Menü Kapat

Ay: Mayıs 2016 (sayfa 1 / 3)

DAK – Ferrokrom

DAK, uzun adıyla Deri Altı Kanalları, 90’lı yıllarda ve 2000’lerin başlarında faaliyet göstermiş Ankaralı bir deneysel müzik grubu. Grubun yaptığı kayıtlar o dönemlerde demo cd’lerini ve kasetlerini edinen dinleyiciler dışında pek bir kimse tarafından duyulmamış olsa da, hem müzikal hem de tarihsel olarak hususiyet arz ettiğinden müzikseverlere ve arşivcilere tekrar servis edilmeleri zorunlu hale gelmişti. “Ferrokrom” isimli toplama bu ihtiyacı karşılamak için hazırlandı.

Deri Altı Kanalları’nın hikayesi şöyle: Grup 90’lı yılların başlarında kuruluyor. Kurulduktan kısa süre sonra makara çalarlara kafayı takan grup, uzun yıllar hiç müzik yapmadan sadece bu makineleri kurcaladıkları bir döneme giriyor. Bu dönemde bit pazarından topladıkları makaralara radyodan müzik kaydetme denemeleri de yapan grubun TRT 3’ten kaydettikleri ve tarzlarını etkileyen müziklere örnek olarak Bauhaus, Einstürzende Neubauten, Stockhausen, Can, Kraftwerk, Kafkas ağıtları, The Fall, Joy Division, Velvet Underground, The Stooges ve David Bowie sayılabilir. 1999 yılının kış mevsiminde, ev ortamında yoğun bir doğaçlama kayıt seansına girişiyorlar. Dört tanesi mikser ve eko yapıcı işlevi görecek şekilde, biri de kayıt aleti olarak beş adet makara çalar kullanarak yüzden fazla şarkı kaydediyorlar. Bu seanslarda ortaya çıkan materyalin bir kısmı demo cd’lerde toplanıp az miktarda çoğaltılırken, bir kısmı ise halen grup elemanlarınca bile açılıp dinlenmemiş makaralarda muhafaza edilmiş vaziyette. Çoğunluğu doğaçlama olarak kaydedilen şarkıların tınıları farklı makara çalarların özelliklerinden, ham ve minimalist niteliği de yine kısmen bu hantal kayıt teknolojisinin getirdiği sınırlılıklardan kaynaklanıyor. Bu şarkılardan birkaç tanesi daha sonra vokalli olarak tekrar kaydediliyor ve kısa filmlerde kullanılıyor.

Ankara’da herhangi bir deneysel müzik ortamının olmadığı bir dönemde bu tarz çalışmalar ortaya koyan, müzik müessesesinin tanımlanmış sınırları içinde de hareket etmek istemeyen DAK, aktif olduğu dönemde sadece bir konser veriyor ve grup elemanları daha sonra farklı müzikal projelere yöneliyorlar.

Önünüzdeki ekranda gördüğünüz bu toplama albüm 1999-2002 döneminden örnekler içermektedir. Grup elemanları Ceyhun Dora ve Alper Tunga Demirel’in katkılarıyla Işık Sarıhan tarafından derlenmiş ve 2016 yılında Inverted Spectrum Records tarafından dijital ortamda yayınlanmıştır. Yayınlanmasındaki amaç, bu müziğin ulaşması gereken insanlara ulaşmasına, ve bir çok yönüyle nevi şahsına münhasır olan bu yapıtların geleceğe aktarılabilmesine bir nebze olsun katkıda bulunmaktır.

DAK:
Oral Közleme: Piano, Farfisa organ, Casio mini organ, mandolin, flute.
Alper Tunga Demirel: Electric and acoustic bass, percussion
Erdal Közleme: († 2014) Ney, percussion
Ceyhun Dora: Guitar, vocals

Cover image: Işık Sarıhan
Recorded by DAK, 1999-2002 – Ankara.
Compiled by Işık Sarıhan, 2016.

