Menü Kapat

Ay: Temmuz 2016 (sayfa 1 / 3)

Paragraflar

limitsiz bir düzenin bu zamanında, günlerin o gününde, ovaların vadilerin ve göllerin, yalnızca benim yanımda, bütün ormanlara rağmen yere düşmüş kuru bir ağaç dalından neler öğrendiğimi anlatmak istiyorum.

dillerin en zenginine doğdum. yine de hiçbir kelimeyi anlamıyorum. bilmiyorum. korkuyorum. zamandan nefret ettiğini anlatan bir insana verebilecek bir cevap arıyorum. güzel olan bir şeylerden bahsetmek. çocukça bir şikayete, çocuk gibi cevapsız kalıyorum.

nefret ettiğin ‘zaman’ nereden geldiği belirsiz sakin bir rüzgara dönüşüp perçemini yalıyor baksana. başını hafifçe çevirip perçemini düzeltiyorsun.

dünyada olup biten ve çoğunlukla kaçırdığımız güzel anların hepsini görebilmeyi öğrendim. öğrenmek için pek bir şey yapmadım. bir yaprak yere düşerken üzerine yağmur damlasının çarptığını ilk gördüğümde, anneme seslenmek istedim. fakat yapacak işlerim vardı ve böylece yerin altından, karanlığın içinden geçip giden, insanları oradan oraya taşıyan bir taşıta binmek zorunda kaldım. gözleri yere kilitlenmiş, zamanında bir yerlerde olmak isteyen ve artık kol saati kullanmayan insanlarla birlikte; tıpkı onlardan biri gibi, ama aklımda sadece o yaprak varken.

temellerini atmadan yaşayanların kaybedecekleri olmaz; anlatacakları olur, sadece. anlatan insanları izledim. iki tane tuğlanın arasından kendini dışarı atmayı başarmış ve derin bir şaşkınlıkla etrafı izleyen bir papatyanın sesini duyan var mı? anlatılanların arasında bu da var mı.

‘’ben bir duvardan dışarı başımı her şeyin darmadağın olduğu bir dünyaya öylesine uzatmıyorum, sen bir akvaryumu dünya sanan balıklarla hiç karşılaştın mı? içindeyken öyle geliyor.’‘

dillerin en zengininin içinde, bütün bu kelimeler birleşip neyi anlatmaya çalışıyor? daha önce bir yerlere not ettiğim hiçbir cümlemi bulamıyorum. eğer onları bulan olursa, bir yerlerde anlamlı bir paragraf yazmış olabilirim.

Devam

tarkovsky: sanat ve hayatın anlamı

Rublev üzerinden Tarkovsky’e göre sanat ve hayatın anlamı nedir. Hak vereceğinizi biliyoruz:

Rublev’in altıda çalıştığı koşullar bir istisna değil. Bir sanatçı asla ideal koşullar altında çalış(a)maz. Zaten dünyada da böylesi ideal koşullar var olsaydı, o zaman sanatçıya gerek duyulmayacaktı. Sanatçı bir vakum ortamında yaşamamalıdır ve onun üzerindeki baskıların bir bölümü yaratıcılığını kışkırtma adına faydalıdır. Sonuçta, dünya mükemmel bir yer olmadığı için sanatçı diye bir insan türü doğmuştur. Eğer dünya mükemmel bir yer olsaydı, sanatçı da sesini hiç çıkarmadan o uyumun bir parçası olarak yaşayıp gidecekti. Sanat eseri dediğimiz şey, hastalıklı olarak tasarlanmış bir dünyada doğup dışarı taşmaktadır. Bu Rublev’deki sorun: insanlar arasındaki uyumlu ilişkilerin bir arayışı – sanat ve hayat arasındaki, zaman ve tarih arasındaki. Filmimin konusu bu.

Diğer önemli bir konu ise insanlığın tecrübesi. Bu filmimde vermek istediğim mesaj bir tecrübeyi bir başkasına aktarmanın veya diğerlerinden bir şey öğrenmenin imkansız olduğu. Kendi tecrübelerimizi yaşamalıyız; tecrübe başkalarından miras kalmaz. İnsanlar genellikle atalarının tecrübelerini kullan diyor. Bu çok kolay ama herkes kendi tecrübesini yaratmalı. Öte yandan biz bu tecrübeye sahip olduğumuzda, kullanmaya vaktimiz olmuyor ve yeni nesiller haklı olarak bunu dinlemeyi reddediyor. Tecrübeyi yaşamak istiyorlar fakat ardından onlar da ölüyor. Hayatın kanunu bu, hayatın gerçek anlamı: tecrübelerimizi başka insanlar üzerine zorla aktaramayız ya da insanların toplum tarafından hissedilmesi gerektiği düşünülen şeyleri hissetmelerini sağlayamayız. Sadece kişisel tecrübe ile hayatı anlarız. Rahip Rublev, karmaşık bir hayat yaşadı: usta Radonevsky ile birlikte Kutsal Üçlü’de çalıştı ama bu öğretisiyle uyumsuz bir yaşamdı. Dünyayı ustasının gözlerinden görmek zorundaydı. Sadece hayatının sonunda kendisi gibi yaşayabildi.

0.99

Sıfır, evrensi sarayında tecavüz ederken milyonlara!

Birler, çay mı getirmeli; ikilere üçlere?

Dörtler, traktörleri doldurup taşımalı mı tarlalara, beşleri, altıları?

Sekizler, gece boyu hamur mu yoğurmalı, kravatlı dokuzlara onlara?

On’lar, kesmeli mi tellerle örülmüş duvarların içinde, yirmilerin otuzların şah damarlarını?

Otuz beşler, yolun diğer yarısı için striptiz mi yapmalı, otuz birlere otuz ikilere?

