Ay: Ağustos 2016

türlerin sonu

Yürüyen merdivenlerde ve asansörlerde inip çıkan insanlar, araba süren insanlar, garaj kapılarını uzaktan kumanda ile açan insanlar… Sonra yağlarını eritmek için jimnastik salonlarına gidiyorlar… 4.000 yıl sonra bacaklarımız olmayacak, ördeklere benzeyeceğiz… Bütün türler kendilerini yok ederler… Dinozorların sonu da böyle oldu… Canlı namına ne varsa yediler, sonra birbirlerini yemeye başladılar ve sonunda tek dinozor kaldı ve o orospu çocuğu da açlıktan öldü…

Charles Bukowski
“Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi ”

Sonbahar

Her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının
güzel çocuklarına…

Özcan Alper, senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı Sonbahar filmiyle ilgili Birgün gazetesine verdiği röportajda “Bu film benim vicdan borcumdu” demiş. Günlerdir bu sözün etkisi…  Yolda hızlı hızlı yürürken adımları karıştıran; biriyle konuşurken söylenilecekleri, yemek yaparken tuzu, haberlere göz atarken ne okuduğunu unutturan. Kafamda uğultusu, ardım sıra ayak sesleri. “Ne takmışsın sen de!” dediğinizi duyar gibi kulaklarım. İyi duyduğumdan değil, hep çok yüksek sesle konuştuğunuzdan.

Filmin ana karakteri Yusuf, 22 yaşında bir üniversite öğrencisiyken hapse giriyor. On iki yıl ceza almasına rağmen, onuncu yılın sonunda hasta olduğundan mütevellit serbest bırakılıyor ve kalan iki üç ayını doğup büyüdüğü yerde; Doğu Karadeniz’deki annesinin yanında geçiriyor. Bir yandan unuttuğu şeyleri hatırlamaya çalışırken, bir yandan da yeni olan her şeyi izlemeye başlıyor. Tek bir farkla elbette: Her şeye son kez bakmak zorunda olan bir adamın gözleriyle bakıyor.

Filmin çekimleri sırasında Özcan Alper, Yusuf’un dağ evinin önündeki manzaraya nasıl bakması gerektiğini Yusuf karakterini oynayan Onur Saylak’ a anlatırken şöyle bir anlatım yapıyor:

-Sen burada manzarayı izlemiyorsun. Bu ağaçlar, bir daha bu rengiyle göremeyeceksin. Bu karı bir daha bu şekilde göremeyeceksin. Hep şunu düşün ‘son kez bakıyorum’. Bu bir nevi vedalaşma gibi.

Özcan Alper’in vicdan borcu, Yusuf’un son kez baktığı ağacın yeşilini hafızanıza kazımaktır. Bir daha o şekilde göremeyeceği karı üzerinize yağdırmaktır. İşine gelmeyen her şeyi umarsızca unutan insanın beynine elektroşok vermektir. Filmin son sahnesinde taşınan tabutun içinde yalnızca Yusuf değil, Habil ile birlikte Kabil de yatmaktadır.  Yusuf’un çaldığı tulumun sesi belki de Özcan Alper’in vicdanının sesidir ve bir ağıda eşlik eder.

Dilediğimdir ki; zaman hepimiz için farklı akıyordur ve Yusuf hala orada, o tepenin yeşilini ve bir daha o şekilde göremeyeceği karın beyazını izliyordur.