[The music produced by DAK is collected in albums by Ceyhun Dora; Tontana (1993), Bıkmaz Usanmazlar (1993), İzzi Mizzi (1999), Zerzemel (1999), Dolama (1999), Başkaca (1999), Herkes Dışarı (1999), Zaala (2000), İkili (2000), Şeybey (2000), Dak akoustik (1992-02.) ]

DAK contact:
ceyhunk at mynet dot com
alpertungademirel at gmail dot com

çöl düşleri – V

İsimleri Yitirmek

Ahmet’in kellesi sehpanın üzerinde duruyor. Tam karşımda. Tepemizde sarı sarı ışıldayan ampulün koruması altında. Ölü. Gerçek. Huzurlu. Ahmet’in kellesi yani. Tepkisiz. Göz kapakları sıkı sıkıya kapalı. Birbirine bastırdığı dudakları, kaşlarının arasındaki çizgiler ve çenesini kaplayan sakallarıyla beni cesaretlendirmek istermiş gibi duruyor. Orada. Suratına suratına çarpıyorum sigaramın dumanını. Ahmet diyorum, içimden elbette, Ahmet benim cesaretlendirilmeye ihtiyacım yok ki. Cevap vermiyor. Öylece durmaya devam ediyor. Kıpırtısız. İkindi vaktindeyiz. Pencereden içeriye dolan rüzgar Ahmet’in uzun mu uzun kirpiklerini dalgalandırıyor. Görüyorum. O göremiyor ama. Ne pencereden içeri dolan rüzgarın etkisiyle dalgalanan uzun mu uzun kirpiklerini, ne de beni. Bir metre kadar ötesinde çömelmiş bir yandan sigara içerken bir yandan kendisini süzdüğümü, vücudunun kalanı orada olmadığı halde sırf kellesinden yola çıkarak onu Ahmet diye isimlendirmeye devam etmenin doğru olmadığına kanaat getirdiğimi, çamaşır yıkamam gerektiğini ya da karnımın ne kadar acıktığını da bilmiyor haliyle. Beni göremediği için bilmiyor. Bilmediği için de orada durmaya devam ediyor. Yapmam gerekeni yapacağımdan emin.

Bacaklarımı kaplayan yaraların kabuklarını söküp söküp Ahmet’in yanaklarına yapıştırıyorum. Saçlarını karıştırıyorum. Kulak memelerine dokunuyorum. Parmakları yok artık Ahmet’in. Ayakları yok. Taşakları yok. İnsan vücut bütünlüğünü korumaya meyillidir. Kafasına pat pat vurup insan vücut bütünlüğünü korumaya meyillidir Ahmet diyorum. Kıkırdıyorum. Yeniden vuruyorum. Ne oldu da vücut bütünlüğünü korumaya çalışmaktan vaz geçtin Ahmet diye soruyorum. Yanıt yok. Her daim cebimde gezdirdiğim kafa doktorum sesleniyor. Cebimden. Belki de ona Ahmet diye hitap etmeyi bırakmalısın diyor. O artık başka bir şey, görmüyor musun? Görmüyor muyum? Görüyorum elbette. Görmesine görüyorum ya aşinalık kötü bir alışkanlıktır işte. Hamsi yedikten sonra parmak uçlarınıza bulaşan koku gibidir aşinalık. Söküp atamazsınız üzerinizden kolay kolay. Öyle olmasa çamaşır makinesinin kapağını açar açmaz göz göze geldiğim kelleye ulan Ahmet, senin burada ne işin var lan keraneci demezdim yani. Sen kimsin derdim. Nasıl oldu da çamaşır makinesine düştün derdim. Vücudunun kalanı nerede derdim. Bismillah derdim. İmdat derdim. Ama demedim. Demedim çünkü aşinayım. Hastaneden. Hı? Onun yerine kelleyi çamaşır makinesinden çıkarıp salondaki sehpanın üzerine koydum ben de. Dişlerinin arasında tuttuğu notu okuduktan sonra tabii. İsimleri yitirmek üzere yola çıktım G diyordu notta. Çoğu gitti azı kaldı. Son harfi de unutmama yardım etmeni rica ediyorum senden.

Devam

FIAT ARS-PEREAT MUNDUS

İnsanlığın kendine yabancılaşması o raddeye varmıştır ki, kendi yıkımını dahi birinci kalite bir estetik haz olarak yaşayabilecektir.

Teknik Araçlarla Yeniden Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri

Walter Benjamin

Siyaseti estetize etmeye yönelik her türlü çabanın doruğuna varacağı tek bir nokta vardır:savaş. Hem geleneksel mülkiyet sistemine dokundurmazken hem de en geniş ölçekteki kitle hareketlerine bir amaç gösterebilecek olan şey savaş ve sadece savaştır.  İşte, mevcut durumun siyasal formülü bu şekilde açıklanabilir. Teknolojik formulünüyse şöyle açıklayabiliriz: Bir yandan mülkiyet sistemini muhafaza ederken , öbür yandan günümüzün bütük teknik kaynaklarının harekete geçirilmesini sadece savaş sağlayacaktır. Belirtmeye gerek yok ki, faşistlerin savaşı yüceltmeleri bu tür argümanlara pek ihtiyaç göstermez.

