çarpıcı olamamıştı.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.