Menü Kapat

Ay: Şubat 2016 (sayfa 1 / 4)

Boktan Dünyaların Alışıldık Kahramanı

Saat sabahın beş buçuğu, gece geç yatmanın getirisi uyuyup kalmak oluyor elbet, daha bir dünya da iş var yapılacak. Spor yap sonra duşa gir, kahvaltılık bir şeyler koy masaya. Yirmi birinci asrın insanıyım ben en iyisi olmam gerek, bir tarafına nutella diğer tarafına fıstık ezmesi sürüyorum ekmek dilimlerinin bir yandan da kahvaltılık mısır gevreğinin içindekiler kısmını okuyorum, soya proteini, mısır şurubu, glikoz şurubu ve eser miktarda siyah susam yağı içeren tam tahıllı mısır gevreği yazıyor, 2 puntoyla ve siyah harflerle sarı karton ambalajın üzerinde. Aklıselim telefonumu geceden şarj etmişim, her gece şarja takmazsam uyku tutmuyor, unutursam gece kalkıp takıyorum, şarjı bitsin bitmesin önemli değil ben o telefonu şarja takmayı seviyorum. Bir çırpıda Whatsapp İnstagram ve Twitter’a göz gezdirip Facebook’ta duraksıyorum, cevap verilecek bir durum göremediğim mesaja gülen suratla cevap veriyorum ardından hoşlandığım kadın bir şey paylaşmış mı diye bakıyorum, tam uygulamadan çıkacakken gözüm zırhlı araç arkasında sürüklenen cansız bir bedene ait fotoğrafa çarpıyor “faşizmi unutma” yazıyor fotoğrafta. Yirmi birinci asrın insanıyım ben sosyal medya hesaplarımın ve kredi kartlarımın şifresi dışında unutmamam gereken hiçbir şey yok benim. O esnada aklıma dolaptaki portakal suyu geliyor avéc pulp jus d’orange yazıyor ambalajın üzerinde, kendimi birinci sınıf uçuşta hissetmem için ellerinden geleni yapmışlar, yirmi birinci asrın insanıyım ben, kendime vermediğim değeri bana vermesini beklediğim ve hatta zaman zaman bana benden daha çok değer verdiğine inandığım markaları seçerim. Kendimi sevmiyorum, onun yerine sahip olduklarımı seviyorum ve sahip oldukça ruhumda çiçekler açıyor lakin böyle çorak bir ruhta açan çiçeklerin ömrü de çok kısa oluyor ivedi soluyorlar ve vakit hızla daralırken çıkıyorum evden.

Yeni aldığım araba otomatik vitesli bir Acura, deri koltukları ve dijital kliması var hatta sunroof bile koymuşlar ama o da ne ön camının sürücü tarafına lanet bir karga pislemiş, bir karganın bu kadar büyük yapabildiğini hiç bilmezdim, çıkmak nedir bilmiyor kahrolasının yaptığı. Çok sevmediğim işime giderken göz göze geliyoruz karganın yemek artıklarıyla, tiksintiyle kaçırıyorum gözümü yirmi birinci asrın insanıyım ben her şey tertemiz olmalı. Geçenlerde marketten sadece banyoyu temizlemek için 6 çeşit deterjan aldım kireçli yüzeyler için ayrı kirli, yüzeyler için ayrı, duş için ayrı, klozet için ayrı, ha bir de ambalajında her yüzey için yazanı denemek için aldım, yeter daha fazla sayamayacağım yoruldum. Yirmi birinci asrın insanıyım ben ambalaj çok önemli, yıllık 1000 dolar verdiğim spor salonuna haftada 4 gün gitmek zorundayım ki verdiğim paraya değsin. Lanet olası evrak çantamdan yahut market poşetlerinden daha ağır bir şeyi günlük hayatımda taşımıyor olmama rağmen normal olarak 40 santimetre çevreye sahip bicepslerimi kabul gören genişlik olan 42 santimetreye çıkarmak için bir dünya da besin desteği alıyorum, göğüs ve adonis de bir o kadar önemli elbet, çalıştığım plazanın sürtükleri bunlara dikkat ediyor zira. Çık 500 metre koş, 100 tane şınav çek deseler yapmam ama o mekâna para veriyor olmak çekicilik unsurunu artırıyor elbette İnstagram’da paylaştığım “after work out” fotoğraflarını unutmamak gerekiyor ki böylelikle insanlar her gün mamut avladığımı düşünüyorlar, en azından ben öyle düşündüklerini düşünmek istiyorum.

