Menü Kapat

Ay: Ekim 2016 (sayfa 1 / 4)

Hayal Et!

Doğduk ve henüz hayal gücü olan birer tehdit olarak dünyaya geldik. Çocuk olmanın bile başlı başına bir mutluluk kaynağı olduğu, hatta yaşamın, kız çocuklarının saçlarından yapıldığı, hayal etmenin tüm dünyayı değiştirebileceği bir çağ idi. Çünkü hayal gücü bu dünyayı değiştirebilirdi! Çocuk işçiliğini engelleyebilir, geliri eşit bölüştürebilir, gündüzleri sömürülmeyi; geceleri aç yatmayı önleyebilirdi.

Belirli şeyler karşılığında belirli meblağları ödemeyi taahhüt eden ebeveynlerimizin evlerinde büyütüldük. Çitlerle çevrilen araziler, karşılığı faiz olan borçlar bizim geleceğimiz için alınmıştı. Anladıkça sıkıcı olmaya başlıyordu yaşam! Bir düzeni farkında olmadan yaşatan ve muhafaza eden bireylerin -ecek -acak kipleriyle süslediği zaman diliminin nesnesi olarak çağa evriliyor, pamuk şekerin masumiyetini kaybediyorduk.

İnsanlar dünyanın düzenli ve güvenli bir yer olması için yıllarca çalıştılar. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek gibi. Film izlemek gibi. Ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok.   –  Chuck Palahniuk

Büyüdük… Sistemin, uyanık olduğumuz her dakika, dikkatimizi başka yerlere çekmekle meşgul olduğu, tamamen zapt olduğumuzdan emin olmak istediği zamanlarda; önceleri güçlü ve sihirli bir sese sahip olan hatıraların, bir yaştan sonra iyi ya da kötü fark etmeksizin, sahiplerine acı verdiği çağları gördük. Artık neyi, nasıl, ne kadar tüketeceğimizi öğrenirken, sokağın karşısına geçmek istediğimizde; güvendiğimiz insanların ellerine ihtiyaç duymadığımız zamanlardı. Kitlesel tüketim için kitlesel olarak dizayn edildik!

Kamusaldık; diğerimizin kapısının önünü de süpürürken, ruhumuzun ana karasından koparılıp, başkalarının “anamal”ını artırmak için yeniden örgütlendirildik; bir sistemin sürekliliği için hazırda tutulan yedek ordunun “tükenmez” kalemiydik…

Karşılık beklemeden, yalnızca yapmış olmaktan keyif aldığımız ve kendimizi iyi hissettiğimiz iyilikler vardı; “fayda”yı öğrendik… Çöldü “fayda”, ve biz, faydadan yapılma bir çölde, kendi çölümüzü bekleyen bir çadıra dönüştük.

Yaşlandık… Biz, derin bilginin ve büyünün gömülü hazinelerini işaret eden sonsuz bir varlık; biz, ormanın, bereketin ve derinliğin ruhuyduk. Yaradılışa ihanet ettik, özümüzü sakladık, yabancılaştık ve kaybettik! Saklı kayıplar gibi aramızda ama görünmeden yaşamak zorunda bırakılmış insanlar haline getirildik.

Bu hayatı ve mekaniğini duyumsamamızı sağlayan; sanatı, sanatçıyı ve eserlerini yaktık, tüm yaşamın işleyişine mana katan duyguyu yok ettik (Film önerisi: Equilibrium, Fahrenhayt 451), robotize olmuş toplumlara dönüştürüldük (Prozac Nation).

Ölüyoruz; o yoldaki biziz ve bir mesafeyi kaplıyoruz. Haz için hızlanıyor ve süreksiz mutlu oluyoruz. Yapraklarında geçmişin adları yazmayan unutuş ağacının tohumları zihnimize ekilirken; dokunuşun adını unutuyor, gecenin adını unutuyor, kelimeleri unutuyor ve insan olmayı unutuyoruz. Şimdi o ağacın gölgesinde kendi gölgemizi bekliyoruz.

Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız…Hepimiz heba oluyoruz…Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş…Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz…Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz… Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız…Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık…Bizim savaşımız ruhani savaş… Ve bunalımımız kendi hayatlarımız…   –   Chuck Palahniuk 

Bildiğimiz tüm insanların ortak çabası olan bizler; ancak hayal gücümüz tükendiğinde “dünya” için bir tehdit olmayacağız. O zamana kadar; daha yeşil bir gezegenin, adil ve eşit olan herhangi bir yerinde, aç kalan kimsenin olmadığı bir sokağında, herkese eşit yağan yağmur damlalarının altında, gökyüzünün saçlarımıza değmesini hayal edeceğiz…

Hayatım sıkıcı ve değersiz olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil. – Chuck Palahniuk

ben evrensel kültür: bağırıyorum!

bertolt brecht’in pek bilinen yazısında söylediği duruma düşmemek için. susmuyoruz. siz de susmayın.

