Menü Kapat

Ay: Ocak 2016 (sayfa 1 / 5)

Mükerreren

106 ekran led televizyonumu izlerken gördüm, 4.5g’ye geçiyormuşuz. Isırılmış elma logolu telefonumu elime alıp neşeyle bağırdım: Yaşasın! Daha hızlı fotoğraf paylaşacağım. Videolarım daha hızlı yüklenecek. Sevgilime mesajlarım daha hızlı gidecek. Kendimi daha hızlı gözler önüne sereceğim. Aşklarımı, tepkilerimi, favori filmlerimi, kedim Armut’u, dün akşamki şahane buluşmamı, geçen yaz tatilimi. Daha hızlı daha hızlı gözleyecek ve eleştireceğim sizi. Oturduğum yerden daha hızlı belleyeceğim dünyanın anasını. Daha hızlı ereceğim sırra. Gününüzü göstereceğim! Ihıhıh.

5g diyorum sonra, 5g ne zaman gelecek! 5g verin bana! 6g! Daha çok g verin!

Sakallı bir adam rasyonel ahlak eğitiminden bahsediyor o sırada. Reklamlar bitmiş. Sakinleşip oturuyorum. Gel diyorum gel otur sen de. Armut koltuğa zıplıyor. Dini alegorilerden sıyrılmış bir ahlak olgusu yaratma fikrini desteklemem beklenir. Zira; yaptırım, korku, ödül ve cezaya dayalı ahlak bilincinde iradeden bahsetmek pek doğru olmaz. Ahlakın öğrenilen değil, özden gelen olması gerektiğine inanırım. (Yazık ki öz kötülükle cezbelenmiştir. Çünkü varoluş, kötülükten iyiliğe evrilme arayışından ibarettir.) Fakat bu noktada göreli davranışlarla karşılaşmak olası. Nihayetinde akıl yorumlar düzeneğiyse de, yorumların her zaman akılcı olduğunu savunamayız. Armut kumunu eşeliyor. Oysa Sayın Sakallı, salt doğrunun nispi eğilimleri yoktur. Salt doğru, insan cibilliyetinin akılcı ya da akıl dışı yorumlarından muaftır. Dinlerden, hurafelerden, geleneklerden, kültürlerden, ırklardan muaftır. Aşkındır. Sevgilim sıkıştırıyor: Napıyorsun? Ona tüm gözeneklerimin özenle filtrelendiği bir selfie yolluyorum. Sakallıyı soruyor. İyi diyorum. Halini hatırını sormadığı çok açık. Salt doğru diyorum, kolaydır da. Logolara, mertebelere, nefse, terimlere itibar etmekten daha kolay. Nettir. Söylediğinden daha fazlasını ya da azını kastetmez. Sakallı küçümsüyor. Sakallı, muhteşem kurallı cümleleriyle bir sonraki “olmadı baştan”ın temellerini atıyor. Benim uykum geliyor. Armut kedilere özgü bir şeyler yapıyor. Bir yerlerde 7g’nin denemeleri başlıyor.

robonima – robotape 1.0

Sizlere “ses” emanet etmeye, kendi dünyamızı “ses” yoluyla anlatmaya devam ediyoruz.

son dönemde etrafta gördüğümüz kolektif işlerin sayısı çoğaldı. toplum olarak saçma sapan günler geçirdiğimiz bir dönemde gülümsemek için yeterli sebebi veren bu çalışmalara ise saygımız sonsuz. bunun son örneğini ise kendilerini sanatçı kolektifi olarak konumlandıran robonima yapmış ve kendilerinin ilk ortak ürünü olan “robotape 1.0″ı paylaşmış.

robonima tarihine baktığımızda 2015 yılında gramafonia (önder kılınç)’ın girişimlerini görüyoruz. başarılı sonuçlanan bir girişim ki sanat dalı gözetmeksizin 30’u aşkın yerli sanatçlıyla omuz omuza durmuşlar. katılım gösteremediğimiz 22 Aralık 2015 COOP lansmanın da kuvvetle muhtemel pek eğlenmişlerdir ki devam etsinler. unutmadan albümün kapak tasarımını büşra üzgün mastering’ini utku tavil üstlenmiş, listede ise pek çok tanıdık isim mevcut; 2/5BZ, siyasiyabend omuz verenlerden Murat Mrt Seçkin, kargamecmua, hakan tamer, deniz pınar gibi gibi…

albüme erişim noktasında ise an itibariyle soundcloud yardımınıza koşuyor. yakında bandcamp hesabından da satışa sunacaklarmış. neyleyim dijitali diyenler ilk baskının kalan kopyalarına kadıköy – vintage records’dan ulaşabilir. siz aşağıdan dinleyerek ve facebook sayfasından takip ederek yola koyulun. ellere sağlık!

