Menü Kapat

Ay: Mart 2016 (sayfa 1 / 4)

Tanrısal Nedensellik Üzerine: Spinoza ve Ethica

Günümüzde her şeyin oluş nedenini tanrısal bir güce bağlamaya meyilli insanlar oldukça fazla. Bu durum kimi zaman aile ile kimi zaman da sıradan bir arkadaş toplantısında tartışma konusuna dönüşebiliyor. Özellikle “hayırlısı neyse o olsun”,”olacağı varmış demek” gibi kalıplara sıkıştırılmış ve tartışmaya dönüştüğünde kendini inanması zor bir hale dönüştüren bu düşünce toplumun akıl temellerini ufak ufak kemirip bitirmekle meşgul. Düşünmeye olanak vermeyip nedensellik ilişkisinin temellerini yaratıcının insiyatifine bağlanması ile çıkan tartışmalara Spinoza da başyapıtı olarak anılan Ethica adlı kitabında yer vermiştir.

Tanrının eğilim duyduğu bir gayeye göre hareket ettiği doğruysa, bundan zorunlu olarak şu sonuç çıkar ki, Tanrı eğilim duyduğu ve yoksun olduğu bir şeyi arzu ediyor demektir ve her ne kadar kelamcılar(ve metafizikçiler) ihtiyaç veya yoksunluk gayesiyle benzeyiş ve özümseme gayesini ayırıyorlarsa da bununla birlikte onların hepsi Tanrının her şeyi kendisi için yaptığı, yoksa yarattığı şeyler için yapmadığı, çünkü yaradıştan önce gerçekten Tanrıya işleme ve tesir etmede gaye hizmetini görebilecek Tanrı dışında hiçbir şey atfetmedikleri noktasında birleşirler; bundan dolayı onlar zorunlu olarak, Tanrının kendilerin ulaşmak için araçlar kullanmak istediği ve elde etmeyi arzu ettiği birtakım şeylerden yoksun olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Bu meydandadır. Hele hatırlatmayı unutmamalıyım ki, bütün şeylere bir gaye-neden vermek yetilerini ilan etmek isteyen bu gaye-neden doktrini güdenler varsayışlarını kanıtlamak için yeni bir akıl yürütme, ya da hüküm verme tarzı tasarladılar: bu da imkansızlığa değil, fakat bilgisizliğe irca yolu idi. Böylece bilgisizliğin gerçekten onların sistemlerinde temel olduğunu gösterdiler. Diyelim ki bir evin damından bir kiremit düşerek bir adamın başını yarsın ve adamı öldürsün, onlar size gaye-nedenlerinin sitemiyle bu kiremitin bu adamı öldürmek için düştüğünü kanıtlayacaklardır; zira sonra size diyeceklerdir ki, eğer bu kiremit gerçekten bu adamı öldürmek için Tanrının iradesiyle düşmemişse, rastgele olarak onun düşmesi için bunca şartlar nasıl bir araya geliyor? Siz onlara cevap vereceksiniz ve sadece ölmüş olan adam sözü geçen evin damı altından geçerken rüzgar estiği için bu iğreti olayın olmuş olduğunu  söyleyeceksiniz, fakat onlar bununla kanmayacaklar, o sırada niçin rüzgar estiğini ve rüzgar estiği sırada insanın niçin orada geçtiğini size sormada ısrar edeceklerdir. Ve siz bir gün önce, hava oldukça sakin olduğu sırada deniz kabarmaya başladığı için rüzgar estiğini; sözü geçen insanın hayatının uğursuz bir anında oradan geçtiğini, çünkü bu yolun kendisini bekleyen bir dostuna gitmek için en kısa yol olduğunu söylemekle bundan kurtulmuş ve onlarla uyuşmuş olmayacaksınız. Onlar yine kendilerine denizin niçin kabarmış olduğunu ve bahtsızın neden dostu tarafından tam o günde çağırılmış bulunduğunu açıklamanız için size yükleneceklerdir. Zira onların soruları sonsuz olarak uzayacak ve gerçekten onlar bu suretle, sizi bilgisizliklerinin dayanağı olan Tanrının iradesini ileri sürmeye götürünceye kadar nedenlerin nedenlerini sorarak takip edeceklerdir.