Evrensel Kültür kapatıldı.
Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan ilk kültür sanat edebiyat dergisi olduk.
Tam da 25. yılı geride bıraktığımız ay; 300. sayıya neler yapacağımızı konuşurken…
Kapatma kararnamesinin altında bir sürü imza var. Eminiz, hiçbiri Evrensel Kültür’ün 299 sayısından bir tekini bile okumamıştır.
Tolstoy’un renkli bir fotoğrafı vardı bu ay kapağımızda.
Tolstoy’u susturabilirler mi mesela?
Kasım sayımızın arka kapağında “Ben Ulrike Bağırıyorum” oyunundan şu sözlerle Dario Fo var:“Çok güvenli görünüyorsunuz! Fakat sanmayın ki bu böylece devam edecek! Öfke ve nefret büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerle birleşecek, biliyorum. İspanyol, Türk, Yunan, Arap, İtalyan göçmenler ve Avrupa’nın tüm ezilenleri… Ve tüm kadınlar, ezildiğinin, aşağılandığının, sömürüldüğünün farkında olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve beni neden öldürmek istediğinizi anlayacaklar… Gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar, hiçbiriniz umurumda değilsiniz. Asla beni delirtemeyeceksiniz!”
Bizi de delirtemeyecekler!
Delirmeyeceğiz.
Buradayız.
Sümerce ilk dize tablete kazındığından beri buradayız.
İlk mağara resmi duvara çizildiğinden beri buradayız.
On bin yıldır buradayız.
Hiçbir yere gitmiyoruz.
Susmuyoruz.
Siz de susmayın…
EVRENSEL KÜLTÜR

tarkovsky – sanat üzerine

daha önce sanat ve hayatın anlamı bölümünü çevirip paylaştığımız, tarkovsky’den yine ufuk açıcı sorular ve düşünceler. derinlerde bakış açınızı kaybetmeyiniz.

sanatı – ya da herhangi bir konsepti – tanımlamadan önce, daha geniş bir soruya cevap bulmalıyız: insanın dünya üzerinde yaşamının anlamı ne? belki de kendimizi manevi olarak geliştirebilmek için burdayız. eğer bizim yaşamımız bu manevi zenginleştirmeye yönelik ise … sanat oraya ulaşmak için bir araçtır. bu, tabii ki, benim hayatı nasıl tanımladığım ile alakalı. sanat, insana bu süreçte yardımcı olmalı.

bazıları sanatın diğer bütün entelektüel aktiviteler gibi dünyayı anlamaya yardımcı olduğunu söylüyor. ben bilme ihtimali olduğumuza inanmıyorum, neredeyse agnostik sayılırım. bilgi bizi hayatın temel amacından uzaklaştırıyor. ne kadar çok bilirsek, o kadar az biliyoruz: daha derinlere daldıkça, ufkumuzu daraltıyoruz. sanat insanın kendi manevi yeteneklerini zenginleştiriyor ve böylece insan kendisinin sınırlarını aşıp “özgür irade” diye adlandırdığımız şeyi kullanabilmesini sağlıyor.

 

Ruhun kalıcığı üzerine

Birkaç cümle söylemek dahi oldukça zorken içinizde kitaplar yazarken bulursunuz kendinizi. Beden yorgunluğunu çoktan aşmışsınız, zihniniz ve kalbiniz günlerdir ıssız ve engebeli arazide yürüyen bir meczup misali yorgun fakat bundan habersiz. Duvarları küf kokan bir odada, insanların kalplerinin de bu şekilde koktuğunu fark ediyorsunuz. Her kalbin aslında bir duvar olduğunu zaten biliyordunuz, benzer yeni bir yön daha…

Günler geçiyor, geçmiyor ağrılar; geçmiyor histeri. Kendinizi çeviri bir şiir kadar kötü hissediyorsunuz, dipnotlarınıza, altı çizili satırlarınıza bakılmış da yine de anlam verilememiş sanki.