robonima  . facebook

john berger – a’dan x’e

umutla beklenti arasında büyük fark var. ilk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. yanılmışım. beklenti bedene ait, umutsa ruha. fark bu. ikisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor. ama her birinin hayali farklı. bir şey daha öğrendim. bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. seninkini bekleyen benim vücudumun mesela. sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım.

şahsen saygı duyduğum güzel insanlar listesinde en üst sıralarda yer alan john berger’in yine en başarılı işlerinden biri a’dan x’e. kurtarılmış mektuplar başlığıyla yayınlanan bu roman devrimci terörist bir örgütün kurucularından olmakla suçlanıp müebbet hapse mahkum olan xavier’ye yıllar boyu sevgilisi tarafından gönderilmiş olan mektuplardan oluşuyor. aşk, sevgi, umut, beklenti, hayaller, gerçekler, hepsi ve hiçbiri. sevgiyle tavsiye ederiz. okumadan geçmeyiniz.

Sayın yetkili

https://etilen.net/john-berger-adan-xe/ adresli sitenizde 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu hükümlerine aykırı olarak şirketimize ait lisanslı ürünlere yer verildiği saptanmıştır. Listelediğiniz eserin ve şirketimize ait varsa diğer eserlerin 72 saat içerisinde kaldırılmasını, kaldırıldığının tarafımıza bildirilmesini ve haklarımızın gelecekte benzer şekilde ihlal edilmemesini rica ederiz. Aksi takdirde yasal yollara başvuracağımızı bildiririz.

john berger – a’dan x’e (.pdf) ini üstteki bildirim çerçevesinde etilen sosyeten indiremezsiniz. ama mektup yazabiliriz size ve kendilerine.
bu arada duck duck go‘nun güzel bir arama motoru olduğundan bahsetmiştik değil mi?

ben kuşağı

… kendisini bir oy’dan ibaret gören, oyunu verip evine dönen ve televizyondan dünyayı değiştirip değiştirmediğini izleyen bir kuşak. Var olma kavgasını tek başına vermek zorunda bırakılan, seçeneksiz, çaresiz bir kuşak. Medyaların ağır ve sürekli koşullandırmalarına teslim olmuş; tekellere, bankalara, devlete, rantiyelere kısacası sisteme sürekli ve reel olarak ödeyen veya habire borçlandırılan bir kuşak. Plastik “sanal” para kuşağı. Sürekli borçlu kuşak. Şimdi al sonra öde, paran yoksa 120 taksitle öde kuşağı. “İş bul, çalış, tüket, öde ve emekli bile olmadan öl” kuşağı. Toplumun, çevrenin ve doğanın yıkımını kaygı içinde izleyen ve bu yıkımda suç ortağı olduğunu bilen ama yaşam biçiminden vazgeçemeyen bir kuşak. Sorguluyor-eleştiriyor-tepki veriyor-muş gibi yapan, bilgiyi internet ve medya informasyonundan ibaret gören ve bununla yetinen bir kuşak. emek vermenin başkalarına ait bir yükümlülük olduğunu düşünen, yaratılmış değerleri karşılıksız istemenin hakkı olduğunu sanan bir “hazır dünya” kuşağı. yoksuluyla, varlıklısıyla, küresel de diyebileceğim, tüm genişliğine ve genelleşmişliğine karşın yine de bu bir kuşak. Galiba uzunca bir süre sahnede kalacak çok büyük bir geçiş kuşağı-toplumu olacağız. Nesne bireylikten, yeni bir toplumsal özneliğe geçiş kuşağıyız aynı zamanda. Sadece zaman ve evrim meselesi.

