Menü Kapat

Ay: Haziran 2015 (sayfa 1 / 4)

dinar bandosu – saykodelikdeşik

suyun güzelliğine
taparım her dilbere
koşarım boş hayale
bekler gibi köşede
gölgelerin dibinde
bir ben var ki içimde
hiç sorup durma bana
neredeyim ne diye

meyhanenin birinde
vururum kadehlere
(hep senin şerefine)

arap saçı gönlünde
sözlerin hevesinde
uzanır bir bedende
avucumun içinde
muammalar peşinde
sürüklenir gece
kaçmak ister hayalin
görünür loş perdede

meyhanenin birinde
vururum kadehlere
(hep senin şerefine)

ah çok içtim
hep iç çektim

 

nicedir musiki paylaşmıyorduk indirmeniz için. unutulmaması gereken güzellikler ile devam edelim dedik. saykodelikdeşik psychedelic folk rock müzik diye adlandırılan (üşenmeden hepsini yazan arkadaşı tebrik ediyorum) dinar bandosu’nun 2007 yılında yayınlanmış albümü. fakat hala günümüz müziği, muhtemelen 30-40 yıl sonra da öyle olacak. indiriniz, dinleyiniz, paylaşınız. muhteviyatı;

01 – istanbul için isyan vakti
02 – şaban’ın rüyası
03 – hepimiz zenciyiz
04 – terzi fikri
05 – feyyaz
06 – kanıyorum
07 – şeker’in elleri
08 – en güzel kadın istanbul
09 – cüceler
10 – nimet belası
11 – saykodelikzade mahmut paşa

download . dinar bandosu – saykodelikdeşik 

Kiralık Hayatlar

Günlerden bir gün, semtlerden bir semt, şehirlerden en kalabalığı ve ortasından deniz geçeninde, bankta uzanmış bir takım elbise varmış. Şehirdeki indirimlerden sıkılmış, paça boyunun alınmasından yaralı düşmüş, içine aldığı insanların göbeklerinden, çatlayacak kadar genişlemiş ve en sonunda dayanamamış kendini sahil kenarında bir banka atmıştı.

Evet o sizin ciddiyet sembolünüz, özel günlerde giydiğiniz, lisedeyken kendinizi mafya gibi hissetmenizi sağlayan, iş görüşmelerinin vazgeçilmezi, sisteme girmek için kullandığınız kendinizle sistem arasında ki bir uyum süreci. Adam olmanın kumaş hali!

Aslında takım elbise 1600 yılına kadar uzanan, günümüze gelene kadar değişikliklere uğramış bir Batı Avrupa saray kıyafetidir. Saray içinde  erkeklerle başlamış, kadınlara sıçramış daha sonrada halka inmiştir. Zaten önemli olanı da halka indikten sonra büründüğü roldür. Bizler o takım elbiseye girerek saraylılar gibi gözükmeye çalışıyoruz. Bir zümreye ait, diğerlerine göre daha güçlü insanlar gibi gözükmeye çalışıyoruz. Saraylar, firmalar, tek tipler, maaşlar, yol ve yemek paraları, primler hatta ve hatta senede iki takım elbise hediyeli işler… Birde “eşitlik” ve “aynılık” arasında ki farkı anlamayan zottirikler.

Aklınızda içinde bir insan varmış gibi hayal ettiğiniz bankta oturan takım elbise aslında üstünüzden çıkarıp yatağın üstüne attığınız bir kıyafet gibi, yani cinayet sonrası tebeşirle çizilen, faili resmi gibi uzanıyordu bankta… İçine gireni yiyordu… İçine girmeyen kendi kendini yiyordu… Bir güvercin indi yanına, üstüne bastı, yiyecek bir şeyler bulabilmek için biraz etrafında dolandı, gagasını hızlıca aşağı yukarı yapıyordu, tam ortasına sıçtı elbisenin ve kafasını kaldırdı, karşısında bir mağaza gördü. Bir takım alana bir takım bedava yazıyordu! Tam ortasında, minik, beyaz, koyu yeşilli bir bok olan yerdeki takım elbisemiz ve üstünde ki güvercin…

kim bu ARKADAŞ

70’lerden bu güne bir benzeri daha olmayan, duygusallığın ayıp sayıldığı günümüzde yalnız gecelerimizin tek arkadaşı… Göz yaşını, cinselliğini, yalnızlığından duyduğu acıyı yazan cesur ama bir o kadar da naif olan şair, arkadaş, yoldaş: Arkadaş Z. Özger.

Yetmişlerin siyasi ortamında faşistlerce katledilen arkadaşlarının arkasından yazdıkları öyle etkileyicidir ki, hesap soracağız gibi cümlelere sığınmaz, “kalbim bu acıya dayan” der.

Mastürbasyonunu şiirine dökerken, “acıyla büyütüyorum aşkımı
bir gün bana sevişmeye öğretecek” der.

Kendisini yargılayanlara ‘’Hüzün Mevsimi’’ şiiriyle cevap verir öfkesizce sakince. Ve geceye yalvarır:
boris karloff kadar masum yüzümü
karanlığınla frenkeştaynla
çünkü artık büyütmeliyim içimde nefreti
kalbim ki yıllardır iyiliğe abone

Şiirleriyle konuşur, dertleşir seninle Arkadaş, “Merhaba canım” diye başlar şiirine:
“bir gün elbette
zeki müreni seveceksiniz
(zeki müreni seviniz)”  diye bitirir.

