Menü Kapat

Ay: Eylül 2016 (sayfa 1 / 4)

Yaralarım Benden Önce de Vardı…

Metafiziği altetmek, demişti Heidegger, imkânsız! O, basit bir felsefi eğitim yöntemi değildir. Sanki birilerinin fikrini, kanaatini reddediyormuş gibi onu silip atamazsınız. Nietzsche’nin “hakikat sorunu” konusunda vurguladığı gibi, Dünya’nın Batısında yaşayan bir insan türü “metafizik” olmadan değil düşünmek, yaşayamaz bile. Bilginin “bir şeyleri bilmesi” modern metafizik varlıkbiliminin temelini atan Descartes’tan beri, Batı düşüncesinde neredeyse Varlığın tanımının ta kendisi haline geldi. Tanım ise kesinliktir. Freud, Heidegger ile paralel okunması gereken bir pasajında çağımızın çağrısını dışavurmuştu: Bana hakikati değil, kesinliği ver. Nereden geliyor bu garip emniyet tutkusu, güvenli kesinliğe bunca yakarış? Heidegger aşağıdaki satırları yazarken, bir anlamda onun felsefi damarlarından biri olan Ernst Jünger’in erken dönem eskatolojisinden pek uzakta değildir: “Varlık ilk hakikatinde olurken, istem olarak Varlık kırılmalı, dünya mahvolup gitmeye bırakılmalı, insanlar yalnızca emekleriyle başbaşa bırakılmalı. Ancak böyle bir çıkış sonunda Köken’in aniden bir yerlere oturması uzun bir zaman sürecek şekilde mümkün olacak… İşte bu olay daha şimdiden gerçekleşti. Bu olayın sonuçları dünya tarihinin bu yüzyılda başından geçen olaylardan başkası değildir.” Bahsedilen “sonuçlar”ın Ernst Jünger’in doğumevi, yani Birinci ve İkinci Dünya Savaşları olduğu besbelli. Onu Heidegger’den ayıran tek belirti, iki savaş arasının adamı olmaktan çok, savaşın kendisinin adamı olmasıdır. Birinci savaşın romantik gazisi; ikinci savaşın kaçağı… Ve iki savaş arasında, tıpkı Heidegger gibi, bilim ve teknolojilere dair yazıp durması da türdeş kılmıyor Jünger’in eserini -ne Heidegger’le ne de kendisiyle. Sonuç olarak 1895’te orta sınıf bir kimyacının evinde başlayıp 102 yıl savaşlarla ve barışlarla, umutsuz-umutlu çıkış ve gerileyişlerle geçen bir yaşamdan bahsediyoruz. Jünger’in “dönemeçleri” (Kehre) kuşkusuz Heidegger’inkinden daha fazla sayıda ve daha belirgin: Orta sınıf evde baba otoritesi (ileride Thomas Mann’ın üslubundan sürekli şikayet edecektir), artı baskıcı katolik okulları, ikili bir kaçış istemini kaçınılmaz kılacaktır: Aşırı okumalar yoluyla kaçış ve “dışarıya”, “başka bir yaşama” doğru. Birincisi yazar Jünger’i, ikincisi asker Jünger’i yaratacaktır. Aslında anti-semitizmden başka pek bir özelliği olmayan Wandervogel (Yitik Kuşlar) gençlik grubuna “belirsizce” katılışı hem aydınlık değildir hem de onu kesmez. Fransız Yabancı Lejyonuna yazılarak Afrika’ya gider, Kilimanjaro yollarında kaybolunca, ailesi tarafından Alman Dışişleri marifetiyle geri getirtilir. Neyse ki, Birinci Dünya Savaşı patlak verir de genç adam “burjuva” dünyasından bir kez daha uzaklaşmak fırsatını bulur -cephede çeşitli birliklere kumanda eder, defalarca yaralanır, savaşın sonunda Alman Ordusunun en yüksek Liyakat Nişanıyla onurlandırılır.