Kırmızı ışık denk geliyor ve duruyorum hemen aklıselim telefonuma gidiyor elim, hızlı bir kontrolden sonra gelen whatsapp mesajını mümkün olan en uygun emojileri bulduktan sonra cevaplıyorum karşılığında alacağım cevabı beklemeden çıkıyorum ki böylelikle mavi tik işaretini gören karşı taraf kabalık ettiğimi düşünmesin, aslına bakarsan yüz yüze iletişimi bu türden makaslarla bölemeyeceğiniz için anlık mesajlaşma başlı başına kabalık ancak yirmi birinci asrın insanıyım ben yapabileceğim en büyük kabalık, Facebook’ta arkadaşımın doğum gününü kaçırıp sonradan duvarında “Gecikmeli kutlama için üzgünüm ama iyi ki doğdun:)” yazmak olabilir. İşe giderken Tim Hortons’a uğrayıp drive-thru’dan kahve alıyorum kahvesiz güne başlayamıyorum çünkü siktiri boktan kariyerimin ana sponsoru kahve, bardağın üzerindeki marka hariç hiçbir şey düşünmüyorum. Brezilya’daki kahve işçileri, lanet karamelli kahveyi yudumlarken aklıma gelmiyor. Karton bardaktan avucuma yayılan sıcaklık ve son model Acura’mın içini dolduran kahve kokusu tüm duyumsadığım.

Nihayet geldiğim iş yerinin otoparkında arabamı park edecek uygun bir yer arıyorum elbette ki son model arabama layık bir park yeri olmayacak bulduğum yer ancak, yirmi birinci asrın insanı olarak bununla mücadele edebilirim. Çantamı ve şirkete kadar bitmesin diye çocuk yudumlarıyla içtiğim kahvemi alıp iniyorum arabadan, pardon Acura’dan demek istedim. Acura’dan uzaklaşırken kilit tuşuna bastığım anahtar yüzümdeki anlamsız gülümsemenin müsebbibi. Ofise girerken benzer bir gülümsemeyi takınmak yirmi birinci asrın insanı olarak bana en yakışan şey, İtalyan kesim takım elbisemin ceketini düzeltirken etrafa kahve kokusuyla beraber küçük gülücükler saçıyorum. Bu uzun podyumun sonundaki masama ulaşınca elmalı dizüstü bilgisayarımı masaya koyup bütün ciddiyetimle işime başlıyorum. Yirmi birinci asrın insanıyım, ben en iyisiyim, kendini en az seveni, sahip olduklarına en çok tapanı, kısmi zamanlı bir podyum güzeliyim, yirmi birinci asırlıyım, defilenin seyircisi yok, toplum denen şeyin zihnimde yarattığı şizofrenik sanrılara inanarak yaşarım. Sabahki o fotoğraf neyin nesiydi sahi bir şeyi unutma diyordu ama neyi unutmamam gerektiğini unuttum şimdi de, neyse unutmamam gereken bir şey olsaydı Siri zaten hatırlatırdı.

Hermes’in Pabucu

-O.A.e-

korsanlık, etik, bilgi mülkiyeti ve hırsızlık üzerine

açıkçası beklentimin üzerinde yankı yapan metis yayınlarına açık mektup üzerine, çok sayıda geri bildirim aldık. keyifli tartışmaların da dönmesi belirli farkındalıkların oluşması anlamında da faydalı oldu diye düşünüyorum. son olarak post dergi üzerinden gelen cevaplamaya değer bir eleştiri söz konusu. çeşitli mecralarda yapılan diğer tartışmaları da içererek açık bir cevap vermek istedik;