albert camus – tersi ve yüzü

Briçe Parain, sık sık, yazdıklarımın en iyisini bu küçük kitabın içerdiğini ileri sürer. Hayır, aldanıyor. Çünkü insan, yirmi iki yaşında yazı yazmasını pek bilmez. Ama Parain’in söylemek istediğini anlıyorum. Bu acemice sayfalarda, sonradan yazdıklarımdakinden daha çok gerçek aşk bulunduğunu söylemek istiyor. Haksız da değil. Bu sayfaların yazıldığı zamandan beri yaşlandım, çok şeyler görüp geçirdim. Sınırlarımı, hemen de bütün zayıflıklarımı tanıyarak kendim hakkında bilgi edindim. Herkes gibi ben de düşler kurarım bazı bazı. Ama iki sakin melek, onun eşiğinden hiçbir zaman geçirmediler beni; biri, dostun yüzünü gösterir, öbürü, düşmanın suratını. Evet, bütün bunları biliyorum; aşkın neye patladığını da öğrendim ya da aşağı yukarı. Ama yaşam hakkında, hâlâ Tersi ve Yüzünde acemice söylenenlerden fazlasını bilmiyorum.

“ne zaman dünyanın derin anlamını sezer gibi olduysam, onun basitliği şaşırttı beni.” diyen albert camus 22 yaşında bir deneme yazıyor – tersi ve yüzü. camus için yolun başı denilebilir ya da kendisi yazarken öyle yorumlamış olabilir ama biz daha ziyade tahsin yücel’e katılıyoruz; “bir yolun başlangıç noktası değildir yalnız, her zaman dönülen, her zaman özlenen, her şeyi besleyen kaynaktır, ışığın fışkırdığı noktadır.”

insanın bir şeyler yapabilmesi için yaşın herhangi bir bahane olmadığının başka bir kanıtı. okumadan yüzünüzü çevirmeyin.

indir . albert camus – tersi ve yüzü (.pdf)

Kısalan ve Yok Olan Gölgenin Hikâyesi

Henüz neye benzediğini bilmediğim için bir isim veremediğim gizli kahramanım bu öyküde yalnızca ben, sen, o diye geçmekte ve her ikili, üçlü, beşli insan ilişkisinde farklı farklı sıfatlar almaktadır. Kim olduğunu soranlara söylemem istendi ki, üzerinize damla damla yağan yağmuru, aniden esen rüzgârı, nereye uçacağını hiç şaşırmadan bilen kuşları, çukurlarda toplanan su birikintisini, varlığı, hiçliği, eşsizliği, sesi, sessizliği ve şimdi sayamadığım diğer tüm yaratımlar bir araya gelince oluşan ahengi var eden tanrının gölgesidir. Bir vardır, bir yoktur. Bir kısalır, bir uzar. Namıdiğer herkes, namıdiğer hiç kimsedir. Rivayet olunur ki, gölgesiyle birlikte dolaşan peygamberlerin sonu kutsal kitapta biter. İlahi melodiler duymaya alışkın olmayanların kulakları sağır olmaktadır ve bir ömür bu ahengin ritmini tutturamayıp, işitemedikleri bu sesin peşinde bir o yana bir bu yana giderek ömür tüketirler. Ses, uzayan ve kıvrılıp yeni yeni şekiller alan zamanın içinde hapsoladursun, aynı zamanda da genişleyip duran bir evrenin hızına asla yetişemeyeceğinden giderek daha da cılızlaşıp, bir gün hiç duyulamayacak kadar yaşlanacak olmasının verdiği acıyla bulunmayı bekler ve aynı hikâyeyi anlatır durur. Unutmamak için yazılan tüm romanlar gibi, yaşamın hafızasına değil belki ama insanların, gölgelerin ve peygamberlerin hafızalarına hiç güvenmez. Unutulmasın diye… Her gün aynı ben, aynı sen ve aynı onun olduğu, kendi çevresinde dönüp duran hikâyeleri sarar parmaklarına, bileklerine, kollarına ve boynuna. İlk onu öldürmez ama en sona da beni saklar. Öyle ki ben bunları o seni öldürdükten çok sonra öğreniyorum, ne kadar da şaşılası bir tesadüf. İnanırsan diye, unutursan diye. Ben unutmuyorum, sen de hatırlarken zorlanma.