Avutur seni Arkadaş:
üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar“.

Kafasına aldığı darbeler yüzünden genç yaşında bizlere veda edendir Arkadaş Z. Özger. Onu bilmek, anlamak ve sevmek  zordur, çünkü o başlı başına ötekidir.

Not: Sadık Gürbüz-Pencere şarkısı, Arkadaş Z.Özger’in  Pencere şiirinden bestelenmiştir.

Transgresyon Kavramının Devrimci Praksis Bağlamında İncelenmesi

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın önünde yaptıkları piknikle sarayın söylendiği gibi halka ait olmadığını mizahi bir dille herkese kanıtlayarak büyük yankı uyandıran eylemin üzerine: Transgresyon nedir? Nasıl kullanılır?

Transgresyon kavramı en basit sözcüklerle sınır ihlali, kuralları geçme olarak tanımlanabilir. Bataille göre ise bu kavram aynı zamanda “sınırların zorlanması veya test edilmesidir”. Transgresif eylemler ise sivil itaatsizlik gibi somut eylemler de, sadece düşünce dünyasında kalan soyut eylemler de olabilir. Bazı uç noktalarda ise bireylerin tüm varoluşlarının bile bir transgresif eylem olarak algılandığı görülebilmektedir. Türkiye’de devrimci praksiste özellikle yaratıcı ve yenilikçi transgresif eylem kullanma yüzdesi oldukça düşüktür. Bu nedenle bu topraklarda transgresif eylemlerin toplumsal ve siyasal alanda bilinçlendirici ve çekici eylemler olduğu, dahası bu metotla iktidarın orantısız güç uygulaması sorunun önüne geçilebileceği yeniden keşfedilmelidir. Fakat bu metot kullanılırken güç istenci ve sınırları aşmanın sınırlarla olan diyalektik ilişkisi de göz önünde bulundurulmalı.

Devlet kavramı tarihsel süreçte herhangi bir transgresyonu önleme amacıyla icat edilmiştir. Modern felsefede en çok kabul gören devlet kuramlarından olan Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde devlet, hali hazırda toplum tarafından oluşturulmuş kuralların bir garantörüdür. Rousseau’ya göre bireyler toplumu oluştururken birbirlerinin haklarına ve özgürlüklerine saygı duyacakları yönünde soyut bir antlaşma kabul etmiş ve bunun sonucunda kendi bireysel hak ve özgürlüklerine sınırlandırma getirmişlerdir. Devlet kavramı, bu antlaşmanın zorunlu bir sonucu olarak garantör niteliğiyle ortaya çıkmıştır, başka bir deyişle devlet transgresyon önleyici bir organdır.

Sadece Rousseau felsefesi değil Nietzsche’ci yaklaşımda da devletin bu niteliğini görmek mümkün. Nietzsche her türlü erk ve iktidar isteğini “Güç istenci” kavramıyla açıklar. Nehamas bu kavramı “kişinin kendi dünya görüşü ve kendi değerlerini tam da başkalarının yaşadığı ve sarıldığı dünya ve değerler haline getirme” (Nehamas, 1991, s.61.) olarak tanımlar. Foucault, bu hegemonya arayışının normalleştirme kavramı üzerinden yapıldığını savunur. İktidar kendi dünya görüşü ve değerleri ışığında normları ve normlara uygunluğu tanımlar, her türlü kamusal ve özel alanda kendini yeniden var ederek bu normları kitlelerin sarıldığı dünya ve değerler haline getirir. Toplumsal cinsiyet, başarı algısı, akıl sağlığı gibi mevcut iktidarın bilimsel veya bilimsel olmayan kollarınca oluşturulmuş yargılarca bireyler günlük hayatları boyunca sürekli sorgulanır, terbiye ve tedavi edilirler. “Normallik üzerine kurgulanmış bir dünyada, ölçütlere uymayan her şey anormal olarak tanımlanacak ve toplumun sınırlarına çekilecektir.” (Gürses, Takımcı, 2013, s.199). Mevcut iktidar siyasi veya günlük her normu belirleyerek normalliğin sınırlarını çizdiği bu düzende her transgresif eylem erk karşıtıdır. “Transgresyon halinde olan her şey, var olan erkin çizdiği sınırı geçer ya da geçerken onu yok etmeye çalışır, yani erki geçersiz kılmaya çalışır.” (Gürses, Takımcı. 2013, s. 202) Devletin sınır ihlalini önlemek için icat edildiği durumda, transgresif her eylemin bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde muhalif ve hatta devrimci olduğu söylenebilir.