  • öncelikle saldırgan olduğumuz vurgulanıyor. üslup olarak yaklaşık 15 yıllık fanzin geleneğimizin çizgisinde durabildiğimizi anladığımız bu yorumlar bizi mutlu etti. fakat ayırmanız gereken bir nokta var ki biz sadece açık bir mektup yazdık. metis yayınlarını boykot edin, gidelim kendilerine zarar verelim gibi bir vurgumuz yok.
  • metis yayınları konuyu salt olarak kültür endüstrisi ve saf ticaret bağlamında değerlendirmiyorsa biri neden bir fanzini hedef aldığını açıklayabilir mi merak ettiğimiz bir konu?  bilgi paylaşımı, kültürel korsanlık ve siber anarşi konularımızın çocukça görülebilmesi bizim için de gurur kaynağı. alfabeyi yeniden öğrenmeye başlayabilir miyiz?
  • kitap paylaşarak kültür emekçisinin haklarına tecavüz edip burjuva bile olduk. hatta fazla paramız olup politik hobilerimizi finanse edebiliyormuşuz gibi yorumlara sahibiz. etilen’i en ufak bir şekilde tanıyan kişilerin (donald trump dahil) bunu yazmayacağına eminiz. ama yıllardır paylaşmak için cebindekini son parasını bile ayıran kişilerin olduğu etilen sosyete’yi tanımadan böyle alçakça bir hitapta bulunamazsınız. bu oldukça nettir umarım.
  • hırsız, özellikle yavuz hırsız, çalıntı gibi kavramlarla bol bol eşleştirildik. tekrar hatırlatmak isteriz ki kitabı çalmadık, aldık. kitabın kopyasını biz oluşturmadık. sadece internet üzerinde kolayca bulunabilecek bir linki göz önüne koyduk. eğer bunun gerçekten hırsızlık olduğuna inanıyorsanız bütün dünya üzerinden internet erişimi olup hırsız olmayan tek bir kişi gösterebilir misiniz? başta google olmak üzere arama motorları dünyanın en hırsız hatta en yavuz hırsız “yasal şirketleri” değil mi? bizim yaptığımızın aynısını yapmıyorlar mı?
  • telif hakları konusunda hassas olan ve tepkisini ileten kişilerin sosyal medya profillerini incellediğimde istisnasız hepsi youtube üzerinden sanatçı ya da plan şirketi bağımsız yayınlanmış video’ları, şarkıları paylaşmış. bizim yaptığımız hırsızlık ise sizin yaptığınız nedir? 1 dakika durup düşünebilir misiniz?
  • yine bu hassas arkadaşlar eminim kitaplıklarında yer alan fiziksel bir kitabı arkadaşlarına göz atmaları için ya da okumaları için veriyor. bu noktadaki hırsızlığınız ve emeğe saygısızlığınız ile düşünceleriniz eşleşiyor mu? düşünceleriniz dahilinde kütüphaneler gibi “alçakça” kurumlar aynı kitabı binlerce kişiye okutuyor. buna inanabiliyor musunuz?
  • bilgisayarınızdaki bütün yazılımlarınız lisanslı mı? internet üzerinden izlediğiniz bütün diziler için bölüm başına para veriyor musunuz? hiç download edilmiş bir filmi izlediniz mi?
  • bilgiyi açık erişime açmanın bilgi paylaşımına katkısı yoktur diye bir kanıya varıyorsanız eğer gerçekten bütün kütüphaneleri yıkalım. sanal olanların da server’larını daha fazla elektirik harcamamaları için kapatalım. dünya üzerinde gereksiz yer kaplamasınlar.
  • metis yayınlarının yaptığı iyi niyetleri dahilinde ise ve okuduğunuzu anlayabiliyorsanız talebimiz zaten bunu iyi niyetleri dahilinde vurgulamalarıydı. vurgulamadıkları için iyi niyetleri olduğunu düşünmüyoruz. yaratıcılarıyla dayanışma güzelliğine sahip olduğumuz birden çok yayınevi olduğunu da hatırlatmak isteriz.
  • bindiğimiz dalı kesmekten ziyade, ağacımızın beklediğimizden de sağlam olduğunu gördük. üzgünüz, arzu ettiğiniz gibi samimiyetsizliğiniz dahilinde görmezden geldiğiniz şeyler bizi yıkmıyor, aksine güçlendiriyor.
  • paulo coelho’yu da hatırlamadan geçmeyelim; “yazarın en temel amacı okunmaktır. para sonra gelir.”

ulus devletlerin modası geçti

iklim değişikliği devreye girmeye başladıkça, gıda kıtlığı, kuraklık, savaşlar ve genelleştirilmiş jeopolitik karmaşa insanları eşi görülmemişler rakam dahilinde göç etmeye zorluyor. sınırlar aşınacak, kültürel farklılıklar azalacak, ulusal egemenliklerin etkisi azalacak, dinler ve ırklar hiç olmadığı kadar birbirine karışacak. bu durdurulamaz tek-dünya senaryosunun ortasında yer alıyoruz. bazıları için bu oldukça korkutucu, bazıları içinse rüyaların gerçek oluşu.

köylüler sevişemez

sosyal toplumları daha doğrusu “sosyalleştirilmiş” toplumları yönlendirmenin türlü yolları vardır. hepimiz tam ortasında olduğumuz için bu geminin, söyleyeceklerimi az çok tahmin ediyorsunuz: din, edebiyat, siyaset… insanları ortak bir düşüncede birleştirip hareket ettirecek her şey.

