Menü Kapat

Ay: Nisan 2016 (sayfa 1 / 4)

çöl düşleri – I

MADAME BOVARY ve PENGUENLERİ

Film izliyorduk. Madame Bovary. İlk kez 1857 yılında basılan kitabın Amerikan uyarlaması. Çiftlik evleri, koruluklar, kadınlar ve adamlar vardı. Konuşuyorlardı. Madame Bovary ilk çağdaş realist roman sayılıyormuş. Öyle diyorlar. Kanepeye yayılmış üzerimden kayıp giden sahneleri takip ediyordum. Madame Bovary şu an içinde bulunduğum durumda izleyebileceğim türden bir şeymiş. Öyle diyorlar. Öyle dediler. Madame Bovary izlemek ister miydim akşam? Neden olmasındı.

Şu an mutfaktayım. Mutfakta olduğumun farkındayım ve bu iyi bir şey. Nerede olduğumu fark edebilmem yani. Geri kalan her şey belli belirsiz bir sis perdesinin ardında biçim değiştirip duruyor fakat ben, mutfakta olduğum gerçeğine sıkı sıkı tutunuyorum. Yoksa kaybolurum öyle değil mi? Kişinin mekanla olan münasebeti gerçeklikle olan münasebetinin sürekliliğinin sağlanabilmesi açısından elzemdir. Naçizane tavsiyem, nerede olduğunuzu sık sık kendinize anımsatmanızdır. Bu sayede düşüncelerinizi bir arada tutan zincirin gacır gacır gacırdamasını engelleyebilirsiniz. Bana güveninin.

Şu an mutfaktayım. İçinden koca koca eğreltiotları ve gül fideleri fışkıran şu şey lavabo mesela. Biliyorum. Rengarenk bacaklarını tıkırdata tıkırdata bir oraya bir buraya gezinen kırkayaklar kaplamış mermer tezgahın üzerini. Ayaklarını sayabilirim. Otuz sekiz, otuz dokuz ve kırk. Yüzlerce, binlercesi var. Bir arada hareket ediyorlar. Omuz omuza vermiş ve kusursuz bir düzen içindeler. Görebiliyorum. Dalgalanıyorlar. Turuncu turuncu bir şeyler fısıldıyorlar sanki kulaklarıma. Zararsız şeyler. Bir arada hareket edebilmenin erdemlerine dair şeyler.

Bardaklarla fincanları yerleştirdiğimiz raflara sıralanmış kafalar var. Minyatür kafalar. Sahiplerini tanıdığım kafalar. Babam orada. İlkokul öğretmenim. Rahmetli dedem, torbacım ve çocukluk aşkım. Canlılar. Vücutlarının geri kalanının nerede olduğunu ya da rafa sığabilecek kadar ufalabilmeyi nasıl becerdiklerini bilmiyorum. Hoş onlar da bu tarz anatomik değişimlerin izahını verebilecek bilgeliğe sahipmiş gibi görünmüyorlar pek. Hepsinin suratında aynı vıcık vıcık gülümseme, çilli oğlan çocuklarının taptaze kokularından bahseden bir şiir okuyorlar ahenksiz sesleriyle.

Çıplak ayaklarımın çamur içinde olduğunu kafama takmamı engelliyor bu şiir. Siyahlı beyazlı karoların döşendiği zemin fokur fokur fokurdaya fokurdaya baloncuklar oluşturan ılık balçıkla kaplı. Ayak parmaklarımın üzerinden soğuk soğuk kayıp geçen şu şeyleri gizliyor bu balçık. Adım atmaya çekiniyorum. Çekinmemeliyim. Farkındayım. İlerlemeliyim. İlerlemem gerektiğinin de farkındayım fakat yine de çekiniyorum işte adım atmaya.

Sahiden ayıp yahu. Ayıp. İnsan kendi mutfağında da gönül rahatlığıyla hareket edemeyecek mi yani?