Yalnızca siyasal değil kamusal alanda da transgresif eylemler kullanılarak sosyal tabu ve normlar yıkılabilir. Modern toplumun temeli olan kültür ve normları incelediğimizde karşımıza Nietszche’nin Apollon-Dionysus dikotomisi çıkar. Apollon Yunan mitolojisinde somut olarak şiir, müzik ve tıp alanlarının tanrısıdır. Kültürel düzlemde ise Apollon şekli, tanımı, işaret etmeyi, bilgiyi ve “sınırları belli olan şeyleri” yani bir kesinliği temsil eder. Nietzsche, Apollon’un karşısına Dionysus’u koyar. Dionysus ise dünyevi zevklere ve doğal içgüdülere adanmış bir tanrıdır. Sınırsızlığı, bilinmezliği ve şekilsizliği temsil eder. Fransız Devrimi dönemiyle beraber gittikçe yükselen hümanizm ve insanın doğaya hakim olma çabası da yine bir Apollon-Dionysus çatışması olarak okunabilir. Aydınlanma ve Fransız Devrimi ışığında rasyonalist temellerle kurulmuş modern toplum bu nedenle “Apollonik”tir, hakim normların ve etik algısının dışında kalan eylemler ise Diyonizyaktır, hayvani ve barbar olarak nitelendirilirler. Bu bağlamda incelendiğinde Diyonizyak bir enerji veya motivasyonla yapılan hareketler Apollonik kültürde transgresiftirler. Özellikle 20. Yüzyıl filozoflarında, kendilerinden önce gelen Apollonik geleneği reddetme ve Diyonizyak olana dönüş temalarını görebiliriz. Bu filozofların varoluşçu ayağını Heidegger oluşturur. Heidegger modern insanın, Das Man’ın, insanın özünde ve doğal bir zorunluluk olan ölümü görmezden geldiğini düşünür. Önerdiği çözüm ise Dasein oluş, yani modern değerlerlere karşı bir transgresyon, modernlikten uzaklaşarak Diyonizyak yaşama dönüp ölümümüzün farkında yaşamaktır. “Önce ölüme ardından cinselliğe yöneltilmiştir yasaklar” diyen Bataille ise etik transgresyon üzerine yazar. Öncülü Sade’dan etkilenerek şiddet ve cinselliği birleştirip toplumun ahlaki normlarını yıkmaya çalışır. Bataille yasakların aslında insanı değil doğayı denetlemek için kurgulandığını düşünür. “İnsan karşı yasaklar koyarak doğayı denetim altına alacağını düşünmüş ve umut etmiştir ve şiddeti kendi yapısında sınırlandırdığında, doğa düzenini de sınırlayacağını sanmıştır.” (Bataille, 2006, s.82)

Transgresyon devrimci praksiste kullanışlı ve pratiktir çünkü sınırları görünür kılar. Yasakları ihlal ettiğimizde yasağın sınırlarını keşfederiz. Örnek olarak Özgecan Aslan cinayeti transgresyon bağlamında incelenebilir. Özgecan Aslan’ın katli yalnızca kadın bir insan öldürüldüğü için siyasal ama daha da önemlisi bir kadın tecavüz edilmeye çalışılıp öldürüldüğü için toplumsal bir sınır ihlaliydi. Eşitlikçi bir toplumda bu cinayetin aştığı sınır kadın bedeninin metalaşmasıyken, ataerkil Türk toplumunda bu sınır kadın(anne) bedeninin saflığıydı. Bireyler kendi ahlaki değerlerine karşı bir eylemle karşılaşmadıkları durumda renklerini belli etmeyecekken, cinayete karşı tepkileriyle çevresindekilere asıl görüşlerini ve daha da önemlisi kadının özgürlüğü ve cinsiyet algılarındaki sınırları gösterirler. Özgecan Aslan cinayeti sayesinde gündeme düşen cinayete karşı ve ataerkil söylemi yeniden üreten söylemler kadınlara içinde yaşadıkları toplumun bedenleri üzerindeki erkinin sınırlarını göstermiş ve bu nedenle de ülke çapında yalnızca cinayete değil genel anlamda ataerkiye karşı bir feminist dalga başlatmıştı.

Transgresyonun bir diğer önemli faydası ise sınırların kurgulanmış ve kolayca aşılabilecek olduğunu göstermektir. Foucault transgresyonda “sınırı aşarak törpülemek” eylemi olduğunu yazar. Bir başka deyişle transgresif eylem, sınırın ve kanunların aşılabileceğini göstererek ileriki kural ihlallerine örnek olur. Transgresyon anormalin görünür yaşantısıdır. Sınırdakini, anormali, ötekileştirileni günlük yaşama taşır, görünür kılar dahası bunu sistemin açıklarını ve zayıf noktalarını ifşa ederek yapar. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu ve mevcut dünyayı nasıl aşabileceğimizi gösterir. Her ne kadar mevcut iktidarca belirlenmiş normlar olsa bile transgresif eylemler anormali, norm dışını, görünür kılarak toplum sahnesine taşır, verilen tepkiler negatif bile olsa kural dışının görünürlüğünü arttırır. Başka bir deyişle bireylere sormadan oluşturulan normlara organik bir müdahale, yeni bir kültür kurma çabasıdır. Örneğin, Türkiye’de trans kadınların varoluşları, diğer cinsel yönelimler gibi, transgresif bir eylemdir. Kültürün çizdiği heteroseksist ve eril cinsellik algısına karşı gelirler, arzulanması gereken erkeklik özelliklerini reddederek güçsüz ve meta olan kadın bedenine bürünürler. Toplumun cinsiyetin değişmez bir olgu olduğu tezine karşı bir kanıttırlar. Transgresyonları ne kadar göz önündeyse, her ne kadar sürekli olarak nefret söylemlerine maruz kalsalar da görünürlükleri arttıkça normalleşmektedirler.  Günlük hayatında sokakta sürekli olarak, senin gibi yaşadığını, senin gibi duygu ve düşünceleri olduğunu gördüğün insanların iktidar tarafından senin algılarında ötekileştirilmesi ve insanlıktan çıkarılması daha zor olacağından trans kadınlara yönelik destek görünürlükle doğru orantılı olarak artmaktadır. Bu örnekte de görüldüğü üzere sınırları aşmak, onların içlerini de boşaltarak kuralların anlamsızlığını pekiştirir.