şimdi bütün bunların özütüne, kökenine, freudvari (çok afedersiniz) olacak şekilde dalalım.

herkesin beyninin ücra taraflarında bir “aşk” algısı vardır. cinsellik meyvesinden doğal tatlı, tatlı bir algı. güdü, arzu, koku, çikolata; sen ne dersen. tutku kişiye istek, istek kişiye amaç katar. insanın mihenk taşı denebilecek bir şekilde tam içinde yer alıp ölene kadar (bilemeyeceğim) çıkmayan, patlamanın merkezinde yer alan temel güdüdür cinsellik.

gözünüzle görebildiğiniz her şey cinselliğinize hitap etmek için inşa edilmiştir. telefonunuz, pet şişeniz, anahtarlar, binalar sokaklar, televizyonlar, oradaki modeller, markalar, ikonlar, akımlar…

40 yada 50 yıl önce, içtiğiniz şarap bardağının kenarlarında parmağınızın ucunu gezdirerek karşınızdakine bakarsanız, bu onunla yatmak istediğinizi söylerdi ona. ona sahip olmak istediğinizi. bunu itiraf edelim. herkes çılgın Amerikan rüyasını yaşamak ister. 20 yıl önce barda bir insanın yanına giderek tanışılırdı. o zamanın rüyası oydu.

cinsellik bizi yönlendiriyor. insan olduğumuz ve beynimizin kapasitelerini evrimle genişletemediğimiz müddetçe bizi yönlendirecek. bunu da itiraf edelim. bu varoluşsal güdüyü gerçekleştirmek ve isteği tatmin etmek için kendimize yeni sosyeteleri, yeni modaları ve yeni kokuları yaratıyoruz ya da var olanı güncelliyoruz bir toplum olarak. yeni platformlarda seviştiriliyoruz. bunu da doğumumuzda bütün kutsal “şeylerin” bize verdiği hediyeyi, çıplak ellerinde tutup ıslak bir ısırık alman gereken elmayı sana başka bir “şey” yediriyor. beslenmen gerekenden beslendiriliyorsun.

profil fotoğraflarımız var. güncellemelerimiz, check-in lerimiz var, birbirimizi beğendiğimiz yada beğenmediğimiz siteler var.

yaşayanların sustuğu, yaşamayanların konuştuğu bir dünyayız.

müzik sustuğunda ışıkları aç.

Mektubun var!

Mektubun tam metni için buyrun.

İstediğiniz posta kutusunu işgal etmekte özgürsünüz.
Anonimliğinize zeval gelmesin.
Dayanışmayla.

savaş mı?

Savaş hukuken olduğu kadar ahlaki olarak da meşrulaştırılan amaçlara istinaden, şiddet araçlarına müracaat edilerek “öldürme eylemi”nde bulunmaktır. Fakat öyle görünüyor ki, çağımızda savaş kelimesinin de içeriği ziyadesiyle değişti, hatta belki de bu kelimenin yerinde yeller esiyor şimdi: Kitlesel ölümlere, harap edilen kentlere, hakların ve özgürlüklerin ilga edilmesine, milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesine rağmen yaşananların savaş olup olmadığı tartışma götürür vaziyette. Nitekim dikkat edilecek olursa, uzun zamandır hiçbir devlet adamının yahut askeri yetkilinin ağzından “savaş” kelimesi çıkmıyor; çıksa da alışılmış çağrışımlarıyla yankılanmıyor. Savaş kelimesinin yanı sıra, “düşman” ve “dost” gibi kelimeler de tedavülden kalkmak üzere. Dostoyevski’nin lafıyla, bugün dünyanın dört bir yanında, özellikle de Ortadoğu’da “şampanya gibi kan dökülüyor” ama, bu kanlı oyunlar “bildiğimiz manada” savaş olmayabilir.

***

Zamanımızın ölme ve öldürme, güvenlik ve özgürlük gibi ikiliklerini şekillendiren esas kelime, savaştan ziyade “mücadele” kelimesidir. Mücadele kelimesi, savaş kelimesini de içermek suretiyle çok daha geniş, kullanışlı ve etkili içeriklerle donatılmıştır. “Savaş” açılır (ilan edilir) ve kapanır bir süreçtir, başı ve sonu vardır; buna mukabil “mücadele” ise uzun erimlidir ve daima sürme eğilimindedir, sonu olmayan bir teyakkuz durumudur.