Nitekim insan bedeninin yapısını gördükleri zaman budalaca bir hayrete düşerler ve şüphesiz o kadar güzel bir düzenlemenin sebeplerini bilmemelerinden dolayı bu bilgisizlikleri onları bütün bunun asla mekanik kanunlarına göre yapılmış olmadığını, tabiatüstü ya da Tanrıya ait bir sanatın eseri olduğu sonucunu çıkarmaya götürür. Bu tabiatüstü sanat onlara göre bütünü düzenlemeye o kadar elverişlidir ki, bu bütünün parçaları zarar vermeksizin birbirlerine uygun gelirler.

Böylece her kim bir budala gibi hayrete düşecek yerde, tabiat şeylerini bilgince bilmeye kendini verirse, çoğu kere bir müşrik ve dinsiz diye karşılanır ve halkın Tabiat ve Tanrının yorumlayıcıları gibi hayranlıkla baktığı kimseler tarafından böyle oldukları ilan edilir. Onlar çok iyi bilirler ki bilgisizliği yıkmak budalaca hayreti yıkmaktır. Yani onların biricik akıl yürütme ve otoritelerini koruma amaçlarını yıkmaktır.

Benedictus Spinoza – Ethica

 

linus ma

linus ile kapakta kullandığımız fotoğraf sayesinde tanıştık. biz onu bilmezken o bizi buldu. iyi ki de buldu. düşleri peşinde koşan insanlara her daim saygımız sonsuz. kendisi veya fotoğrafları ile dünyayı gezmeyi ihmal etmeyin.

linus ma


Kimdir?

Linus 1990 Berlin – Almanya doğumlu tehlikesi seven ve önemseyen oldukça normal bir adamdır

Neden?

Hobisini işe dönüştürmeyi başaran nadir insanlardan biriyim.
2011 yılında dünyayı gezmeye başladım. Çektiğim fotoğraf her zamanki gezi fotoğraflarından farklı olarak insanların o yerlerde nasıl yaşadıkları ile ilgiliydi.
Bu durum etrafımdaki insanları oldukça etkiledi ve beni böyle şeyler yapmaya devam etmem için teşvik ettiler. Ben de Ekim 2012’de bunu yaptım.

Düşlerinde ne var?

  • Superman ne yapardı?
  • Dünyayı nasıl daha iyi bir hale getirebilirim?
  • İnsanların sadece kitle iletişim araçlarının beyin yıkamasını takip etmesi yerine kendi fikirlerinin oluşmasını nasıl sağlayabilirim?

Ne yapmalı?

  • Kylie Jenner’ı takibi bırakmalı.
  • Sürekli çalışmak yerine kendine ve kendi ihtiyaçlarına zaman ayırmalı
  • İnsanlara karşı daha açık olmalı!
  • Photoshop’u silmeli çünkü fotoğrafçılıkla bir alakası yok.

İlham verenler?

Öyle biri yok. Her zaman kendi fikirlerine sahip olan bir insan oldum. Her zaman insanlara ilham vermek istedim. Son zamanlarda sokak fotoğrafçılığıyla ilgili çok sayıda belgesel izliyorum ve gördüğüm kadarıyla eğer bir fotoğrafçı ile karşılaştırılmam gerekirse Elliott Erwin bana en yakın olanı.

Homeless business man
Ne okuyalım?

Mr. Nice okuyun!

Ne dinleyelim?

  • The Black Keys (Rock’n Roll)
  • Our Samplus (Jazz, Funk, Hip-Hop)
  • Bar 25 – Tage außerhalb der Zeit (Electronic)

Ne izleyelim?

  • Zeitgeist
  • Everybody Street
  • Living on one dollar
  • DMT The Spirit Molecule
  • Bar 25 – Tage außerhalb der Zeit

<etilen>Bize ne sorarsın?<etilen>
Benim graffiti adamımı içerek fotoğrafımı nasıl buldunuz ve nasıl kullanmaya karar verdiniz?
İlk gördüğünüzde ne düşündünüz?

<etilen>facebook’ta bir sayfada gördük. Hangi sayfa olduğunu hatırlamıyoruz. Ilgimizi çeken fotoğrafları ileride kullanmak üzere saklama gibi bir huyumuz var. Graffiti adamı tercih ettik çünkü beyaz yaka bir çalışanın küçük isyanını anlatıyor. İlk gördüğümüzde aklımıza Fight Club geldi – üçüncü dünya isyancısı.<etilen>

<etilen>bu soruyu kendin sorup, kendin cevaplar mısın?</etilen>
Kendinle tanışdığın takdirde, gerçekten kendin olabilir misin?
Bir taraftan insanlar benim açık ve dürüst iletişimimi ve her zaman sadık oluşumu takdir ediyor. Diğer taraftan ise ben kendini ve kendi istediklerini düşünen bencil bir piçim. Ne pahasına olursa olsun.

