Menü Kapat

Ay: Kasım 2016 (sayfa 1 / 4)

ağzımın tadı

Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,
Boğazımda düğümleniyorsa lokma,
Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,
Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,
Denize bile iştahsız bakıyorsam,
Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,
Bu darağacı suratlı toplum!

Oktay Rifat HOROZCU

Ulaş Celep – Fading Reality

Ankara 100.Yıl’da aslında gitara yıllarını vermiş fakat pek duyulmamış bir arkadaş Ulaş. Tüm bu kayıtlar ve albüm tek kişilik bir çalışmanın ürünü. John Frusciante’yle yürümüş loop pedalı kullanımı furyasının yerli bir kanadı aslında. Barındırdığı “aksak”lıkları yüzünden bir nevi tek kişilik Nekropsi yakıştırması da yapılabilir. Neredeyse tüm parçaların altında bir sebep ve parçalar sayesinde de anlatılan bir hikaye var. Bazılarında bir western havası varken kimi de dümdüz prog. rock diyebiliriz. İlk dinlediğimde kendileri gibi beni de loop’a sokmayı başarmışlardı. Özellikle HepatitX, Ali İsyanın Kendisi ve Son Mor Ayı’ya dikkat. Severseniz bilin ki asıl planı bunlara çok sağlam bir jazz davulu ve bas eklemek, o da yakında.

Ulaş Celep – soundcloud

download . Fading Reality – 2015

Thomas Bernhard’la Konuşmalar-1, Kurt Hofmann

15 Temmuz 1986 sabahı, Café Bräunerhof, Viyana. Thomas Bernhard söyleşi için net bir randevu saati vermemiştir. O ara dairesini boyatıyordur. Tabii ki de “beyaz” der. Evindeki boya işi yüzünden sabah erkenden kafelere kaçar. Vardığımda, “mekânın daha havadar” olduğu girişte bir yerde çoktandır oturuyordur. Sayfalarını hızla karıştırırken neredeyse parçaladığı gazete yığınlarının içinde kaybolmuş bir haldedir. Söyleşi olacak mı? Evet, dedi, bugün havamdayım. Ama kısa ve nokta atışı.


– Sorun olmazsa gazete okumaya devam edeceğim, olur mu?

Olur olur, ne demek.
Bir şey sormanız gerekecek, ancak o zaman bir cevap alabilirsiniz.

– Kitaplarınızın kaderi sizi ilgilendiriyor mu?

Hayır, pek değil.

– Peki ya çeviriler?

Ben kendi kaderimle bile neredeyse hiç ilgili değilim, kaldı ki kitaplarımınkiyle olayım. Çeviriler derken neyi kastediyorsunuz?

– Başka ülkelerde kitaplarınıza olan şeyi.

Hiç ilgilenmiyorum, çünkü çeviri başka bir kitaptır. Orijinaliyle hiç alakası olmaz. Onu çeviren kişinin kitabıdır. Ben Almanca yazıyorum. Size bu kitapların kopyası yollanır, beğenirsiniz veya beğenmezsiniz. Kapakları berbatsa eğer, salt sinir bozucudurlar. Şöyle bir karıştırırsınız, o kadar. O acayip kitap isminin dışında eserinizle hiçbir ortak yanı olmaz. Öyle değil mi? Çünkü çeviri imkânsızdır. Bir müzik eseri yazılı notalar kullanılarak bütün dünyada aynı çalınır, ama bir kitabın, benim durumumda, Almanca çalınması gerekir. Benim orkestramla!

– Ama Der Weltverbesserer (Dünya Düzelticisi) oyununuzun gelecekte sahnelenmesini yasakladığınızda, metinlerinizin kaderiyle alakalı olmuş olmuyor musunuz? Aynı şey değil mi?

Hayır, çünkü Der Weltverbesserer belirli bir aktör için yazıldı, zira onu sahneleyecek tek kişinin o aktör olduğunu biliyordum, çünkü o sıralar onun gibi yaşlı bir aktör yoktu, bu yüzden doğal olarak oyun böyle ortaya çıktı. Hannover’de bir dallamanın bu oyunu sergilemesinin bir anlamı yok, o zaman hiçbir şeye benzemez. Beladan başka bir şey olmayacaksa niye yapasın ki.