“Mücadele” “savaş”tan farklı olarak muhatabını “öldürmeyi” değil, “etkisizleştirmeyi”, keza “esir almayı” değil, “ele geçirmeyi” eksen alır. Bu itibarla, etkisizleştirilen nesne de “düşman” değil, “terörle mücadele” esprisinde olduğu üzere “terörist” figürüdür. “Düşman” olanca tehditkârlığına rağmen önünde sonunda bir “insan”dır. Yalnızca düşman öldürülebilir bir niteliğe sahiptir, garip varlığıyla “terörist” bu payeden yoksundur. Savaş değil, “mücadele hukuku” söz konusudur burada. Bu durumda bir soru kendini dayatır: Etkisiz hale getirilenlere “ölü” mü denir?

Terörle mücadeledeki inceltilmiş hukuki mantık, bu soru özelinde ölüme ilişkin sınırları bulandırmaktadır. Sadece hukuk değil, bir bütün olarak siyasal iktidar, etkisiz hale getirilenleri “ölü” olarak nitelendirdiğinde, kimi ahlaki yükümlülükler altına girmek durumunda kalacaktır. En basit, kadim ve bilinen saygı ilkesi icabınca ölülerin gömülmesi gerekir. Ölü, toprağın üstünde değil, altında olmalıdır. Kürt vilayetlerinde son dönemlerde yeniden yaşanan gelişmelerin de gösterdiği üzere, mevzu terörle mücadele olunca, etkisiz hale getirilenler ölü değil, olsa olsa “leş”tir. “Leş,” hukuk dışı olduğu kadar ahlak dışıdır da. Zira insana değil, hayvana, o da eti temiz ve helal olmayan hayvana karşılık gelir. Etkisizleştirilenler kesinlikle “av hayvanı” değildir, türlü kimyasallar kullanılarak yahut yakılarak kökü kurutulmak, daha doğrusu temizlenerek arınmak istenilen “haşerata” daha yakındırlar.

***

Terör söylemine binaen etkisizleştirilen bir canlıya, yani bir “leşe” bir ölüden farklı muamelelerin yapılmasında “ahlaken” herhangi bir sakınca yoktur. “Leş” üzerinde gerçekleştirilen bazı işlemlerin (deşme, parçalama, gövde yolma, organları kesme vb.) kendine özgü bir mantığı vardır. Bir kuralsızlığın yahut taşkınlığın değil, kendi yasalarına göre hareket eden bir anlayışın ifadesi olan bir mantıktır bu da. “Leşi” ezme, sürükleme, teşhir etme, toprağa gömmeme, mezardan yoksun kılma, bir vakitler mezarlara gömülmüş olanlarıysa mezarsız bırakma gibi pratikler siyasal iktidarın ahlaksızlığı değil, aksine ahlakının tezahürüdür. Buradan bakıldığında: şayet Walter Benjamin haklıysa, yani herhangi bir eylemin şiddete dönüşmesi onun “ahlaki ilişkilere nüfuz etmesi sayesinde” gerçekleşiyor; ahlak ve şiddet arasındaki karmaşık düzeneğin çatısını da hukuk ve adalet arasındaki ilişki belirliyorsa, “leş” mefhumu özelinde karşımızda nasıl bir ahlak, hukuk ve adalet anlayışı vardır?

***

Ürkütücü bir olasılık ama kamunun büyük bir kısmı, siyasal iktidarın eylemlerini ahlaken kabul etmiş olabilir. İktidarın “leşler” üzerindeki kanlı oyunlarının elbette gaddarlıkla, vahşetle doğrudan alakası var. Ama gaddarlık da bir yönetme tekniğidir ve hiçbir gaddarlık türü, adına hareket ettiği toplumsal yapının ahlaki icazetini almadan ayakta duramaz. Hal böyle olunca sevimsiz bir mesele duyuruyor kendini: Bunca gaddarlığa rağmen, hayat normal ölçüsünce nasıl devam ediyor: ideoloji mi, söylem mi, çıkarlar mı, yalanlar mı, kayıtsızlık mı, ölümü kanıksama mı, hangisi etkili bunda…

derviş aydın akkoç | birikim

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.