Fiat ars-pereat mundus,* der faşizm ve faşizm savaştan, teknolojinin değiştirmiş olduğu algı duygusunun sanatsal yolla karşılanmasının sağlanmasını bekler. Bunu en açık biçimiyle sanat için sanat düşüncesinin hayata geçirilmesinde görebiliriz. Homeros’un devrinde Olimpos’taki tanrıların gözünde seyirlik bir şey olan insanlık, artık kendisi için bir seyir malzemesidir. İnsanlığın kendine yabancılaşması o raddeye varmıştır ki, kendi yıkımını dahi birinci kalite bir estetik haz olarak yaşayabilecektir. Faşizmin siyaseti estetize etmesinin bizi getirip getireceği yer burasıdır. Komünizm ise buna sanatı siyasallaştırarak karşılık vermektedir.

*(lat.) dünya batıp gitse de sanat olsun.

makalenin  tamamı. [eng] 

bir gün mavi bulutlara biner sonsuza giderim

devletin kan, ilik, kemik gibi içinde bulunduğu şehirlerde, elektriği kesik bir evin içinden duyuluyordu bir nehir ki ömrüm. türkiye’de protest müziğin köşe taşlarından olan grup yorum ve grup kızılırmak’ın kurucularından tuncay akdoğan o gece yaktığı mum başında belki  de dillerimize pelesenk olacak türküleri yazıyordu. tuncay akdoğan’ın menajerinin anlattığı bir öykü ise bu acıya başka acı katıyor. serüvenciler grubunu kazım koyuncu ve tuncay akdoğan beraber kurdu ve sonrasında koyuncu gruptan ayrıldı. bir gün tuncay akdoğan’ın gitar kılıfını alan kazım koyuncu şehir dışında verdiği konser sonrası gitar kılıfının bir şekilde yandığını görür ve meraklanıp tuncay akdoğan’a ulaşmaya çalışır, sayısız çağrılar bırakır fakat sonuçsuzdur. saatler sonra tuncay akdoğan’ın ölüm haberini alır.  bir tabut gibi çöken uyku ve devrilen mumlar ile yangınlar arasında kalarak hayatını kaybeder akdoğan.  her güzel insanın erkenden hayatımızdan çekip gitmesi gibi alışıyoruz artık ölülerini taşıyan her diriye.

tuncay akdoğan da ölülerini taşıyan bir diriydi, sivas’ı gördü, behçet aysan’ı, metin altıok’u, asaf koçak’ı.
ve ansızın çekip gitti.
belki dumana boğularak öldü, belki yanarak.
çalınmayan kapı, bilinmeyen değer kuruttu nehir olan ömrü.

ölmeden önce yazdığı son şiir ile analım onu.
ve bir nehirdir ömrümüz.

sonra fark ettim ki; su akıyor, rüzgar esiyor, yağmur yağıyor
her şey yine ve aynı şekilde oluyor
öyle bir yere geldim ki
sıcak ve soğuk, aşk ve nefret, savaş ve barış
üşümek ve sonra ısınmak gibi

gitsem ayrılık olur kalsam çöl
gidersem bende hasret olur ve belki beni sevenlerde özler
derken anladım ki
özlemden kimse ölmüyor

ama ben ölüyorum
nefes alıyorum, önemsiyorum ve gitmek istiyorum
anladım ki hasret yeni bir aşka kadar sürüyor..

sevdiklerim ve beni sevenler
bağışlayın
su akıyor ve ben gidiyorum

çöl düşleri – IV

JAPONLAR KİMDİR?

Fırat ve Dicle vadileri içinde yer alan Bereketli Hilal bölgesinde yiyecek üretiminin düzlüklerdeki ırmak yataklarında değil de dağlarda ve tepelerde başlamış olduğundan bahseden bir kitap ile Miğfer Dibi savaşına katılan tarafların askeri stratejilerinden bahseden bir makale arasında herhangi bir fark göremiyorum artık. İkisi de aynı simülatik ciddiyete sahip çünkü. Analitik düzleme yatırdığımda yani. Şöyle bir geriye çekilip bakınca. Gecenin iki buçuğunda, kendi salonundaki kanepeye lekeli bir donla oturmuş bir adam olarak. Tabancam kucağımda ve ayaklarımın dibinde mavi götlü bir cüce cesedi var. Anne babamın yaşadığı şehrin bile gerçekten orada durmaya devam ettiğinden emin olamazken. Anlıyor musunuz? Zaman zaman telefon görüşmeleri yapıyor ve birbirimize hep aynı soruları soruyoruz. Sağlığım nasıl? Havalar ısındı mı? Düzenli besleniyor, sineklere ve güneş ışınlarına karşı tedbir alıyor muyum? Alelade bant kayıtları. Ya da payımıza düşen replikleri gevelemekten başka bir bok yapamayan otomatlarızdır biz. Hı? Alemin hakikati üzerine şüpheye düşmek kötüdür. Fakat hakiki alemi istila etmiş beşerin/mahlukatın hakikati üzerine şüpheye düşmek daha kötüdür. Sırf birileri eğlenebilsin diye yaşıyor, ölüyor, minik zaferler kazanıp vıcık vıcık trajedilerin içine saplanıyoruz gibime geliyor.