– Yurtdışında Avusturya’da olduğundan daha çok ciddiye alınmanızı, yurtdışında gerçekten “okunurken” Avusturya’da öncelikle skandal yaratan biri olarak görülmenizi nasıl açıklıyorsunuz?

Çünkü Avusturya dışında, Roman ve Slav dünyasında edebiyata daha büyük bir ilgi var. Burada olmayan bambaşka bir konumu var edebiyatın. Burada edebiyatın hiçbir değeri yok. Müziğe değer veriliyor burada, onun dışındaki hiçbir şeyin temelde değeri yok. Hep böyleydi bu.

Sokaktaki birine sıcak davrandığınızda bile insanlar sizi ciddiye almıyor, sizi soytarı yerine koymaları için yeterli bu. Böyle birinin yaptıklarının hiçbir değeri olamaz. Aile yaşamında da böyledir ya. Şu bilindik çocukça eğlenceler olan, tamamıyla normal bir ailede büyümüşseniz eğer, hayatınızın sonuna kadar insanlar size şarlatan olduğunuzu söyler, ne yapsanız olmaz, şakadan başka bir şey yapmayan oğlan ancak babaannesinin berbat yemeklerinden şikâyet eder, en fazla bu olur, derler. Mezara kadar peşinizi bırakmaz bu. Devlet ve ülke için de aynısı geçerlidir. Sıcakkanlı bir insan olarak görünürseniz eğer, işiniz bitmiştir. İnsanlar sizekabare sanatçısı gibi davranır, o kadar. Avusturya’da ciddi olan her şey kabareye döner. Ağırbaşlı bir tarafı olan ne varsa gülünç düşer – Avusturyalılar ciddiyete en fazla bir şaka olarak dayanabilir. Başka ülkelerde hâlâ bir ciddiyet algısı var. Ben de ciddi bir insanım, ama her zaman değil, aksi takdirde herkesi deliye çevirir, aptalca bir şey haline gelirdi. Böyledir bu.

– Karakterleriniz ve siz genellikle hiçbir şeyi umursamadığınızı söylüyorsunuz; topyekûn bir entropi gibi geliyor kulağa, herkesin her şeye evrensel kayıtsızlığı gibi.

Hiç de değil, iyi bir şey yapmak istiyorsunuz, yaptığınız şeyden keyif almak istiyorsunuz, bir piyanist gibi, onun da bir yerden başlaması gerekir, üç nota dener, sonra yirmi tane öğrenir, en sonunda hepsini öğrenir, sonra da hayatı boyunca bu notaları kusursuz biçimde çalmaya çalışır. Zira onun en büyük zevki budur, bunun için yaşar. Ben de kimilerinin notalarla yaptığını sözcüklerle yapıyorum. Bu kadar basit. Başka bir şeyle ilgilenmiyorum. Çünkü dünyayı içinde yaşayarak bir şekilde öğreniyorsunuz zaten, kapıdan dışarı çıktığınız anda dünyayla doğrudan karşı karşıya kalıyorsunuz. Bütün dünyayla. Yukarısı ve aşağısıyla, arkasıyla ve önüyle, çirkinliği ve güzelliğiyle, son derece doğal. Bunu istemeye gerek yok ki. Kendiliğinden oluyor. Evden hiç çıkmasanız bile süreç aynı işliyor.

– Kusursuzluk çabasından başka bir şey yok. Hep daha iyi daha iyi olmak istiyorsunuz.

Dünyada hiçbir şey için çabalamanıza gerek yok, çünkü nasılsa oraya doğru sürükleniyorsunuz. Çabalamak [streben] hep çok saçma olmuştur. Almancadaki Streber [inek/yalaka] kelimesinin korkunç bir anlamı var. Çabalamak da böyle korkunç bir şey. İsteseniz de istemeseniz de dünyanın sizi sürükleyen bir tarafı var, çabalamaya hiç gerek yok. Çabaladığınızda Streber olursunuz. Ne anlama geldiğini biliyorsunuz artık. Başka bir dile çevirmesi zor.

– Sorun değil, ne olduğunu biliyorum.

Siz ne olduğunu biliyorsunuz ama Fransa’daki insanların Streberin ne olduğunu bildiklerini sanmıyorum. Oralarda böyle tipler yok sanırım.

– Bu kusursuzluk arayışı kitaplarınızda önemli bir rol oynuyor.