Transgresif eylemler çekici olmaları nedeniyle de devrimci praksiste sık başvurulabilecek eylem biçimlerindendir. Modern filozoflar arasından özellikle Bataille, transgresif eylemin psikolojik açıdan çekici doğasını incelemiştir. Bunun birinci nedeni olarak Bataille adrenalin duygusunu sunar, yapmamız gereken bir şeyi yaparken duyulan korkuyla karışık heyecan ve her zaman tetikte olma güdüsünün eyleme olan bağlılığı ve isteği arttırdığını savunur. “Büyüleyen şey yasağa karşı gelmektir” (Bataille, 1997,s. 41) Bataille, ters psikoloji kavramını da kullanarak yasağın yasakladığı şeye bir değer kattığını ve “yasak elmanın her zaman daha tatlı olduğunu” yazar. Bataille’e göre yasak ihlallerinde yasağı kaldıramamış olsak bile normun sınırlarını keşfetmişizdir ve tek başına bu bile bir tatmin sunar. Sınırı aştıktan sonra kanun yapıcıya karşı bir ego tatmini de hissedecek ve bu deneyim ona bir güç ve hareket alanı kazandıracaktır bu da yine başlı başına bir zevktir. Yalnızca bu noktada değil daha transandantal bir amaca adanmış benlikte de yine egosal bir kazanç olduğunu vurgulan Bataille. “Transgresyon anlık bir kayıptır; öznenin koparılması, kendisinin ölümüdür. Konuyu kendisinden tamamen farklı olan bir şey ile ilişkilendiren bir andır.” (Bataille, 1997, s.72) bunun herhangi bir transgresif eylemde bulunurken o an odak noktasının eylemde oluşudur asıl olan sınırın belirsizleşmesi, kaybolmasıdır, yani o eylemi yapan kişinin kişiliği eylemin değeri açısından pek bir şey değiştirmez. Öznenin kaybolduğu o sınırı geçiş anında eylemci aciz benlikten sıyrılarak kendinden daha büyük bir amaca hizmet etmektedir, bu da yine bir güven duygusu vermektedir.

Transgresif eylem bir nevi devrim sonrası sistemin simülasyonudur bu nedenle de devrimci praksis açısından yararlıdır. Yasağı aşmak yasağı tümüyle yok etmese de “bir kenara koyar” (Bataille, 2006, s.41) Kısa süreli de olsa, karşı çıkılan sınırın olmadığı bir dünyada yaşamayı gösterir. Kısa süreli oluşu eğer doğru kullanılırsa çok büyük bir avantaja dönüşebilir çünkü bu kısa süreli anda hala yeni sisteme karşı olan yabancılaşmamızı kırılabilmiş değil. Sınır ihlali yeni bir sınır getirmediği sürece bir anarşi ortamı yaratacaktır ve Apollonik ve rekabetçi sistemde yetişmiş bireylerle anarşinin toplumu kaosa sürükleme olasılığı yüksektir. Fakat bu kısa zaman içerisinde sistemi tamamıyla tanımamız ve zamanla getireceği sorunları tecrübe etmemiz neredeyse imkansızdır bu nedenle transgresif eylemler devrim sonrası dünya lehine propaganda teknikleri olarak da kullanılabilirler. Bu yeni sisteme özendirilerek insanların hakim normları sorgulaması ve hatta terk etmesi sağlanılabilir, hazır olunduğunda da devrim hatta sınırların tamamıyla kalktığı bir düzen kurulabilir.