Devam

Roma dönemi yol planlayıcısı

internetin kıyıda köşede kalmış güzelliklerinden biri daha – antik roma dönemi yol planlayıcısı. günümüz şehirleri ve haritası üzerine roma dönemi şehirleri eklenmiş. A şehrinden B şehrine gitmek istediğinizi belirttiğinizde nasıl ve kaç günde gideceğinizi görüyorsunuz.

keşke roma döneminde yaşasaydım diyenlere duyrulur. kaybolmayınız.

OmnesViae

neden sinemaya gidiyoruz

İnsanlar neden sinemaya gider? Hangi güç onlara karanlık bir odada iki saat boyunca gölgelerin oyununu seyrettirebilir? Eğlence arayışı mı? Bir tür uyuşturucu ihtiyacı mı? Tüm dünyada gerçekten de sinema ve televizyonu sömüren eğlence firmaları ve çeşitli organizasyonlar var. Fakat bizim başlangıç noktamız onlar olmamalı, bizim çıkış noktamız insanoğlunun evrene hükmetme ve onu öğrenme gayesiyle oluşan sinemanın başlıca ilkeleri olmalıdır. Bence bir insanın sinemaya gitme sebebi vakittir; vakit öldürmek ya da vaktini bir şekilde harcamak istiyordur. Oraya deneyimleri yaşamaya gider çünkü sinema, diğer sanat dallarının aksine, bir insanın yaşamsal deneyimlerini genişletir, yoğunlaştırır ve arttırır. Üstelik sadece arttırmakla kalmaz, aynı zamanda ciddi derecede uzatır. İşte bu sinemanın gücüdür; film yıldızları, senaryoya düşmüş alengirli cümleler ya da gösteri ziyafeti bunu değiştiremez.

Andrei Tarkovsky

seçme özgürlüğü

Bireyin toplumsallaştırılma süreci, özgürlüğün kuruyup gitmesiyle eşanlamlıdır. Toplum ve toplum yapısı, bireyin yaptığı seçimler sayesinde doğrulanır. Daha çocukluktan başlayarak, bireyin gelişimi kesintisiz bir seçme zorunluluğuna bağlanır. Bireyden seçim yapması istenir; seçmek suretiyle de birey tutsak olur ve özgürlüğünü yitirir. Aralarında seçim yapılması olanaksız şeyleri seçmeye zorlanarak özgürlüğümüzü yitirmeye başlarız. Bölünemeyen ya da birbirinden ayrılamayan şeyler arasında tercih yapmaya zorlanırız.

Seçmek, tüketim maddelerinin günlük tüketiminde durmadan yinelenen, takviye edilen bir eylemdir. Hayatta seçtiğimiz şeylerin çoğu bir alışveriş merkezinden satın aldıklarımızdır. Bir Kuzey Amerikalının bir alışveriş merkezinde bir saat içinde yaptığı seçim sayısı, bir Asyalı köylünün ömrü boyunca yaptığı seçim sayısından çok daha fazladır muhtemelen. Tüketime yönelik olarak koşullandırılmış seçim davranışı genelleşerek, kültür ve politikadan arkadaşlığa ve evliliğe kadar hayatın her alanında kendini tekrarlar. Süreçleri yaşamaktansa, seçimleri tüketmeyi yeğleriz.