Her sanatın cazibesidir bu. Her sanat böyledir, seçtiğiniz enstrümanı hep daha iyi çalmak. İşin zevki budur, bu zevki kimse sizden alamaz ya da sizi bunu bırakmaya ikna edemez. Birisi büyük bir piyanistse eğer, piyanonun başına oturduğu odayı boşaltıp toza toprağa boğsanız, sonra üstüne bir kova su dökseniz bile orada oturup çalmaya devam eder. Ev başına yıkılsa bile çalmaya devam eder. Aynı şey yazmak için de geçerli.

– O halde başarısızlığa ilişkin bir şey.

Başarısızlıkla ne alakası var?

– Kusursuzluk arayışı.

En sonunda her şey başarısızlığa uğrar, her şey mezarda son bulur. Elden bir şey gelmez. Ölüm her şeyin üstüne hüküm sürer ve her şey biter. Çok sayıda insan on yedi, on sekiz yaşında ölüme teslim oluyor. Bugünün gençleri on iki yaşında ölümün kollarına bırakıyorlar kendilerini ve on dört yaşında ölüyorlar. Bir de seksen doksan yaşına kadar mücadele eden yalnız savaşçılar var, onlar da ölüyor ama en azından daha uzun yaşıyorlar. Hayat hoş ve eğlenceli olduğundan keyifleri daha uzun sürüyor. Erken ölenler daha az eğleniyor, onlar için üzülüyor insan. Çünkü daha hayatı tanımaya bile başlamamış oluyorlar, çünkü hayat aynı zamanda uzun hayat anlamına gelir, bütün korkunçluklarıyla.

– Bu korkunçluğun erotizm ve aşk içerdiğini düşünüyor musunuz?

Erotizmin ne olduğunu herkes biliyor. Üstüne konuşmaya gerek yok. Herkesin kendine göre bir erotik anlayışı var.


devamı gelecek

Sezer Duru, YKY

21.yy İnsanı

Asma yaprakları arasında için için mutlu davranan fakat ufak bir veledin oyununa konu olup hayatı alt üst olan uç uç böcekleri, her zaman benim hassas noktalarımdan biri olmuştur. Olayların kaotikliği her hangi bir canlı için huzurun merkezinde olamaz. Asma yapraklarında gezinen bir böcek ya da anne karnında bir cenin hayattan bıkmaz, bıkamaz. İnsanoğlunun düşünme yeteneği rakiplerine bağlı olarak gelişim gösterir. Global ekonomisi tıkır tıkır işleyen ve gezegen kaynaklarını tekel haline getirip kullanan tek canlı türü olduğumuz için rakipsizliğin cezasını daha çok ahlaksızlık ile ödemek zorunda kaldık.

Evrenin gizemi, ilk canlının meydana gelmesi ya da bunun gibi en önemli sorular sıradan bir vatandaş için doların yükselmesinden daha önemli değil. Hem niye olsun ki herkes bir gün köşeyi dönebilir ama dünyayı o mu kurtaracak?

Yerleşik hayatın bize getirisi olan vatandaşlık ve devlet olgusu, insanoğlunun en muhteşem özelliğinin kaybolmasına sebebiyet verdi; MERAK!

Hayatın her noktasında sorunlar vardır, bugün ulaştığımız 21.yy dünyasında var olan her şey sorunları çözme yeteneğimizin bir sonucudur; ancak görmezden gelinir. Hayat dediğimiz bu zaman çizgisi her zaman düz gitmeye meyillidir. Çıkışa ya da inişe geçmesi sizin sorunlar karşısında başarınıza bağlıdır. Hayatın insanoğlu ile bir alıp veremediği yok – HAYAT tarafsızdır.

Kişisel gelişim zırvalarını ele alalım. Temelde paraya ya da şöhrete ihtiyacı olan bireyin kendi tecrübelerini kaleme alması veya farklı yöntemlerle kitleye ulaştırması ve ruhunda yaşam isteği namına hiçbir şey kalmayan, çözümü başkalarının tecrübesine dayanarak ulaşmayı deneyen bireylerin başvurduğu son dönemlerin popüler konularından birisi. Şahsi düşüncem kişisel gelişim mevzusunda arzuladığı hayatı yaşayan ve sorunlarını çözen kişiler yalnızca bu işi satabilen kişiler, satın alanlar değil. Yani sorunlarını bir şekilde çözebilen kişiler, çözülmesini bekleyenler değil.