Savaşın Jünger’in hayatında bir dönüm noktası olduğunu söylemek yetmez. İki savaş arasında yazdığı ilk eserlerin temaları, bir taraftan Jungkonservative (Genç-Muhafazakar) sağcı ideolojilere bağlanıyorsa, öte yandan derinden derine bir “savaş uygarlığının” portresini çizerler. Üstelik, yakın dostu, Die Totale Staat‘ın (Topyekün Devlet) kuramcısı Carl Schmitt’ten bile daha derin bir eleştiriyi “burjuva romantizmi”nin dünyasına karşı yöneltecektir: Bu son savaş ülkeler arasında geçmedi -biri geçmekte olan, ikincisi gelmekte olan iki çağ ve iki yaşam tarzı arasında geçti. 19. yüzyıl burjuva ferahlığının, geleceğe yönelik orta sınıf düşleminin dünyası, bütün hatlarıyla ve kurumlarıyla geleceğin bu saldırısı altında tuzla buz olmaya gidiyorlar. Ve kazananı kaybedeni olmayacak bu savaşta geleceğin saldırısı global bir endüstriyel toplumdan gelmektedir -Der Arbeiter’da (İşçi) vurgulandığı gibi, barış zamanı emek örgütlenmesi, ağır demir-çelik ve metalurji endüstrilerinin gerektirdiği gibi, ordudaki askeri örgütlenmenin tıpkısı olmaya doğru gitmiyor mu? İşçi=asker eşitliği işte bu “gelecek dünya”dır. Anlıyoruz ki Nazilerle ilk flört yıllarındaki Jünger, henüz “ütopyasız”dır ve bu ateş, çelik, kan dünyasını belli belirsiz bir nihilizmle onaylamış görünmektedir. Yine de Max Weber gibi liberallerle, Sombart gibi “tutucu-devrimci” iktisatçıların özellikle Alman kulaklara hoş gelen bir çözümlemesi söz konusudur yalnızca: Ağır endüstriyel kurumlaşma otoriter devleti, hafif endüstriyel stratejiler ise Batılı, liberal ve demokratik devleti sırtlarında taşırlar. Diyebiliriz ki “faşist” Jünger, liberal öncülerinden daha samimidir bu formül konusunda: Madem böyle bir gelecek kaçınılmaz bir surette yeryüzünü egemenliği altına alacaktır, o zaman her düzeyde onunla anlaşmaya çabalamak gerekir: Makine bireyi saracak ise, birey de makinayla bütünleşecek ve ülkelerin çelik ve asfalt damarlarından akacaktır. Bu düşüncelerin eş-titreşime girdiği bir felsefe vardır: Spengler ile Stato totalitario öğretmeni Giovanni Gentile… Bir de siyasal grup vardır -sonradan Hitlercilere ters düşecek Ernst Niekisch’in “milliyetçi Bolşevikleri”… Kısaca söylemek gerekirse, Jünger’in de hatırı sayılır katkılarda bulunduğu kafa karışıklığı had safhadadır.

Devam

gelişim

Düşünme yetisinin muhteşemliği karşısında imrenmeyen birkaç nadir tür arasında başı her zaman insan çeker. Tüm canlılarda olduğu gibi bizde de vücudumuzdan gelen sinyalleri algılayıp yorumlamak ve gerek duyduğunda aynı iletim ağı ile vücudumuza hatırlatmak olan beyni, doğada daha önce hiçbir canlının kullanamadığı şekilde komple kullanabilen ve bu uğurda evrimleştirmeyi başaran tek tür olarak yaşadığımız hayatlar çoğu zaman içler acısı bir halden öteye gidemez. Tüm canlılarda bulunan, bizim aştığımız fakat farkında olmadığımız yegane mevzu başarısızlık korkusudur. Başarısız bir tavşan hayatta kalamaz, bu bizim türümüz için artık geçerli olmayan bir kurgudan ibaret. Doğayı ve içerisinde yaşayan tüm canlıların hayatını değiştirebilecek kapasitede canlılar olarak kendimizi değiştirmekten korkmamız, kendi bireyci potansiyelimizi keşfedemediğimizden kaynaklanır.

Kalben isteksizlik çağımızın salgınıdır.

Üzerinde durmak istediğim nokta, başarı nedir? nasıl mutlu olunur? gibi kişisel gelişim saçmalıkları değil. Neden bunlara ihtiyaç duyduğumuz!