Transgresif eylemlerde en çok dikkat edilmesi gereken nokta ise sınır ihlali ve sınırlar arasındaki diyalektik ilişkidir. Sınır ihlali hem sınırı aşan hem de aşılan için yeni bir deneyimdir ve bu deneyim sonrası ikisi de sistemlerini dönüştürmeye başlarlar. Sınırı aşan kısa süreli simülasyonunda eksik veya aşırı gördüklerini düzenlerken sınırı aşılan ise öncelikli olarak güvenliği güçlendirir ve hatta sınırları daha da daraltabilir çünkü iktidarını koruyabilmesi için çizdiği sınırların korunması şarttır. Foucault da yasa koyanın tehditlere karşı gerekli her türlü içsel mekanizmayı oluşturduğunu söyler, ve hatta yaptırımların ölümle sonuçlanabileceğinden bahseder. Özellikle modern dönemde mevcut iktidar tezi anti-teziyle beraber sunmaktadır. Örneğin tüketim toplumunu Hollywood ünlülerinden ve reklamlardan öğrenen toplum tüketim toplumu karşıtı duruşu da Fight Club’dan yani yine bir tüketim metasından öğrenmektedir. V for Vendetta maskeleri satılmakta, metalaştırılmakta, kapitalizmin anti tezi olan ideolojiler satışa çıkartılarak içleri boşaltılmakta. Eylem biçimleri klişeleşmiş ve hatta sabitlenmiş durumda. Türkiye özelinde baktığımızda da genelde muhalif gruplar yazılama, broşür dağıtma, yayın çıkartma gibi bir takım ritüelleşmiş ve aynı düzlemde gelişen eylem pratikleriyle mücadele etmekteler ve sistem kendisine karşı tek mücadele yolu olarak sunduğu bu metotlara karşı kendini her yeni eylemde güçlendirmekte. Hakim ideoloji elini kana bulaştırmadan bir sürü insanı birbirine öldürtmekte, nefret cinayetleriyle normlara aykırı tüm gruplara göz dağı verilmekte. “Artık söz konusu olan, egemenlik alanında, ölümü öne sürmek değil, değer ve yararlılık alanında yaşam dağıtmaktır.” (Foucault, 1993, s.148)

Bataille’e göre transgresyon sonu olmayan bir bilinçlendirme eylemidir. Sınırları görünür kılması ve sistemin açıklarını ifşa etmesi nedeniyle Bataille sınır ihlali eylemlerini kitleler için bilinçlendirici olarak nitelendirir. “Bataille’in insanı transgresyon aracılığıyla çağırdığı şey kavramların kısa süreli doğasını anlamak ve tüm anlayışları sürekli sorgulamaktır.” (Gürses, Takımcı, 2013, s. 198) Bu noktada Bataille transgresyonun toplumu sonsuz bir döngüye sokabileceğinden bahseder, bu döngüyü Catastrophe, Felaket, olarak tanımlar. Her sınır ihlalinin iki temel sonucu olabilir; ya sınır daraltılacak ya da genişletilecektir. Sınırların genişletildiği durumda sınır ihlalleriyle üzerlerindeki tahakkümün farkında varan toplum daha çok sınır ihlaline yönelecek ve bu tüm sınırlar kalkana kadar yani tüm toplum bilinçlenene kadar sürecektir. Eğer ilk sınır ihlaline gelen tepki sınırı daraltmak olur veya yeni bir sınır getirmek olur ise de transgresyon eyleminin çekiciliğine varan ve bilinçlenen toplum bu yeni sınıra da karşı koyacak ve yine bu döngü sonsuza kadar gidecektir. Yani her sistem değişime uğrayacak, her iktidar devrilecektir. Bu felaketin kırılabildiği iki sonuç vardır, ya tek bir firenin bile verilmediği kusursuz bir algı kontrol mekanizması yaratılacak ya da anarşi gelecektir. Yani Bataille’de transgresyon eylemi ancak ve ancak yeni bir kural arayışında değil, diyonizyak bir özgürlük arayışında olduğu sürece anlamlıdır. Nietzsche farklı bir bakış açısıyla, güç istencinin de diyonizyak olduğunu ve tüm eylemlerimizin temelinde güç istenci güdüsünün yer aldığından (Gürses, Takımcı, 2013, s. 199) bahseder. Güç istencini evrimsel süreçte topluma kabul edilme güdüsüyle bağlar, güç istenciyle güven ve onaylanma ihtiyaçlarımızı tatmin ettiğimizi savunur. Çocuk yapmak, kendinden olanın sayısını arttırarak toplumsal bir erk kazanmak; ve hatta iyi beslenmek, olası bir güç testinde galip gelmek. Yani transgresyon da her ne kadar erk karşıtı da olsa motivasyonu güç istencidir. Foucault ise bu noktada Nietzsche’ye karşı çıkar, ona göre “güç ve gücü istemek dünyanın kurgulanmış düzeninde yer alır” (Gürses, Takımcı, 2013, s. 201) yani doğal değildir. Elde edilebilecek tüm erkleri ortadan kaldırdığımızda güç istenci de ortadan kalkacaktır, çünkü bu arzu rekabetçi modern sistem tarafından topluma öğretilmiştir. Yani Foucault’ya göre de anlamlı olan transgresif eylem yeni bir erk oluşturma amaçlı olan değil, erki tamamen kaldırma amaçlı olandır. Diğer türlü yeni kurulmuş sistem eskisinin bir başka kolu haline bürünür, Bataille’in Felaket kavramıyla birleştirdiğimizde de bu yeni sistemin sürekli transgresif eylemlerle sorgulanacağı ve sonunda yıkılacağı görülür.