Neden? Niçin? Nasıl? Gibi sorular 21.yy insanını pek bağlamaz. Toplumsal statü sonuçla ilgilenir. Bu yüzden toplum içinde bireysel kararlar ile yaşayan canlılarız biz. Dünyanın yok olma tehlikesi, canlıların neslinin tükenmesi, 21.yy insanını niçin ilgilendirsin? Elbet bir keriz çıkar, bakarsın dünyayı bile kurtarır ama seni kurtarmaz, seni zengin etmez. Bu yüzden hep arayış içindedir günümüz insanı.

Dolar 3.5 olur mu?

Renklerin İçinde

Sanatın en önemli işlevi düşündürmek ve bilinçlendirmektir. Eğlendirir, oyalarken bunu yapar. Sanat ürünleri topluma, halk kitlelerine yöneldiği oranda kitlelerin bilinçlenmesine, toplumsal gerçeklerin daha iyi anlaşılmasına neden olur. Kişiyi yetiştiren, yönlendiren, değiştiren ve yetkin hale getiren işlevleriyle ve içinde taşıdığı anti-sav konumu ile de eleştirel bakış kazandırır ona sanat. Az gelişmiş toplumlarda sanatın toplumsal işlevi daha da önem kazanır; çünkü sanat bir aydınlatma, bir bilinçlendirme ve çok etkili bir eğitim aracıdır.

Sanat içinde taşıdığı aykırı düşüncelerle, karşıt konumu ile insanları, içinde bulundukları durumları, sahip oldukları düşünceleri, yaşama biçimlerini. dünya görüşlerini ve ideolojik yaklaşımlarını irdeler, sorgular ve dinamik yapısıyla değişime olan yatkınlığı ile toplumlara gelişmeye giden yolları açar.

“…”

Sanat eleştirel yaklaşımından ötürü totaliter rejimlerde yöneticilere sevimsiz gelir. Halkın bilinçlenmesinden, uyanmasından rahatsız olan egemen güçler, karanlık güçler sanatı aşağılamaya, uğraşanları da bezdirmeye çalışırlar. Çünkü kitleleri düşündüren uyandıran, eleştirel bakış, zengin perspektifler kazandıran sanat, baskıcı egemen güçlerin en korkulu rüyasıdır. Bu yüzden dünyanın her yerinde ve her zaman yönetimi ele geçirmek isteyen egemen kişi ve zümrelerin ilk girişimi, entelektüel insanları ve sanat adamlarını devre dışı bırakmak olmuştur.

Prof. Dr. Yılmaz ÖZBEK

Sanat denen evrensel kurumun üretken bir üyesi; içinde taşıdığı aykırı düşüncelerle yaşama biçimlerini, gündelik yaşamı, nesneleri ve insanları birer sanat eserine dönüştüren 25 yaşındaki ressam ve fotoğraf sanatçısı Alexa Meade.

Gerçek yaşamın kanvasa aktarılmasından ziyade renkleri yaşamın gerçek unsurları üzerinde tatbik eden sanatçı, çalışmalarıyla gerçeklik algımızı kuvvetli bir şekilde sarsmaktadır.

Gerçeklik algımızla oynayan ve gerçeği kavrama şeklimize katkı yapmak adına kısa bir film hazırlayan sanatçı, çektiği bu filmle; canlılar içinde kendi türüne belki de en büyük zararı veren biz insanoğlunun, kendisi gibi olmayan her türlü canlıya uyguladığı psikolojik ve fiziksel şiddete, ayrımcılığa ve dışlanmışlığa dikkat çekmeye çalışmıştır.

Farmakologlar tarafından beynimizin nefret bölümünü kontrol altına alacak ve baskılayarak bu dürtüyü durduracak bir ilaç çıkarılana kadar(!) toplumsal işbirliği ve bilinçlenme ile önlememiz gereken bu durum için hazırlanan kısa filmi sunar, iyi seyirler dilerim…

Alexa Meade
Aalexa Meade – Flickr

uyumsuzluk ve uyanış

Bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. Büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar. Uyumsuzlukta da böyle. Özellikle uyumsuz dünya soyluluğunu bu zavallı doğuştan alır. Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin “hiç” yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir.

Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içerisinde Salı Çarşamba Perşembe Cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün “neden” yükselir ve her şey şaşkınlık kokan bu bıkkınlık içinde başlar. “Başlar”, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.

Albert Camus

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.