Nispeten sınırlandırılmamış olan tüketicinin seçme eylemi dâhi, “seçme”nin eğer gerçekten bir anlamı ve kutsallığı varsa, onu yok eder. Amerikalı şair Robert Frost’un “Seçilmeyen Yol” (The Road Not Taken) üzerine düşündükleri gerçekten geçmişte kalmıştır artık. Seçme eylemi, bizzat onun üzerine kurulmuş olan demokrasi sisteminde bile artık önemini ve anlamını yitirmiştir. En tipik, en sık görülen seçim davranışı, insanı seçtiği şeyin sahibi olmaya götüren davranıştır. Sonunda sahipleneceğimiz şeyleri seçmek üzere koşullandırılırız. Sahip olmakla güçleniriz. Gerek satın alma eylemi, gerekse sahip olma durumu, insanı güçle donatır. Sahip olunan nesneyle sahibi arasındaki ilişki, o nesnenin özündeki gerçek değerden bağımsız olarak vardır. Seçme eylemine bir egemenlik duygusu eşlik eder: O sürece, seçilen şeye egemen olma duygusu. Bir güçlülük ve iktidar duygusudur bu: Herhangi bir karşılıklılık gerektirmeyen bir “Ben seçtim…” duygusu. Tek yanlı olmasına karşın, ilişki tamdır, eksiksizdir. “Ben” ki seçtim, ilişkinin tam olması için, karşılığında benim de seçilmem gerekmez. Kabul görmem gerekmez; yandaşı ya da karşıtı olduğum şey tarafından, sırası gelince bana meydan okunamaz. Ben cumhurbaşkanımı seçebilir, İsa’yı peygamberim olarak tanıyabilir, yeryüzünde dolaşmış ve dolaşan tüm güçlüleri ve büyükleri reddedebilir, kendimi, hepsi bir araya gelse, onların tümünden güçlü hissedebilirim. Bir şeyin lehinde ya da aleyhinde olmayı seçme gibi psikolojik ve zihinsel bir eylem, bizi en büyük yargıç düzeyine getirir. Kimse bize meydan okuyamaz.

Devam

reptilians from andromeda

ülke sınırları içerisinde üretim yok diye sağa-sola şikayet eden ya da sürekli eski üretimleri anmaya yönelen bir kitle var. oldukça kalabalık da bir kitle. bu kitlenin bir diğer özelliği de yapılan üretimleri görmezden gelmesi ya da yeterince desteklememesi. bir özeleştiri yapacak olur isek bu alanda bizim de geri kaldığımız söylenebilir.

neyse, konumuza geri döndüğümüzde karşımızda yeni bir grup bulunuyor – “reptilians from andromeda”. ülke içerisinde kullanılan dil ile andromeda sürüngenleri. kim bu sürüngenler, rashit’ten bildiğimiz, pek sevdiğimiz tolga özbey, devlet nezdinde eşi aybike çelik özbey ve johnny the tramp adlı davul makineleri (son aldığımız haberlere göre tramp’in bir gerginlik sonrası saha kenarına alındığı ve taylan turan’ın oyuna girdiğini de duyuralım). yani bir aile üretimi. yani aynı evden çıkmış bir ürün. yani müziği en hakiki hali. ille de sınıflandır diye ısrar ederseniz lo-fi deriz, punk deriz, grunge deriz, post-punk, goth-punk deriz ama her şeyden öte dinleyin deriz. çiğ müziğin üzerine, soft denilebilecek vokaller enteresan bir uyum ile kendisini gayette dinletiyor.

grubun yakın zamanda amerika’da 4 Ep’sinin yayınlandığını. mayıs ayında yine amerika’da ilk albümlerinin yayınlanacağını belirtmeden geçmeyelim. sizin linklere doğru uğurlarken takip mesafenizi korumanız gerektiğini hatırlatmak isteriz.

reptilians from andromeda – soundcloud

 

çoğunluk

Vicdani reddimi açıklayalı 22 yıl oldu. Bugün 19 mayıs ve içimde tarif edilmez bir sıkıntı var. Hastane odasında televizyonda Mustafa Sarıgül’ün bütün Şişli’yi nasıl bayraklar ve Atatürk resimleriyle donattığını, çoğunluğu genç onbinlerce insanın ellerinde bayraklarla Mecidiyeköy’e doğru yürüyüşünü izleyince bu 22 yılda bir arpa boyu bile yol gidememiş olduğumuzu düşündüm.