Kazanan tarafta olduğuna inananlar mukavemet gösteriyor elbette. Karşınıza oturup sermaye yeterlilik rasyosundan, kısa ve uzun vadeli borçlanma oranlarından, tüketici fiyat endekslerinden, memzuç bilanço farklarından bahsedebiliyor insanlar. Diyalektik lirikten ya da. Otuz iki farzdan. Diferansiyel denklemlerden. Domino etkisinden. Dışsallıklardan. Ne oluyor diye sormanıza bile izin vermiyorken. Bütün bu tasnif, kodlama, yayma ya da aydınlatma, nasıl istiyorsanız öyle isimlendirin, neticesinde yaratılmış güvenli bölgelerin ortasına sürüklenmeyi ürkütücü buluyorsunuz diye hep bir ağızdan muhalefet ediliyorken. Birbirimize kabuslarımızı anlatabilmemiz gerekmiyor muydu? Dolaplarımızda beslediğimiz cinleri betimlememiz? Kafa kafaya verip beyinlerimizden yükselen gıcırtıları paylaşmamız?  Canavarlarımızı önümüze katıp sokağa, güneşin altına çıkmalıyız. Değil mi? Şu dondurma reklamındaki gibi hani. Omuzlarımıza tünemiş ejderhalarımızla sanat galerilerini gezer, dört başlı yılanlarımızı boynumuza dolayıp Cuma vaktinde saf tutardık.

İçimizdeki peygamberleri uyandırıp dünyayı daha daha daha tekinsiz bir yer haline sokmamıza olanak sağlayacak projeleri desteklemeli merkezi otoriteler. Arkamızı yaslanıp birer sigara yakmalı ve her şeyin ne kadar sıkıcı olduğunu zerre vicdan azabı çekmeden itiraf edebilmeliyiz. Az düşünüp çok hareket etmeliyiz. Refleks. Ne kadar yabani olursa o kadar iyi. Kinikler, dervişler, meczuplar, gezginler ve seri katillerle karşılaşmamıza olanak verecek bir patika. Eşyanın ötesine açılan? Yaklaşık bir buçuk aydır evi istila etmeye çalışan cücelerle savaşıyorum dediğimde mesela, Mersin’e ne zaman taşınmıştınız sorusunu dillendiren doktorumun suratına üfleyebileceğim bir avuç kemik tozunu benim için binlerce yıl boyunca muhafaza etmiş bir patika. Ötesinden berisine. Gelmişinden geçmişine. Gerçeklik duvarı sanıldığı kadar kalın değildir zira. Aslında ortada birileri tarafından örülmüş bir duvar bile yoktur. Sadece annenizin bacaklarının arasından dünyaya düştüğünüz andan beri etrafınızı çevreleyen bir zar. Sizin, benim, hepimizin. Şeffaf. Üzerine yansıtılan imajları zihinlerimize pompalayan, bizi gıdıklayan, bizi yönlendiren, bizi üzen, bizi güldüren, bizi korkutan bir zar. Kişisel hapishanelerimiz.

Devam

Solidarity! Revolutionary Center and Radical Library

ülkemizde fanilanın fan’ı ebenizin zin’i günlerinden gelip zine gibi zine görmekte zorlandığımız gerçeğini kabul ederek ve üzgün olduğumuzu belirterek yazıya başlayalım. fakat moralinizi bozmaya da niyetimiz yok “solidarity! revolutionary center and radical library” ya da türkçe seslenecek olursak “dayanışma! devrimci merkezi ve radikal kütüphanesi” archive.org üzerinde açık erişime sunulan güzelliklerden bir tanesi. tek amaçları bilgi paylaşımı olan bu güzel oluşum ekoloji, anarşi, punk, diy, müzik, felsefe, kadın hareketleri gibi daha bir çok konu üzerine 834 fanzini ücretsiz okumanızı ve dilediğiniz formatta indirmenizi sağlıyor. buyrun kendinizi kaybedebilirsiniz.

Solidarity! Revolutionary Center and Radical Library

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.