Herkesin peşinde koştuğu kimisinin geçici olarak sahip olduğu, kimisinin farkında olamadığı mutluluk niçin bu kadar önemli? Beni mutlu edebilecekken başkasının canını sıkacak bir ütopya, asıl olayın mutlulukta değil, kendini tanımanın eşiğinden geçtiğinin farkına vardıracaktır. Hayatta başarıya ulaşmak için atılan adımların başında kendimizle aynı özellikte olan insanlarla yarışmak vardır. Eylemin sonunda kazandığımız para, ünvan, üniforma vs. bizi toplum vitrininde ön sıralara yükseltir. İcabında mottosu ‘Kısıtlı tüketim ürünlerini sonsuz istekler doğrultusunda olabildiğince eşit paylaştırmak’ olan İktisat gibi bir sosyal bilim alanı bile doğurabilir, fakat yine bir iktisatçının söylemi gibi asla uzun vadede sonuçları düşünülmez. Bireyci yaklaşımın kötü tarafı, bireylerin kendi istek ve arzularının çoğu zaman farkında olmamalarıdır. Dünyanın yok olmaması, canlıların soylarının tükenmemesi veya devlet yönetimi gibi toplumu ilgilendiren tüm konularda düşünmeden destek veren fakat eylemden eksik kalan toplum bu konularda işi bu işin ehline devretmekten hoşnut kalır, fakat bu role soyunan kişilerin işi başaramaması durumunda toplumun ne kadar zarar görebileceği konusunda hiçbir fikirleri olmaz.

Sonsuz istekleri ve düşünme yeteneği olan bir canlının nasıl olur da hayatı boyunca mutluluk peşinde koşmasının mantıklı olacağı konusunda çok keskin negatif düşüncelere sahibim. Anlık ve nadir başa gelen bir duygunun, ortalama bir insan ömrüne tamamen sığdırmaya çalışmak en aptal insanlar için bile mantıksızdır. Ancak bizi 7’küsür milyar kişi arasında özel kılmaya çalışan global kültür, farklı toplumların farklı ahlak kurallarını dayatarak, arzulanan şeylerin önüne geçer ve seni ortak paydaya davet eder, bu durumda ortak bir imaj ve ortak bir vitrinde yaratmış olur.

Duygu, fikir, istek, yaşam kalitesi vb. konularda toplumsal çan eğrisinin tam ortasında yer alan kişiler bireysel olarak bundan uzaktır, çünkü bireysel istek ve arzular sonsuzdur.

Mutsuzluk bir bilinç halidir, var olan durumdan, eylemden, sorunlardan kurtulma çabası etrafında olup biteni anlamanı gerektirir. Başarısızlık ve mutsuzluk dünyayı değiştiren iki temel olgudur.

Peki ama ne yapmalıydık? Bildiğimiz en rasyonel düşünme yetisine sahip canlı türü olarak geleceğimizi mahvetmekten başka? Oysa yalnız ve yalnız, tesadüfler sayesinde var olabilmişken. Varoluşu ile beni mutlu eden ve perişan eden her şey, uzayın derin boşluğunda gerçekleşen garip bir nesnenin patlaması kadar saçma bir hatıranın izi.

Tanrıların İntikamı

On İkinci Hanedan Senusret I (M.Ö.1991-1803) zamanından kalan bir taş tabletten; Amenemhat I’in ağzından cinayetini dile getiriyor:

Yemeğimden sonra, gece düştüğünde, mutlulukla geçirdim son saatlerimi. Yatağımda uyudum ve kalbim de uyudu. Huzurumda silahlar çekildiğinde başkentimdeki kudretli bir yılan gibi kıvrandım yatağımda. Dövüşe uyandım ve anladım ki beni korumak için ant içmişlerden olacaktı katillerim. Silahlarıma sarıldım hızlıca ve ilk hamleye karşılık verebildim! Ama söyleyin bana, öylesine kudretli biri var mıdır ki gecede tek başına, yalnız, yardım umudu olmadan katilleriyle savaşsın. Bak ve gör, yaralar açılırken tenimde sen yoktun yanımda, tebaam duyamadan, sana öğreteceklerim dururken, sana planlarımı anlatamadan, tahmin bile edemeyeceğim bir şekilde, kalbim uşaklarım tarafından sökülüp alındı.

amerikalı iş adamı ve meksikalı balıkçı

Amerikalı bir iş adamı deniz kıyısında harika bir manzarası olan ufak Meksika köyünün iskelesinde etrafa bakıyordu. Yalnız bir balıkçı teknesinden bugün için yakaladığı birkaç sarı tuna ile ayrıldı. Amerikalı, Meksikalı balıkçıyı yakaladığı balıkların büyüklüğü yüzünden övdü.