2000 Yıllık Ağıt

prometheus’un enkarnesi olabilirim. “zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur” demiş, ateş hırsızı. bencil, baskın, iğrenç tanrının henüz bir isminin dahi olmadığı kadim zamanlar. zeus’un sembolize ettiği korkunç varoluşa sahip yaratığa inanılabilinmesi. sanatın, güzelliğin değerli olduğu kadim zamanlar. sümer, antik mısır, antik yunan. mitolojinin,tarihin kendisi olduğu muazzam günler.

nasıl olur da bir ruh emicinin güzellik olduğunu, tüm evreni yarattığını sanabilir insan? dünya varlıklarının kanına aç bir varlığın tek tanrılığını iddia etmesi? ah bu berbat yalana inanabilen insan? insan kurban istemediğini söyleyip, kendisi ve dini için savaşılmasını, bunun yayılmasını emreden maymun iştahlı varlığa tapınmak. onun adını söyleyip kaç milyon canlıyı katlettin insanlık? kaç düşünen, farklı tanrıya ya da tanrılara inananı yok ettin? kaç hayvanın akıttın kanını?

cadı avlarınız ve engizisyonlarınız. afarozlarınız. emevilerin pagan türgeş erkeklerini öldürüp, kadın ve çocukları, köle ve cariye olması için felaket yarımadasına götürmesi. yeryüzünde senin için ne kadar kan akıtıldı yahve? ne zaman bitecek açlığın? bu dünyanın canlıların kanına ne zaman doyacaksın? düşünebilmeye, sorgulamaya, bilime, sanata karşı çıkan bir ilaha nasıl tapınabilir, bir insan? kim heykellere şeytan işi der? kendisinin dahi bir portresinin çizilmesini yasak eder? “o kadarını sorgulayamayız, arşında oturan bizden daha çok şeyi bilir.” diyebilip olduğu söylenen cehennemden korkar? iskandinavların bir zamanlar cehennemi buz gibi bir yer olarak düşlemesini bildikten sonra, gereken kısa akıl yürütmeyi kim yapamaz?

bu bok çağından iğreniyorum. hangi aptal ailesinden biriyle, bir arkadaşıyla iletişimine son verir, bir yarımadadan ortaya çıkan şey  için? 9 yaşındaki biriyle yatan bir adama nasıl efendi diyebilir? nasıl evrenin onun ışığı için yaratıldığını düşünür? hangi kadın, bir adamın 4. eşi olmayı emreden bir kitaba özgür iradesiyle inanabilir ve dahi propagandasını yapabilir? kendisini herhangi bir şahitlik durumunda tek başına bir erkekle eşit tutmayan tanrıya nasıl tapınabilir bir kadın? yalnızca bir pil, bir enerji deposu olarak görüyor insanları, adına ölümler yarattıkları, onların. ve gerçek, keşfedilmek için apaçık ortada duruyor.

Her Şeyin Sonundayım

Ne istediğimi bilmiyorum artık, kimse bilmiyor. Herkes üstün olmak istiyor, kimden üstün olmak istediğini bilmiyor. Sadece  üstün olmak, birileri tarafından rütbe ile birlikte isminin söylenmesini istiyor insanlar. Artık biz kimiz, kendimiz neyiz bilmiyoruz. Artık sadece ismimizin önündeki sıfatların ne belirttiği önemli. Artık sıfatlarımızın bizi diğer insanlardan ne kadar ayırdığı önemli başka bir şey değil, çünkü ancak biz kendimizi başkaları ile karşılaştırarak önemseyebiliyoruz. Başka bir şekilde değil.

Biz artık ne ise o değiliz, ne olabileceksek O’yuz. Profesör, iş kadını ya da herhangi bir şey mi olabileceğiz, biz işte ancak O’yuz. Biz hangi modern hiyerarşi bizi uygun görürse O’yuz. Bilgilerimize göre değerlendirilmeyiz biz, hangi tarafı tuttuğumuza göre değerlendiririz, çünkü biz bu ülkede doğduk ve biz bu ülkede öleceğiz.

Camus bu ülkede ancak bir alkolik olabilirdi. Proust ancak aşk romanları yazan biri olabilirdi ülkemizde. Sartre ise bir sosyalist olarak Nazım Hikmet kadar ünlü bile olmayarak ölüp giderdi. Kimse ne varlık ile ne de hiçlik ile ilgilenirdi, çünkü zaten insanlar zar zor hayatta kalıyor idi. Neden ilgilenselerdi, ya da  nasıl ilgilenebilirlerdi hayatın üst problemleri ile?

Biz bitemeyiz, çünkü başlayamıyoruz ve başlamaya çalışanlar olarak tıpkı Tezer Özlü’nün Ferit Edgü’ye yazdığı gibi her şeyin sonundayız.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.