Transgresif eylemlere karşı iktidarın çoğu zaman bastırıcı gücünün çok daha fazla olması bizi bir metot arayışına götürüyor. Bataille ve Nietzsche bunu şiddet yoluyla yapmanın meşru olduğunu söylerler çünkü onlara göre şiddet rasyonel toplum tarafından bastırılmaya çalışılan barbarca bir eylemdir ve dikotomiye nedeniyle modern Apollonik toplum ancak Diyonizyak karşıtıyla yenilebilir. Bu savın karşısına ise şiddetin erki yeniden var ettiği düşüncesi çıkar. Şu anki toplum her ne kadar Apollonik ve şiddet karşıtı olsa da devlet şiddeti ve kitleleşmiş şiddet mevcuttur. Foucault’nun da incelediği gibi iktidar şiddet ve terörü kullanarak bir güvensizlik ortamı yaratır ve bu ortamda sözde güvenceler vaat ederek tahakkümünü meşrulaştırır. Sadece bu meşrulaştırmada değil, aykırı bireylere gözdağı vermekte de şiddete başvuran iktidar, kısaca şiddet kavramını tekeline almış ve bir araç olarak kullanmaktadır. Burada devletin şiddeti tekeline almasından tek kasıt devletin, veya derin devletin, birebir işlediği cinayetler veya şiddet eylemleri değil dolaylı yoldan desteklediği eylemlerdir de. Örneğin hakim ideolojinin normlarınca desteklenen ataerkil sistem kadının toplumsal hayattaki değerini düşürerek ve namus kavramını kutsallaştırarak kadın cinayetlerine cesaret vermektedir, bu nedenle iktidar şiddeti olarak görülebilir.  Bu noktaya iki farklı biçimde bakabiliriz, birincisi iktidarın bize şiddetle saldırdığı bu düzende şiddetle karşılık vermek nesf-i müdafaa ve meşrudur, fakat aynı zamanda şu an her türlü şiddet eyleminin toplumda bir güvensizliğe yol açtığını da düşünmek gerek. Bu güvensizlik sonucu iktidar vaat ettiği güven ortamını sağlayamadığı için itibar kaybedebilir fakat genellikle bunun tam tersi gerçekleşiyor; halk ötekileştirilmiş olanlardan korkarak iktidarın kollarının altına sığınıyor çünkü iktidar kurguladığı normlarla transgresif eylemcilerin toplumun gözünde itibarlarını kaybetmelerini çoktan sağlamış durumda. İktidar zaten sürekli olarak propaganda kanallarıyla normlara aykırı toplulukları ve şiddeti ötekileştirmişti bu nedenle transgresif eylemlerde şiddet kullanımı anormale karşı iktidarın eline bir silah verebilir. Ayrıca şiddetin şu an toplum tarafından reddedildiğini fakat iktidar tarafından uygulandığını düşündüğümüzde, şiddetin yıkmaya çalıştığımız sistemin bir parçası olduğunu görürüz. O zaman transgresif eylemlerde şiddet kullanımı erki yok etmektense yeniden var eder sonuç olarak da sistem yıkılmaz, yalnızca değişime uğrar.

Transgresif eylemler sitüasyonist karnaval kavramı ışığında gerçekleştirildiğinde daha da etkili olabilir. Sitüasyonistler devrimin bir karnaval havasında yapılması gerektiğini öngörür, savaşılması değil hep beraber kutlanılması gereken bir olgudur. Oyunlar şeklinde ve devrimcilerin eğleneceği aynı zamanda da yaratıcı eserler ortaya koyabilecekleri bir süreç olarak görür devrimi. Foucault’nun da incelediği gibi iktidar daha önce deneyimlenmiş her çeşit eylem biçimine karşı hazırlıklıdır, onu bu yönden yaralamamız zor olacaktır. Fakat yaratıcı ve yenilikçi eylemler hem daha çok ilgi ve taraftar çeker, hem güvensizlik yaratmadığı için toplumu itmez hem de iktidarı hazırlıksız yakalayarak önceden denenmemiş çözümler üretmeye zorlar ve bu yeni çözümlerin daha önce yüzlerce kez denenmiş ve işlevselliği kanıtlanmış çözümlere göre işe yarama ihtimali çok daha azdır. Kısacası, eğer transgresif eylemleri bir güç arayışı içerisinde yaparak şiddet içeren metotlar kullanmazsak bunun yerine devrimin bir karnaval özelliği içermesini sağlarsak iktidarın da eylemi bastırmak için şiddet kullanımını meşrulaştırmasını engelleyebiliriz. Çünkü ne olursa olsun iktidarlar halklarına hesap vermek zorundadır ve halk kendi katıldığı veya yüzünde gülümseme ile izlediği eylemlerin ona yıllarca dayatılan Apollonik değerlere hiç uymayan bir şekilde cezalandırılmasına tepki gösterir. Örneğin Gezi Parkı’nın en başta bu kadar destek görmesinin temel sebeplerinden biri protestocuların son derece barışçıl ve sakin olmasına karşın devletin cop ve biber gazlarıyla parka girmesiydi.

Kısacası, yaratıcı ve şiddet içermeyen transgresif eylemler Türkiye devrimsel mücadelesinde sık kullanılan eylem türleri değildir. Fakat hemen hemen her türlü erk karşıtı doğaları sayesinde, özellikle anarşist praksiste, oldukça işe yarayabilecek eylem biçimleridir. Aynı zamanda toplumsal ve siyasal alandaki normları yıkmak için etkili yöntemlerdir fakat maalesef bunun yerine broşür dağıtma, slogan atma veya yazılama gibi artık klişeleşmiş eylem türleri kullanılmaktadır. Hemen hemen her transgresif eylemde bulunan bilinçlendirici ve çekici olma özelliklerini kullanarak devrimsel mücadeleye daha da hız verilebilir. Tabi ki yalnız bu tür eylemlerle bir devrimin gerçekleşmesi ihtimali düşük, fakat yine de taraftar toplama ve iktidarı yıpratma açısından yabana atılamayacak faydalarının olduğu da görülebilir.