“Bu balıkları yakalaman ne kadar sürdü?” diye sordu Amerikalı turist.

“Sadece kısa bir süre” diye cevap verdi balıkçı.

“Neden biraz daha kalıp daha fazla yakalamadın?” diye sordu Amerikalı.

“Ailemin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar balığım var” dedi balıkçı.

“Ama günün geri kalanında ne yapacaksın?”

“Uzun süre uyuyorum, biraz balık tutuyorum, çocuklarımla oynuyorum, eşimle siesta yapıyorum. Akşamları da köyde dolaşıp, şarap içip arkadaşlarımla şarkı söylüyorum”

Amerikalı dalga geçti “Harvard’da MBA yaptım ve McKinsey’de danışman olarak çalışıyorum. Sana yardımcı olabilirim dedi.”

Balıkçı geri adım atarak “Bu nasıl olacak efendim?” dedi.

“Balık tutmak için daha fazla süre ayır. Kazanacağın gelir ile daha büyük bir tekne alabilirsin ve daha büyük bir tekne sayesinde kazanacaklarınla birden fazla tekne sahibi olabilirsin. Sonunda bir filon olabilir. Balıklarını aracılara satmak yerine, doğrudan müşteriye satacak güce erişebilirsin ve kendi konserve fabrikanı açabilirsin. Ürünü, işleme sürecini ve dağıtımı tam olarak kontrol edebilirsin. Bu küçük şehirden taşınıp Mexico City’e taşınabilirsin. Ardından Los Angeles ve en sonunda girişimini daha da büyütebileceğin New York’a gelebilirsin.”

“Bunların hepsi ne kadar sürecek?” diye sordu balıkçı.

“15, bilemedin 20 yıl.”

“Ya sonra?”

“Evet bundan sonrası gerçekten heyecan verici” dedi Harvard’da MBA yapmış danışman. “Doğru zaman geldiğinde, halka arz olacak ve şirketin hisselerini satacaksın. Çok zengin olacaksın ve milyonların olacak.”

“Milyonlar mı efendim? Peki ya sonra?”

“Emekli olacaksın! Uzun süre uyuyabileceğin, biraz balık tutabileceğin, çocuklarınla oynayabileceğin, siesta yapabileceğin ve akşamları içkini içerken köyde dolaşıp arkadaşlarınla şarkı söyleyebileceğin bir köye taşınabilirsin!”

“Şuan bunları zaten yapıyorum efendim.”

öylesine kitap okumayın

Kim söylemişti şu anda hatırlayamıyorum ama, insanların yaratıcı gücü, büyük ölçüde belleklerine bağlıdır. Benim kendi deneyimlerime göre, okuduklarım her zaman belleğimin bir köşesindedir ve yeni bir şey yaratmaya kalktığımda temelleri belleğimde bulurum. Boş bir bellekle hiçbir şey yapmak mümkün değildir. Bunun için çok genç yaşlarımdan itibaren okuduğum kitaplarla ilgili notlar aldığım bir defterim vardır. Her kitap için kendi düşüncelerimi ve hangi bölümlerin neden beni etkilediklerini yazarım. Bu defterlerden yığınla birikmiştir ve yeni bir senaryo yazacağım zaman onları gözden geçiririm. Bir yerde mutlaka bir başlangıç yapacak bir düşünceye rastlarım. Hatta bazen bir tek satırlık diyaloglar için bile defterlerden yararlanırım. Söylemek istediğim şey, yatağınıza uzanıp da öylesine kitap okumayın.
Akira Kurosawa

illa bir şeyler mi üretmek lazım diye düşünüyor olabilirsiniz. ya da öylesine kitap okumanın da keyifli yanları var diyebilirsiniz. fakat not tutma alışkanlığınız yoksa ise biz de akira kurosawa’yla hem fikir olduğumuzu belirtmek isteriz. etilen’in görece çeşitli sayılabilecek içeriğinin arkasında yatan temel faktörlerden biridir not defterleri. bu yazının da notunu almanız dileğiyle.

