Menü Kapat

Ay: Kasım 2015 (sayfa 1 / 5)

tülay.

Tülay German, 1935’de İstanbul’da nispeten varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Sanatçının, gerek şarkı söylemesine karşı çıkmaları gerekse sol tandanslı biriyle ilişki yaşıyor olmasını onaylamamaları ailesiyle bağlarının kopmasına neden oldu.

Tülay German’ın hayatına bakıldığında ilk anılacaklardan biri hayat arkadaşı Erdem Buri’dir; bir radyo programcısı, entelektüel, döneminin önemli aydınlarından biri. Onunla tanışana kadar Batı müziği icra eden Tülay German onun önerisiyle caz söylemeyi bıraktı. Buri’nin deyimiyle “düşünce şarkıcılığına” yöneldi. Bu süreçte ilk hiti Burçak Tarlası’nı çıkardı. Böylece Anadolu Pop’un tohumları atılmış oldu.

Tam o tarihlerde marksist görüşü anlatan bir kitabı Türkçe’ye çevirdiği için Buri 15 yıl hapis istemiyle yargılandı ve kaçmaya karar verdi. 1966 senesinde kimseye haber vermeden Tülay German da onunla birlikte bugün hâlâ yaşamakta olduğu Paris’e gitti.

German, Fransa’da birçok albüm kaydetti ve konser verdi. Saygın plak şirketi Philips’le sözleşme imzaladı. Kariyerinde gün geçtikçe yükselen sanatçı, o dönemde ülkesindeki olaylardan etkileniyordu; bu tanıklıklar onun zamanla siyasi yönü ağır basan bir müzisyene dönüştürdü. Öyle ki radikal bir kararla bütün finansal yatırımını harcayıp Philips’le sözleşmesini feshetti. Türk halk türküleri ve Nazım Hikmet, Yunus Emre gibi şairlerin şiirleri için bestelenmiş şarkıları söylemeye başladı. O artık Paris’teki Türk ve kendi ülkelerinden benzer şeylere mazur kalmış göçmenlerin sesiydi.

German, 1987’de sahnelerden sessizce çekildi ve müzikal kariyerini noktaladı. 1993’te de Erdem Buri’yi kaybetmesinin ardından izole bir yaşam sürmeyi seçti.

Kaynak: Didem Pekün | Tülay German: Kor ve Ateş Yılları , Sinopsis


pazar ayinleri – 4. mektup

Ölümcül Küçükler Üzerine

Terk edildiniz. Bundan binlerce sene evvel. Tam da en olmadık zamanda terk edildiniz. Çölü geçerken mesela. Yıldız ışığıyla aydınlanan kum taneleri üzerinde tek sıra oluşturmuş ilerlerken. Vıcık vıcık suratlarınız çilekeş tebessümlerinizle maskelenmiş, karanlık ruhlarınız iki yüzlü imanınızın büyüsüyle hafiflemişken, çıplak topuklarınıza bulaşan kemik tozlarından yayılan öykülerle minik minik zehirlenirken terk edildiniz. Puf! Korkutucu. Mevzunun farkına vardığınız an develerinizi durdurup bohçalarınızı yere sermiş olmalısınız. Birbirinize yaklaşıp çocukları ürkütmemek için fısır fısır konuşmuş, öfkelenmiş, hayal kırıklığına uğramış, yapayalnız hissetmiş olmalısınız. Orada, yıldızların altında, rüzgar ayak izlerinizi örter, sırtınızdan süzülen ter damlaları hastalıklı vücutlarınızı titretirken gözlerinizi kocaman kocaman açıp ufku taramış olmalısınız. Muhteşem manzara, öyle değil mi? Dizlerimin dibine bağdaş kurmuş kızıl saçlı kadının çıplak göğüslerine yıldız haritaları nakşederken sizi düşlüyorum. Ayak seslerinizi. Soluk alış verişlerinizi. Yüreklerinizi ele geçiren ürpertiyi ve tebrik ediyorum tüm benliğimle. Tebrik etmeli zira, size sunulan bütün o sınırsızlığa rağmen kaybolmayı becerebilmenizi.