Devam

Bir Memleket Gibidir Gemi

Bu sözlerle başlar “Gemide”. 99 yılında, bi’ sürü zorluk, parasızlıkla çekilmiş. Filmin görünen tarafı, bir gemiye bir kadın girmesiyle gemide düzenin bozulması olsa dahi, aslında film genel olarak bir ülke eleştirisidir. Bu içinde bulunduğumuz, üzerinde delikler olan ve yavaş yavaş su alan geminin eleştirisidir belki de.

“Bir memleket gibidir gemi.” repliğidir duyduğumuz en başta, İdris Kaptan, uçuk kafasıyla anlatmaya başlar, geminin başbakanını, başbakan yardımcısını ve vatandaş – memurlarını. Bir başbakan olarak, kararları verme gücü ondadır, bu kararların sorumluluğunu üstlenme zorunluluğu da. “Başbakan Yardımcısı” olarak tanıttığı Kamil ise, vatandaşlar ile başbakanın iletişimini sağlayan, Ali’ye, Boksör’e görevlerini bildirir, tutanak tutar, yazışmalarla, bilgi – işlem ile uğraşır. Bürokrasiye benzetilebilir bu yönüyle. Ali normal vatandaştır, sönük, başkaldırmayan, sadece bir başkası başkaldırdığında, onun açtığı yoldan nemalanmaya çalışan. Boksör ise, başkaldırır, kendi çıkarı için zira. Belki bireysel bir devrimci ya da bireysel bir anarşist olarak görülebilir boksör, işleri yokuşa sürüp düzeni bozan vatandaştır.

Gemiye sonradan dahil olan kız ise, devridaim halinde çark gibi işleyen düzeni bozan, düzene yabancı, “Öteki” olandır. Bu “ötekileşmenin” düzenin içinde ortaya çıkmasına sebep olan ise düzenin sorunlu çarkı Boksör’dür. Ötekileşme ortaya çıkınca, sürekli işleyen çark işlemez hale gelince, İdris ve Kamil artık bir çözüm bulmaya çalışmak durumunda kalırlar. Bu çözüm bulma arayışı, yöneten ile yönetilen arasındaki iletişimi sağlayan mekanizmanın aslında ne kadar çürümüş olduğunu ya da bu mekanizmanın ne kadar kolay bir şekilde yozlaşabileceğini göstermek dışında bir işe yaramaz. “Öteki” olanı bile kendisi gibi sayıp koruduğunu söyleyen bu mekanizma, aslında ancak kendi çıkarını düşünmektedir.

Yönetilenler ve yöneten aslında birbirlerinin yansımaları gibidir. Yönetilenler, ancak yönetenin onlara sunduğu ile var olabilirler. Zira, hayal dünyaları bile yönetenin, İdris Kaptan’ın, kafası iyiyken anlattığı hikaye ile çalışır, cinsel ihtiyaçları bu hikaye ile tatmin olur. Ali, kız ile sevişmenin hayalini kurarken bile, İdris’in anlattığı hikayeyi yaşamaktadır hayalinde. Yöneten ise, ancak yönetilenlere kendini anlatarak, ancak onları yöneterek var olabilmektedir.

Sistem öylesine yozlaşmıştır ki, bir gün denize atmayı planladıkları “Öteki” olanı, ertesi gün kendi içki masalarında oturtup, içki, yemek ikram edebilirler.

Bu anlattıklarım bana çok uzak bir senaryo gibi gözükmüyor hiç, özellikle de şu günlerde.  99′ depreminin olduğu gece televizyonda Gemide var imiş, denizden inşaat için kum çeken bir geminin içindeki 4 adam ve 1 kadının hikayesi. Ve şu cümle duyulmuş o gece:

Mahşer günü bütün binaları deniz geri isteyecek, batan tüm memleketler gibi. Deniz kumu önünde sonunda geri alacak. Çaresi yok bunun.

 

intihar saldırıları ve toplumsal duyarlılık

toplumsal ya da daha geniş bir çerçevede küresel duyarlılık konusundaki düşüncelerimizi garissa olayı üzerinden daha önce paylaşmıştık. an itibariyle toplumumuzun ve dünyanın büyük bir kısmının ilgisi intihar saldırılarına yöneldiği ve brüksel saldırısı sonrası verilen tepkiler ile ülke sınırları içerisinde yaşananlar sonrasında dünyanın verdiği tepkiler bir kez daha karşılaştırılmaya başlandığı için hatırlatma ihtiyacı hissettik.