erdal eren ve annesine mektubu

10/4/1980 – Perşembe

Sevgili Anneciğim!…
Uzun zamandır mektup yazamadım. Kusura bakma.
Ancak Salı günkü Demokrat Gazetesi’nde yayınlanan bir devrimcinin mektubu cezaevindeki tüm devrimcilerin yaşamlarını, duygularını yansıttığından bu mektubu size gönderiyorum.

Ana!…
Neden mi burdayım? Neden mi evimde değilim? Neden istediğim zaman yatıp kalkamıyorum? Niye istediğim kitabı, evdeki kanepeye oturup okuyamıyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum? Ne mi arıyorum dört duvar arasında?

“O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp ölesiye taşırız. O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız.”
Baharın, karın altından fışkırdığı bugünlerde içeride olmak, çiçek kokusunu alamamak, geniş yeşilliklerin güzelliğini görememek insanda anlatılması zor bir duyguyu yaratıyor. Ama bu duygu öyle karamsarlığın, yılgınlığın, bitkinliğin ve vazgeçmişliğin bir belirtisi olmuyor. Aksine, bu duygu beni daha biliyor, daha hırçınlaştırıyor, bir yerlerden uzaklaştırıyor, bir yerlere yakınlaştırıyor. “Ne yapmalı?” “Nasıl savaşmalı?” sorusuna cevaplar arıyorum günlerce.

Sizi de düşünüyorum. İçeriye düşmeden önce anlatmak istediklerimi ama anlatamadıklarımı herhalde şimdi daha iyi anlayacaksınız. Bizi anlamayan analara, babalara, bacılara, eşe, dosta, herkese ama herkese anlatın daha vakit varken. Henüz geç kalmamışken. Vaktim az da olsa var ve eğer biz değerlendirmesini bilirsek yeter de artar bile. Bu işi hep beraber yürütürsek ancak kazanabiliriz.

Omuz, omuza, bir birinden güç alarak, bir birine güç vererek. Ve anam, bu savaşı ne pahasına olursa olsun kazanmalıyız, kazanacağız. Kazanacağız ki çiçekli, mutlu günleri hep beraber görelim, senin torunların görsün ve torunlarının çocukları görsün.

Biz karşımızdakiler gibi bir avuç değiliz. Biz halkız. Bak sana bizden olanları iyiyi, güzeli, haklarını isteyenleri sayayım. Ben varım, babam var, sen varsın, kardeşlerim var, ablam bacım var, sonra köydeki dayılarım, şehirdeki amcalarım ve onların akrabaları, komşuları var, onların arkadaşları, onların oğulları, kızları, benim okul arkadaşlarım, onların arkadaşları, onların akrabaları, amcaları, dayıları var ve yine onların… saymakla bitiremeyeceğim kadarız biz.

Gördün mü ak saçlı boncuk gözlü anacığım saymakla bitiremiyorum. Yeter ki omuz verelim birbirimize. Yeter ki destek olalım ortak mücadelemizde.

Gelecek görüşte bana özgürlüğü, özgürlüğün tohumlarını getir. Ve demir parmaklıklara bütün bu yazdıklarımı düşünerek gözyaşlarını, mahzun bakışlarını bırakmadan git. Boynun bükük olmasın. Giderken gözün arkada kalmasın. Arkana bakma. Dışarıda da hep öyle ol.
Sana ve soranlara devrimci selamlar.

Anne. Benim anlatmak istediklerimin hemen, hemen hepsi bu mektupta var. Bu da cezaevindeki tüm devrimcilerin düşüncelerinin, yaşamlarının ve mücadelelerinin aynı olduğunu gösterir.

Bu yazdıklarımın yanı sıra sağlığınıza da dikkat edin ki yaşamın zorluklarına göğüs gerebilesiniz.

Size, akrabalara ve tüm arkadaşlara devrimci selamlar. Ellerinizden öperim.

Erdal

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.