Sayenizde buradayız. Varlık ile hiçlik arasındaki bu bulutun içine hapsolmuş durumdayız. Sırf yapacak daha iyi bir şey bulamadığınız, yeniden yola koyulmayı beceremediğiniz, kalplerinizi rüzgarın fısıltısına açıp ruhlarınızı deliliğin rengarenk enginliğinde eritmeye cesaret edemediğiniz için ellerinizle inşa edip leş kokulu tezek parçalarıyla sağlamlaştırdığınız kerpiç duvarların arasında çatır çutur sikişen siz biçarelerin cenabet torunları olan bizler! Keten pantolonlarımız var burada. Işıltılı makosenlerimiz, ütülü gömleklerimiz ve reçetelerimiz var. Bacak bacak üstüne atmış oturuyor, öfkeden bahsediyoruz. Özgürlükten. Tedavi yöntemlerinden. Kendimize hakim olabildiğimize inanıyoruz. Samimiyetle hem de. Dinamiğin ilahi prensiplerine, asansörlere, üst geçitlere, ana yasanın bilmem kaçıncı maddesine inanır gibi inanıyoruz. Parmaklarımızı benden tarafa uzatıp bir arada yaşayabilmek için diyoruz. Yutkunuyoruz. Sırıtıyoruz. Buradan çıktıktan sonra diye devam ediyoruz. Kaldırım taşlarından yayılan soğukluğu hissedebiliyor, birbirimizi incitebiliyor, hesap cüzdanlarımızı işletip önümüze bırakılan bir takım kağıt parçalarına karalanmış işaretlerin ne manaya geldiğini çözebiliyoruz ya. Tırnaklarımızı kesip ağaç diplerine işeyebiliyoruz ya. Bu kadarı yetiyor bize, aldanmak için var olduğumuza dair efsuna.

Terk edildiniz. Çölü geçerken tanrınızı yitirdiniz. Tanrınızla beraber öfkenizi, renginizi, sesinizi, nefesinizi yitirdiniz. Varlığınızı yitirdiniz. Yolda yitirdiğinizi yolda aramanız gerekirken oturup beklemeyi seçtiniz. Göremediniz. Görebilseydiniz ihtiyar inekler gibi geviş getirmek yerine gider ateşe verirdiniz kendinizi hiçliğinizi kanıtlayabilmek uğruna. Görebilseydiniz konut kredisi taksitlerinden, seçim sonuçlarından, albüm satışlarından, bireysel emeklilik poliçelerinden ya da kamu personeli seçme sınavlarından başka bir şeylere takılıyor olurduk. Görebilseydiniz birbirimizi düzmek için tılsımlar dokumaktan vaz geçerdik. Görebilseydiniz küstahlığı bir kenara bırakıp yerlere kapanır, özgürlükten bahseden öyküler okumaktan vaz geçer, ünvanlarımızdan, kıyafetlerimizden, pörsümekle yazgılanmış derilerimizden kurtulmamızı sağlayacak kadar usta bir kasap aramaya başlardık. Güzelce temizlesin diye bizi. Çengellere assın. Kanımızı akıtsın, çeksin nefesimizi. Tüm parmak izlerinden arınalım isterdik. Lekelerden, çürüklerden, binlerce senedir ruhumuza işleyen işaretlerden arınalım. Öyle bir kasap bulalım ki ilk günkü gibi çırılçıplak kalalım.

Devam

İKİ ÖLÜ ADAM

İki adam öldüğünde güneş hala tepede sayılırdı. Sinekler henüz oralı değildi ama adamlar ölmüştü bir kere ve er ya da geç doğa bunu fark edecekti. Ev gerçekten dağılmıştı, berbat halde, yerler cam kırıkları içindeydi. İki ölüye rağmen evde hala komik olan bir şeyler mevcuttu; ev huzurluydu ve huzur iki ceset için alışıldık atmosfere pek uygun sayılmazdı. Aptal herifler mutlu ölmüştü ve bu onları kıskanılası kılıyordu. “Mutlu ölmek!” hangi tuğla kılıklı romandan fırlamıştı bu klişe! Ah şu romantikler, tanrının cezaları her seferinde kahrolacak bir şeyler bulur ve ardından sıradan olan ne bok varsa ona sevinerek “hayat ne kadar da güzel” zırvasını geveler dururlardı! Ne zaman gerçek bir romantiğe rastlasam onu Normandiya çıkarmasında hayal eder ve gülmeye başlardım, gerzek nasılda afallardı tüm o kurşun yağmurunda! Ve şu teknoloji denen bok var ya, işte ondan nefret etmek için haklı sebeplerim var benim! Hayır, şimdi teknolojiyi neden sevmediğimi açıklamak değil amacım, yalnızca bir muma bakın ve ardından bir ampule ve işte, beni anladınız bile. Bir kedinin pembe patileri canlanıyor zihnimde, reel olmak için fazla şirinler ya da bir köpeğin sağlıklı bedenine yapışık ıslak burnu. Tüm bunlar bir anafor oluşturuyor zihnimde, ufak çaplı bir kara delik olup yutuyorlar mantığımı ve tüm bu olup biten bok hoşuma gidiyor! Hayır dostum, uçmak için en ufak bir kimyasala ihtiyacım yok benim, zihnim hayal okyanusunda bir uçak gemisi ve inan bana buna benzer bir mürettebat daha görmedin ömründe. Mantık tanklarından ateşlenen her türlü topun menzilinden millerce ötede, derin maviliklerde marine ediyorum zihnimi. Ve o iki orospu çocuğuna gelince, konuyu onlara bağlayacak değilim. Yalnızca iki ölü adam daha işte…