Kırklar, trafik vardı diye, bağırıp çağırmalı mı, ellilere altmışlara?

Yüzler, yağmurlu günlerde bile güneş gözlükleriyle mi korumalı, zırh giyinmiş beşyüzellileri?

Binler, zihinlerini postallara sokuşturup kamuflaj mı giydirmeli, yüzbinlerin düşlerine?

Milyarlar, ellerini kaldırıp mucizeler mi beklemeli, doksan dokuz kere doksan dokuzdan?

dischord records

bağımsız plak şirketi denilince kesinlikle ilk akla gelmesi gereken oluşumlardan olan dischord records, fugazi’nin has adamlarından ian mackaye ve jeff nelson tarafından sahiplenilmiş. genelde bir şekilde punk ile temas halinde olan gruplara yer veriyorlar ve 80’lerden beri faliyetteler. her ne kadar eski hızlarını kaybetmiş olsalar da sırf tarihleri bile sıklıkla takdiri hak ediyorlar. son dönemde de duruşlarını sanal aleme yansıtıp spotify anlaşması yerine d.i.y. müzisyenlere el uzatan bandcamp üzerinden ilerlemişler ve 100’e yakın albümü erişime sunmuşlar. size de göz atmadan geçmemek kalmış. bağımsız müziği ve müzisyenleri koşulsuz şartsız destekleyen bütün güzel insanlara selam olsun!

kimler var; minor threat, fugazi, dag nasty, egg hunt, government issue, void, nation of ulysses

Dischord Records – Bandcamp

Çalıntı Araba Güzellemesi

tabutta rövaşata’yı daha önce ayşen abla üzerinden anmıştık. güzel şeyleri hatırlatmanın bir sakıncası yoktur gerçeği ile emeği geçen herkese tekrar teşekkürler.


İngilizce bir terim var ya hani “the survival of the fittest” diye, en güçlünün hayatta kalması hani, darwinciler çok sever. İşte onu anlatır aslında Tabutta Rövaşata. Asla en güçlü olamayan, olamayacak olan, parya gibi görülen fakat yine de en iyi yaptığı şeyi yaparak, bu güçler yarışında bulunan insanoğlunun sistemine başkaldıran ve yine de onlara duyduğu şefkatle bunu yapan, Mahsun’un hikayesidir Tabutta Rövaşata.

Belki fiziğiyle bu güçler oyununda biraz daha yükseklerde olabilecek ama bir bağımlılığa ruhunu teslim etmiş, belki de hayallerinde yatacağı kendi yatağını düşleyen, toplumun iğrenerek baktığı lakin bir o kadar severek kullandığı bedenini satanlardan olarak hayatta kalma yarışında tutunmaya çalışan ve bunu yine de içindeki iyi olan ne kaldıysa ona tutunarak yapmaya çalışan, eroin bağımlısı kadının hikayesidir Tabutta Rövaşata.

Küçük kayığı ve tuttuğu az buçuk balığı ile, içtiği kopeköldürenler ve konuştuğu sokak hayvanları ile, oğlu değilken babalık ettiği Mahsun ile, belki de kaybettiği sevdiğini her gün bir içki masasında düşler iken, yine de kaybedişlerine rağmen, güçler oyununa küfreder gibi hala denize açılan reyisin hikayesidir Tabutta Rövaşata.

Azar işitmemek, insanları kırmamak için, belki de düşünde gördüğü sıcacık yatağı yarıda kesmemek için, dipten sonsuz karanlığa sürüklenen Sarı’nın hikayesidir Tabutta Rövaşata.

İnsanoğlu kendisine öyle bir sistem kurmuş ki, bu hayatta kalma mücadelesinin, bu güçler yarışının ciddiyetine kendisini öyle kaptırmış ki, herkes kendisini sokağa atıyor, milli takım galibiyet aldı diye. Oysa Mahsun, oturmuş sıcak çorbasını içme derdinde, insanların yaptıklarına boş gözlerle bakmakta. Mahsun’un bu bakışları, tüm aidiyetin, tüm kendine kimlik ve anlam verme çabasının ciddiyetini bir karadeliğe fırlatıyor sanki.

Modern çağın kaybedenlerine ya da kaybetmek isteyenlerine sormak gerekir böylece:
Her türlü arabayı kaçırabilseniz, geri getirip temizler miydiniz?
Çalıntı bir arabada hız yaparken çarptığınız köpeği, veterinere götürür müydünüz?
Bir bağımlıya aşıkken, o baygınken tecavüz etmek yerine sadece bir öpücük kondurabilir miydiniz?
Eh siz, tavuskuşlarına sarılabilir miydiniz?

Demek öyledir ki, bence bu çağın en asili olmalıdır, bu güçler oyununun kazananıdır Mahsun Süpertitiz.

“Mahsun falakadan şişmiş ayaklarıyla yeraltından çıkıp yeryüzü dünyasına karışır her sabah. BMW’yi o çalmamıştır. Otomobil çalmaz Mahsun sizin yaşamınızdan bir gecelik rahatlıklar çalar. Otomobilinizin sıcak koltuğunu çalar, geceleri dolaştığınız şehrin aydınlığını çalar.. ” der Derviş Zaim.

ve Ayşen Aydemir’e ya da doğrusu hep abla demek istemiş olduğum Ayşen ablaya bu yazı.

yani onlar, onlar, onlar…

Mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasında duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gösteren, yanlışı doğru gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar, yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, bir şeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şoförler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler ve onlarla birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkartanlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine düşman edenler ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar ve gerçeği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar; yani onlar, onlar, onlar, onlar, onlar, onlar… Karşımıza oturacaklar.

oğuz atay / tutunamayanlar

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.