Evvel zaman içinde diye başlayamayacağım bu hikâyenin anlatıcısı da yaratıcısı kadar usanmış bir halde, sıradan bir Salı gününde -ki ne sonudur haftanın ne başı, bir ömür deneyimleyecektir arada kalışı- ağaç dalları ve yapraklardan derip çattığı evinin bahçesinde otururken birden aklında bir düşünce beliriverir. Bazen öyle anlar yaşamaktadır ki, zaman lastikten bir kalıp gibi yumuşayıp, belki de en zayıf yerinden kim bilir, geçmişteki, gelecekteki ya da tam da şu andaki başka bir kendisine dokunmaktadır. Artık bu derme çatma evi bırakıp gitme vaktinin geldiğini nicedir bilse de bugün daha fazla kalmaması gerektiğini ve yolculuk için beklenen zamanın erimeye başladığını hissetmektedir. Bunları bana göre uzun sana göre kısa sayılabilecek kadar bir zamanda düşünüp, kararını verir. Her şeyi geride bırakıp yanına bir tek yol boyunca ona yetecek kadar su alıp, bahçe kapısından çıkar ve ormana dalar. Daldığı orman kendisi midir? Sonunda öleceği için sonunu hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir hikâyenin anlaşmasına varır kendisiyle ve gölgesine tembih eder, yaşayacakları her olayı tek bir detayını bile atlamadan kaydedecektir. Peygamberlerin sonu kutsal kitapta biter, peki ya gölgelerin? Yalnızlığın içinden geçerler birlikte, güneşin bile girmeye üşendiği ormanın en karanlık köşelerinde onu ararlar ki aranmayı ve bulunmayı bekleyen şeyler hiç bitmiyor şu hayatta diye düşündürür. Sonsuz kere sonsuzluyor gibidir sanki hayat beni, seni ve onu. Sonsuz kere bulunmaya çalışılıyor da sonsuzlukta tekrar tekrar kaybediliyor gibi. Kaybedilmesin diye… Sarıyorum aynı hikâyeleri parmaklarıma, bileklerime, kollarıma ve boynuma. Arayışın bundan sonrası gölgenin, peygamberin ve tüm olan biteni çok uzaktan, çok yakından izleyen tanrının hafızasında gizlidir. Sessizce büyüyen bir ağacın, anlatılacak her şeyi bir ufak hışırtıyla anlattığı şey rüzgâra duyduğu aşktır. Kutsal kitaptaki ilk emirde şöyle buyurmaktadır, Esiniz. Yaratan, dinleyen, gözleyen ve bağışlayan tanrının adıyla, gölgenin şahitliğiyle, benim, senin ve onun refakatiyle. Esiniz.

removed.social, eric pickersgill’in hepimizin tecrübe ettiği durumları farklı bir açıdan yansıtan fotoğraf projesi. insanların doğrudan iletişimden ziyade telefonların ekranlarının ardından iletişim kurmayı tercih ettiği bir devirde dışarıdan bakan gözlerin bu anlamsızlığa olan bakışı başka bir deyiş ile.

her zaman söylediğimiz gibi, ekranlarınızdan ziyade gökyüzüne bakmayı tercih ettiğiniz günler geçirmeniz dileğiyle. sorgulamadan geçmeyiniz.

removed.social

klarafy

bizim saçma sapan gündemimiz bir yana, dünyanın büyük bir kısmının nelerle uğraştığını görmek her ne kadar ülkenin geleceği açısından oldukça iç karartıcı olsa da dünya genelinden güzellikleri göstermek ve paylaşmanın yine de umut vereceğine inanıyoruz.

klarafy oldukça basit, eğlenceli ve keşif dolu bir uygulama. spotify hesabı olanların işine yarıyor. tek yapmanız gereken spotify hesabınız ile giriş yapıp sevdiğiniz playlisti paylaşmak. akabinde klarafy sizin zevkinize uygun klasik müzik eserlerini ortaya koyuyor. tek amaç ise klasik müzik sevgisini arttırmak. ellere sağlık diyoruz.

klarafy