Mehmet Sinan / Kasım 2010 / Karga Mecmua

Gayri Resmi Musiki

Geçtiğimiz aylarda albümlerini internetten ilk dinlediğimde beni oldukça etkilemişti Kifayetsiz Muhterisler. Ankara 100. Yıl’da bir gece oturup kolektif ve keyfi bi’ çalışmaya soyunmuşlar ve 4 parçalık “Anlatacaklarımız Vardı” adlı mini albüm çıkmış ortaya. Albümdeki parçalarda gitarlar, doğu-batı-kuzey-güney demeden dolaşıyor  her yeri. Albüme hakim genel bir hava söz konusu diyebilir miyiz emin değilim ancak albümdeki gitarlar ve dijital sesler arasında son derece büyük bir zıtlık var. Gitarlar gayet yeryüzüne ait- kimi zaman Erkan Oğur’u da çağrıştırmadı değil bana- ancak dijital seslerin(monotron), gitarlara zıt bi yol izlemesi benim gözümde albümün en güzel ve en deneysel yanı. Biri dünyada dolaştırırken diğeri dünya dışında gezintiye çıkarıyor, bu şekilde ikisinin arasında bir konumda dinlettiriyor kendini albüm.Şarkılar genelde pek birbirinden ayırt edilebilir değil, tek oturuşta kayıt tuşuna basılıp çalınmış. Albümdeki şarkı sıralaması şu şekilde:

  • Kuzey Kore’de Hayat
  • Rosetta
  • Istırap
  • Final

Sinema Kuramına Neden Gerek Var?

Sinema üstüne teorik kitapların faydasına kuşkuyla bakılması sıklıkla tekrarlanıyor (özellikle durumun hiç de iyi olmadığı günümüzde). Godard Yeni Dalga’nın gelecekteki sinemacıların, yazdıkları zaman aslında sinema üstüne yazmadıklarını, sinema teorisi filan yapmadıklarını, yazmanın daha o zamandan onların film yapma tarzı olduğunu hatırlatmaktan hoşlanır. Ne olursa olsun, bu hatırlatma teori denen şeyin ne olduğu konusunda pek yüksek bir anlayış sunmuyor. Çünkü teori de, yapılan, imal edilen bir şeydir, en az nesnesi kadar. Çoğu insan için felsefe yapılmayan, imal edilmeyen, önceden imal edilmiş bir gökyüzünde hazırda bulunan bir şeydir. Oysa, felsefi teori bizzat bir pratiktir, en az nesnesi kadar. Nesnesinden daha soyut değildir. O bir kavramlar pratiğidir ve girişime geçtiği başka pratikler açısından yargılanması gerekir. Bir sinema teorisi sinema “üzerine” değildir, sinemanın uyandırdığı kavramlar üstünedir ve bu kavramların bizzat kendileri başka başka pratiklere tekabül eden başka kavramlarla ilişki içindedirler; genel olarak kavramlar pratiğinin, nasıl bir nesnenin öteki nesneler karşısında hiçbir üstünlüğü yoksa, ötekiler karşısında hiçbir ayrıcalığı yoktur. Şeylerin, varlıkların, imgelerin, kavramları, binbir olay türünün yapılması hep çok sayıda pratiğin devreye girerek etkileşmesiyle olur. Sinema kuramı sinema üstüne değildir, sinemanın kendisinden daha az pratik, efektif olmayan sinema kavramları üstünedir. Sinemanın büyük yönetmenleri büyük ressamlar, büyük müzisyenler gibidirler: yaptıklarına dair en iyi konuşacak olanlar da onlardır. Ama konuşurken, başka bir şey olurlar, filozoflara ya da kuramcılara dönüşürler; teori falan istemeyen Hawks bile, kuramları aşağılamaya kalkıştığında Godard bile. Sinemanın kavramları sinemanın içinde verilmiş değildirler. Ama yine de bunlar sinema kavramlarıdırlar, sinema üstüne kuramlar değildirler. Artık “sinema nedir?” diye değil, “felsefe nedir?” diye sorulması gereken hep bir saat, öğle-geceyarısı bir an olduğu gibi. Sinemanın kendisi yeni bir imgeler ve göstergeler pratiğidir; felsefenin kavramsal bir pratiği olarak bu pratiğin teorisini yapması gerekir. Çünkü ister uygulamalı (psikanaliz, dil bilim), ister usavurmalı, hiçbir teknik belirlenim sinemanın kendisinin kavramlarını oluşturmaya yeterli değildir.

Gilles Deleuze – Çeviri: Ulus Baker
Cinema II: L’image-temps, s.365-6 – Tesmeralsekdiz 01 s.109

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.