BBCye öykünen bir haber kanalı Avanos’taki çatışmayı  veriyordu:”..devriye görevini yapmakta olan jandarma aracına roketatarlarla ateş açıldı, biri binbaşı üç subay şehit oldu.Çıkan çatışmada 4 PKK’lı öldürüldü.”  Bu Türkiye ana akım medyasında görülebilecek en nötr ifadeydi doğrusu. Ana akım medyada ölen askerlere, hele hele içlerinde subay varsa,şehit denmesi her gazetecinin gözü kapalı uyması gereken kuraldır. PKK’liler en nötr anlamıyla “öldürülmüş” olabilirlerdi. Ya da “ölü olarak ele geçirilmiş” veya “etkisiz hale getirilmiş”. Pek izleyemiyorum ama Roj TV de haberi muhtemelen “4 HPG’li gerilla şehit oldu,yüksek rütbeli üç Türk subayı öldürüldü..” vb. şeklinde vermiştir. Çünkü nasıl asker cenazelerinin değişmez sloganı “şehitler ölmez vatan bölünmez” ise, Kürt illerindeki gerilla cenazelerinin de baş sloganı “şehid nâmirin” (şehitler ölmez)dir. Televizyonlarda uzun uzun gösterilen şehit ailelerine yapılan taziye ziyaretlerine yörenin mülki ve askeri erkânını, ölü ailelerini “şahadetin en yüce mertebe olduğu ve çocuklarının boşuna ölmediği” desturuyla yatıştırırken izliyoruz. Kürt siyasal eliti aynı söylemle gerilla ölümlerini yüceltmekte.İslamdan her kesimin ödünç alageldiği “şehit” terimi savaşın taraflarınca ölümün yüceltilmesi için kullanılmakta. Oysa ortada sadece ölü insanlar vardır; onlar artık ne Kürttür ne Türk ne sağcı  ne  solcu -sadece birer ölüdürler.

İçim sıkıldı. Sokağa çıkamazdım, sokaklar işgal altındaydı. Televizyonu kapattım –nerdeyse bütün kanallar bir savaş aygıtının propaganda bülteni gibi yayın yapıyorlardı.

Daha sonra bir salonda vicdani retçilerin organize ettiği bir panelde konuşurken bir yandan ne kadar az olduğumuzu, ne kadar örgütsüz olduğumuzu düşündüm. Salonda bulunanların çoğunun kafası karışıktı- bazıları,T.C’nin Kürt halkını inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına karşı özgürlük mücadelesi adına silah kullanmasının militarizm olmadığını düşünüyordu. Oysa mesele sadece silah meselesi de değildi –şiddet sarmalında ısrar etmenin çözümsüzlük anlamına gelmesi bir yana, biz antimilitaristlerin esas itirazı hiyerarşik devlet tarzı örgütlenmeyedir. Çünkü iyi biliriz ki devletsi yapıların ve devletlerin bizzat “uğruna mücadele ettikleri”ni öne sürdükleri  halkı zapt-ı rapta alma, hizaya sokma ve bastırma şeklinde kaçınılmaz bir özellikleri vardır.

Biz antimilitaristler, hangi  “kutsal” dava adına olursa olsun insanların, “düşman”ı öldürmek ve yok etmek amaçlı, emir komuta zincirine dayanan, liderlik kültüne yaslanan örgütlenmeler oluşturmasına karşıyız.

Biz azız;  savaş histerisini, bayrak fetişizmini, hangi kılık altında olursa olsun milliyetçiliği, “alçaklığın son sığınağı”* olan vatanseverliği engellemeye  gücümüz yetmez belki ama suç ortağı olmayarak, vicdanımızın, inançlarımızın işaret ettiği yerden dik durarak, çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacak anlamlı öyküler oluşturarak bir etkimiz olabilir.

Hem, Ibsen’nin sözünü aklımdan hiç çıkarmıyorum: “çoğunluk her zaman haksızdır”.

Tayfun Gönül
19 Mayıs 2012 – OrNöram Fizik Tedavi Merkezi, Şişli

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.