Kaynakça

Gürses, D. (2013). Transgresif Fotoğraf Sanatı. Doğu Batı , 198-213.

Bir Yazım Türü-Tekniği Olarak ‘Endüksiyon’

“Kelimeler onları kullandığımız zaman hava da asılı kalıyor ve bir sonraki doğru yeri bekliyorlar” gibisinden bir şey demişti arkadaşım o gece. Bir kelimenin bir ortamda kullanılması, onu o ortamın bir parçası yapıyordu. hava da salınan kelime baloncukları hayal edin, işte aynen öyle. ve her kelime baloncuğunun bir etki alanı vardı, basit kelimeler daha büyük bir çember de var olabilirken, “Transkripsiyon” gibi kelimelerin etki alanı küçüktü. Teoriyi örneklemek gerekirse, bir odaya girdiğinizi ve “zen budizmi” dediğinizi düşünün. Ve o odada ilk defa “zen budizmi” dendiğini varsayın. Siz onu zikrettikten sonra, zen budizmi orta çaplı bir etki alanı ile o mekanda asılı kalacaktır. O dakikadan sonra odaya giren birisi “zen budizmi” demek isterse sizin bıraktığınız baloncukltan yararlanacaktır.

Bu teori, arkadaşımla o konuşmayı yaptıktan günler sonra kafamda şekillenmeye başladı. Aslına bakarsanız bir çok kişi bu yöntemi yazılarında kullanıyordu. En azından kendi kitaplarımda-yazılarımda bunu yaptığımı ancak o zaman fark edebilmiştim. Açmak gerekirse; daha önce yazdığım bazı olayları, hikayeleri, kurguları, başka bir zaman diliminde kullanıyordum-birleştiriyordum. Ve bu çok güzel şeyler ortaya çıkarıyordu. Tabiki bu daha önce yazılmış hikayelerinde bir etki alanı vardı. Her hikayeyi olur olmaz yerlere yapıştıramazdınız. Bunu yaptığınız zaman olay burroughs’un “cut-up” tekniğine benzerdi. Cut-up kargaşayı seven bir teknikti, kargaşa yaratıyordu, oynuyordu onunla. Daha detaylara inip, daha küçük ayrıntıları bozuyordu. İstediği şeyi (bu bir kelime ya da cümle ya da komple bir metin olabilir) istediği yere cuk diye kesip yapıştırıyor ve o çarpıklığı seviyordu-çalışma mekanizması oydu.  Cut-Up’ın amacı yapısal bozukluklar yaratarak anlamsızlığın şeklini imgelemekti. Bizimkisi yapıyı farklı formlarda birleştirerek güçlendirmek üzerine kurulu. yani aslında tamamen zıt bir çalışma. Elimizdeki bu baloncuk teoremi edebiyata bir narkoz gibi uyarlanınca ortaya bir “kaos” çıkıyordu. Kaosu seven yapısal bir olgu değil, yönetilen ritmik kaosun kendisiydi bu.

Tekniğin çok yönlü esnekliği onu, parçalardan bir şiir oluşturmaktan tutunda, bir hikayenin başını ve sonunu farklı zaman dilimlerinde yazdığınız küçük derlemelerden oluşturmaya kadar geniş bir yelpazede kullanıma açık hale getiriyor.

Ben bu tekniği ilk olarak (ve en ciddi anlamda) bir kitap yazarak test ettim-uygulamaya soktum.  o kitabın “içindekiler” kısmını size bu yazı tekniğinin paralelinde açmak  ve daha net bir örnek sunmak isterim:

‘Bölüm 1 aslında çok daha farklıydı. Bir daha geri açılmamak üzere ortadan kaldırıldı ve uçmuş bir kafayla  yeni bölüm 1 yazıldı. Bölüm 2 arkadaşımın şuan editörlüğünü yaptığı dergiye gönderilecek bir kurgu metniydi, ama daha önce kullanılmış ve havada asılı duran bir kelime gibi, kendine uygun yeri buldu ve yeniden beliriverdi. Bölüm 3 geçmiş zamanda zihnimin içinde kurgulanan temiz bir junk öyküsü. Tüm hatlarıyla bilinmezliğini halen daha korumakta. Bölüm 4, evet ne yazık ki seneler önce noktasına kadar yaşanmış nefret dolu bir söylem. Bölüm 5 e göz kırpan (haberi olmadan yapıyor bunu), sarsıcı,pis bir gerçeklik. Durumun farkında olmama ve sonrasında bundan kaçamayıp, kendisiyle metinsel olarak yüzleşme. Sonuç olarak garip belalar yakamızı bırakmasa da, güneş gözlerimizin içine şafak vakti elbet bakıyor. Bölüm 5, hmm… ne anlatıldığı ya da ne anlatılmak istendiği, bulanık bir zihin tarafından asla anlanılamayacak olan bölümdür. Sinir bozucu gerçekliği, onu kitabın en bilge ve sınırlı kısmına oturtur. Bölüm 6…Yaşanmış ya da yaşanmamış olsun, – bu noktada gerçekten bir şey söylemem mümkün değil- birilerini kesinlikle rahatsız edecektir. Eminimki bu “birileri” kalabalık bir güruh olacak. İç sancıların yoğunlukta olduğu, kitabın adını aldığı, sokakların öyküsü. Bir kadın, bir adam, ortasında seks bulunan bir çemberin öncesinde ve sonrasında aşırı dozda uyuşturucu tüketimi. Kanlı bir zihin gibi ya da hiç silinmeyecek bir yara izi gibi.  Bir çığlık ya da haykırış. Bölüm 7 ye geldiğimiz zaman, büyük bir kaçısın içinde sürüklenen ve aslında kitap için yazılmamış, belgrad’ın pusulasız alanlarında geçen bir lsd sarsıntısının öyküsü anlatılıyor. Her ne kadar anlatılması mümkün olmasa da, deneniyor en azından.