ortadoğu

yarın yine yapraklar canım oy
yarın yine yağmurlar canım oy
ardından yine soğuk
ardından yine tipi
yine palto, yine gocuk, yine odun, yine kömür,
yine sövgü kara kışa yine bahara selam.

ederler yine tombul tombul canım oy
gelirler yine cılız canım oy
kiralar yine azgın
kuyruklar yine dilsiz
yine mız mız sıkıntı, yine hep vıdı vıdı
yine hep televizyon, yine hep ortadoğu.

uykular da beter canım oy
uykular da kara kuru canım oy
yine bezgin sabahlar
yine yılgın akşamlar
yine hep dalavera, yine hep o kuruntu
yine umut, yine düş, yine hep bekleroğlu

hasan hüseyin korkmazgil

patafizikçi doktor faustroll’un davranış ve görüşleri

Doktor Faustroll, 1898 yılında (yirminci yüzyıl [-2] yaşındaydı) Circassie’de ve altmış üç yaşında doğdu.

Ömrü boyunca hep o yaşta kalan Doktor Faustroll orta boylu bir adamdı, yani, tamı tamına ifade edersek, (8 x 1010 + 109 + 4 x 108 + 5 x 106) atom çapındaydı; Kral Saleh’in portreleri gibi teni altın sarısı, deniz yeşili bir bıyık hariç yüzü tüysüzdü; saçlar, güneş saatine göre değişen maun rengi müphemlikte, tek tek her bir teli, bir küllü kumral bir simsiyahtı; gözler, Dantzick likörü gibi hazırlanmış sıradan yazı mürekkebinden iki kapsül, içinde altın rengi spermatozoidler.

Kellik mikrobu yüzünden, bıyıklarını saymazsak, tüysüzdü. Mikroplar kasıklarından göz kapaklarına kadar olan tüm bölgeyi temizlemişlerdi. Doktor Faustroll, mikropların yalnızca genç saçlara musallat olduğunu bildiğinden, saçlarının ya da kirpiklerinin döküleceğinden endişe etmemişti. Kasıklardan ayaklara doğru olan bölge ise, kontrast halinde, satirlere özgü siyah kıllarla kaplıydı, çünkü Faustroll, görgü kurallarına dikkat etse de, bir erkekti.

alfred jarry, gerçeküstü tiyatronun atası, “olanaksız çözümler bilimi” olarak adlandırdığı patafizik ilminin öncüsü, dadacılık ile artaud’un vahşet tiyatrosunu etkilemiş bir isim. raymond queneau, boris vian ve georges perec gibi modern edebiyatın birçok ustasını da izinden süreklemiş. patafizikçi doktor faustroll’un davranış ve görüşleri de kendisini en iyi anlatan kült eserlerinden biri. ölümünden sonra yayınlanan bu roman jarry’nin bol bol sembolizm, sürrealizm ve absürt edebiyat içeren hayal dünyasında kaybolacağınız bir yolculuğa davet ediyor sizi. ayaküstü değil ama kendinizi vererek okumanız gereken kitaplardan. çünkü pek keyif alacağınızı biliyoruz. çünkü ışık ergüden çevirmiş.

Patafizikçi Doktor Faustroll’un Davranış ve Görüşleri
Alfred Jarry
Çeviri: Işık Ergüden
Sel Yayıncılık
2015, 136 sayfa
ISBN: 978-975-570-743-3

 

self-help

kendine yardım

zamanı durdurmak için: öpüş.
zamanda yolculuk yapmak için: oku.
zamandan kaçmak için: müzik.
zamanı hissetmek için: yaz.
zamanı bırakmak için: nefes.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.