öncelikle intihar saldırıları dünya üzerinde yeni bir şey değil ama 2000 sonrası dönemde olağanüstü bir artış gösterdiği gerçeği mevcut. chicago üniversitesi’nin veri tabanı sağolsun ufak bir araştırma ile bütün fotoğrafı görebiliyorsunuz. 1982-2015 arası verileri içeren bu veritabanına göre 1982-2015 yılı arasında tam 4814 intihar saldırısı gerçekleşmiş ve bu saldırılarda 48.465 kişi hayatını kaybetmiş. 1982-2000 yılları arasında toplam intihar saldırısı sayısı 174 iken, 2000 sonrası döneme 4640 saldırı düşüyor.  sadece 2014-2015 yılları arasında da 1000’den fazla saldırı var. rakamlar fazlasıyla çarpıcı ve şaşırtıcı gelmiş olabilir. endişelenmeyin. tv 8’de survivor var.

dünyada en fazla intihar saldırısı olan ülkeler sırasıyla Irak (2008), Afganistan (1079), Pakistan (501), Suriye (192), İsrail/ Filistin (172), Nijerya (130), Sri Lanka (115), Somali (103) ve Yemen (99). Türkiye ise 32 patlamayla 13. sırada yer alıyor ve ciddi bir hızla listede ilerliyor. ne oldu da 2000 sonrası dünya özellikle ortadoğu’da kafayı yedi diye düşünebilirsiniz – cevabının oldukça basit olduğunu da belirtmek isteriz – ABD’nin Afganistan ve Irak işgali. Örneğin Irak’ta 2003 yılına gelene kadar sıfır (0) ihtihar saldırı varken, ABD işgali sonrasında 21.137 kişi sadee intihar saldırılarında hayatını kaybetmiş. benzer durum afganistan için de geçerli – 2002 yılına kadar sıfır (0) intihar saldırı varken, 2002’den sonra 1059 saldırıda 4778 kişi hayatını kaybetmiş. merak etmeyin. yeni iphone modeli henüz çıktı.

konumuza geri dönecek olursak, eleştirilen nokta neden dünyanın ve özellikle avrupa’nın ikiyüzlülük yaptığı. sebepleri ise oldukça basit ve ortada. özellikle bunu eleştiren kesim; kaç kere ırak, afganistan, pakistan, suriye, nijerya, sri lanka’da yaşanan intihar saldırılarına tepki gösterdiniz? orada yaşayanlarla birlikte yas tuttunuz? tutmadanız. ama orada savaş var demeyin, sizin ülkenizdeki savaşın sonuçlarını cumhurbaşkanı göğüs gere gere açıkladı son 5-6 ayda 3300’den fazla kişi öldü (ki bu rakamın daha fazla olduğunu biliyoruz), koca ilçeler yerle bir oldu. yani senin ülkende de savaş var. ama oralar uzak ve küçük (ve hatta gayri safi milli hasılaya göre geri kalmış ülkeler), biz avrupa’nın dibindeyiz demeyin, dünya liderinin kendi dünyasında anlattıkları kadar büyük bir güç değilsiniz. avrupa için de oldukça uzak ve küçüksünüz.yani bir nevi bizim ülkede yaşananlar doğal bir sonuç iken, avrupa’nın herhangi bir yerinde yaşananlar ise beklenmeyen bir felaket.

bütün bunlardan da öte insan oğlunun sadece doğrudan etkilendiği olaylara tepki verdiğini bertolt bretch çok güzel özetlemişti. bunu siz de yapıyorsunuz ve inkar edemezsiniz. dolayısıyla klavye başında küresel duyar arayışı içerisinde olmanız yerine, büyük problemin çözümüne katkıda bulunabilecek küresel bilinci oluşturmaya katkı vermeniz dileğiyle. birazcık empati başlangıç noktası olabilir. aksi takdirde kendinizi kandırmayı bile beceremiyorsunuz.

albert einstein’dan kızına mektup

1980’lerin sonunda Einstein’ın kızı Lieserl Hebrew Universitesi’ne Einstein’ın yazdığı 1400 mektubu bağışladı, Einstein’ın tek koşulu mektupların ölümünden 20 yıl sonra yayınlanmasıyla, bu mektupta onlardan biri. Sevmeyi ihmal etmeyiniz.