Tüm bunların hepsi, birbirinden bağımsız gibi görünen ki yazılış amaçlarına ve tarihlerine bakıldığında aslında gerçekten de birbirleriyle hiçbir alakası olmayan garip metinler, kitabın 8. Bölümünde, anne rahminde birleşiyor. 8. Bölüm hakkında diyebileceğim pek fazla bir şey de yok açıkçası; yani, tüm bunları yapmış olabilir miyim gerçekten, kendimden gizli? Buraya inanıp inanmamak, tamamen sizinle alakalı bir durum.’

Gördüğünüz gibi, birbirinden çok farklı zamanlarda mekanlarda ve hislerde yazılmış metinler, zikredilen baloncuklar gibi doğru zamanı ve kullanılacakları doğru alanı bekliyorlar. Onlar o esnada geleceğin mihenk taşlarına dönüşüp doğru yerlerine oturtulmayı bekliyorlar.

Endüksiyon yazım biçimi “Bunu başka bir zaman diliminde farkında olmadan tam da bu an için yaratmışım” demenin farklı bir yolu.

Toparlamak gerekirse; yapısal netlikte bir Endüksiyon elimizdeki. Parçalardan bütünü oluşturan yeni bir yazım tekniği. Küçük parçaların bütünü oluşturuyor olması. Siz o küçük parçaları yaratırken , onların doğuracağı bütünü hayal bile edememiş olabilirsiniz. ama onlar bunu biliyordu. Bu Endüksiyon, 2 sayfalık kısa bir olay anlatımı içinde bile kullanabilir. Bir köşeye not tuttuğunuz fikirlerinizi, konuşmalarınızı o 2 sayfalık olay anlatımını montajlayabilirsiniz. Ve işte ışıklar yanıyor, tam da yerine konulmuş parıldayan taşlar gibi, sanki o olay anlatımı metniniz için özenle yazılmış birkaç konuşma. Hepsi, tümüyle bir lsd tribi, yavaşça ve kontrollü başlayan halüsinasyonlar, ciddiyetin farkına varma, patlak veren kaos, acı, umutsuzluk ve ikinci kişiliğe ulaşma, ardından gelen tarifsiz boşluğun gösterdiği çıkış “kapısı”.

hakim bey – t.a.z.

– KAOS ASLA ÖLMEDİ
– kesinlikle dert edecek hiçbir şey yok.
– iblisler asla yıldızlara bekçilik etmedi
– eros asla sakal bırakmadı
– sana yalan söylediler
– iyi ve kötüye dair fikirlerini sana yutturdular
– rahipler yerine şamanlar, lordlar yerine ozanlar, polis yerine avcılar
– şuracıkta seni öpecek olsaydım buna terör eylemi derlerdi
– gece yarısı şehri uyandıralım.
– ACAYİP DANSLAR ETMEK GEREK
– Suç olarak sanat; sanat olarak suç
– uygarlığın geleceği KAOS’un umurunda bile değil
– duyguların dengesizliği değil tanrısallaştırılması
– müslümanlar İslam’ı anlasaydı putperest olurlardı.

t.a.z. – temporary autonomous zone kısaltması. geçici otonom bölge diyoruz dilimiz. kitap içerisinde yanına ontolojik anarşi, şiirsel terörizm’de geliyor. hakim bey tarafından yazılan kitabımız zaman, mekan ve hayal gücünün herhangi bir otoriteden bağımsız olarak hayat bulabildiğini gösteriyor. hakim bey’in kim olduğunu bilmeyenlere kendisinin asıl adının peter lamborn wilson olduğunu verelim, amerikalı anarşist abimiz. kendisinin daha önce korsan ütopyaları kitabından bir alıntısını da paylaşmıştık. hakim bey mahlasını bir fars şairinden almış.  kuramlarının ve çözümlemelerinin birincil kaynağı hassan sabbah önderliğinde kurulan haşhaşiler oluşturmuş. bundan sonrası sizin indirip okumanız ve eş-dostunuz ile paylaşmanızdan ibaret.

download hakim bey – t.a.z (.pdf)

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.