İzafiyet kuramını açıkladığım zaman çok az kişi beni anladı, şimdi insanlığa ulaşması için yazacaklarım da bu dünyada yanlış anlaşılma ve önyargıyla çarpışmaya mahkum.

Mektupları gerektiği sürece korumanı istiyorum, ta ki toplum şimdi açıklayacaklarımı kabul edecek düzeye gelene kadar.

Bilimin açıklayamadığı son derece kuvvetli bir güç var. Bu güç herkesi kapsıyor ve yönetiyor, evrenin çalışmasını sağlayan her olgunun arkasında bile o var ve henüz bizim tarafımızdan tanımlanamadı.

Bu evrensel güç SEVGİDİR.
Bilim insanları, evren için birleşik bir kuram ararken, görülemeyen en kuvvetli evrensel gücü unuttular.

Sevgi Işıktır, onu alıp verenleri aydınlatan.
Sevgi yer çekimidir, çünkü insanların birbirine çekim hissettmelerini sağlar.

Sevgi kuvvettir, çünkü bizdeki en iyiyi çoğaltır, ve insanlığın kör bencilliklerinde tükenmemesine izin verir.

Sevgi için yaşarız ve ölürüz.
Sevgi Tanrıdır ve Tanrı sevgidir.

Bu güç herşeyi açıklar ve yaşama anlam katar. Bu bizim çok uzun süredir göz ardı ettiğimiz bir çelişkidir, çünkü belki insanın evrende kendi özgür iradesiyle kullanamayacağı tek enerji olduğu için sevgiden korkuyoruz.

Sevgiye görünürlük verebilmek için, en ünlü denklemimde basit bir yer değiştirme yaptım.

Eğer E=mc2 yerine, dünyayı iyileştirecek olan enerjinin ışık hızının karesiyle çarpılacak sevgiyle sağlanabileceğini kabul edersek, şu sonuca varıyoruz: sevgi en kuvvetli güçtür, çünkü sınırı yoktur.
İnsanlığın evrendeki bizim düşmanımız haline gelen diğer güçleri kullanmakta ve kontrol etmekte ki başarısızlığından sonra kendimizi başka çeşit bir enerjiyle beslememiz zorunludur.

Eğer türümüzün hayatta kalmasını istiyorsak, eğer hayatta bir anlam bulmamız gerekiyorsa, eğer dünyayı ve içinde yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek ve biricik cevaptır.

Belki bir sevgi bombası, gezegenimizi harap eden açgözlülük, nefret ve bencilliği tamamen yok edebilecek kadar güçlü bir cihaz, yapmaya hazır değiliz.

Buna rağmen her bireyin enerjisini açığa çıkartmayı bekleyen küçük ama kuvvetli bir jenaratör var.

Bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman sevgili Lieserl, sevginin hepsini yendiğini, herşeyin ötesine geçtiğini doğrulayabileceğiz, çünkü sevgi hayatın en özlü kısmıdır.

Bütün hayatım boyunca kalbimin içinde sana dair sessizce atanları ifade edemediğim için çok derin bir pişmanlık duyuyorum. Belki artık özür dilemek için çok geç, ama zaman göreceli olduğu için sana söylemem gerekiyor: seni seviyorum ve nihai cevabı bulduğum için sana teşekkür ederim.

Baban Albert Einstein

kafka okuduk

Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca yaptı da ve gövdesi genişliğine ve ağırlığına karşın, sonunda ağır ağır başın döndüğü yönü izledi. Ama başını en sonunda yatağın dışında, boşlukta tuttuğunda, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, başını ancak bir mucize yaralanmaktan kurtarabilirdi. Ve Gregor’un bilincini özellikle içinde bulunduğu anda kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu; bu tehlikeyi göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

Ne var ki, aynı çabayı bir kez daha harcamasının ardından, derin bir iç çekişiyle yine eskisi gibi yattığında, bacaklarının da birbirleriyle büyük bir olasılıkla eskisinden beter boğuştuklarını görüp, bu başına buyrukluğu dinginliğe ve düzene dönüştürebilmek için herhangi bir olanak bulamadığında, artık yatakta kesinlikle kalamayacağını, yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. (Kafka)

gerçeğe mazoşistçe bir düşkünlüğümüz var;

Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum… Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok… Yine de çıkamıyoruz filmin içinden… Ve film kötü… (Bukowski)

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.