Menü Kapat

Ay: Temmuz 2014 (sayfa 1 / 3)

kucaklama makinası – hug machine

Ve bir de sarılamayanlar var.

Genel olarak otistik spektrum bozukluğunun sebep olduğu rahatsız edici durum insanoğlunun ‘sarılmak’ şeklinde isimlendirdiği en etkili alternatif tedavi yöntemlerinden birini saf dışı bırakmaktaydı. Temple Grandin isimli, kendine de otizm tanısı konmuş bir kişi ‘Kucaklama Makinası’nı icat edene dek.

Kucaklama Makinası (ya da kutusu); başkalarına dokunamamak gibi özel bir durumu olan kişileri sakinleştirmek ve bu temel ihtiyaçlarını az da olsa gidermek için tasarlanmış mekanizmanın ismi.

hug machine

 

Çalışma prensibi ise kabataslak şu şekilde:

  • Makina, zeminine ‘V’ şeklinde menteşelenmiş iki adet yumuşak dokulu (sünger ile kaplanmış örneğin) tahta palet içerir.
  • Makinamızın amacı mekanik veya elektronik bir sistem sayesinde ‘V’ yi ‘I’ layarak kişiyi sıkıştırmak, kişiye sarılmaktır.
  • Paletlerin sıkışması sırasında gerekli olan dış kuvvet yer çekimine yenik düşecek olan içi çimento dolu teneke kutular veya hava ya da su basıncı ile sağlanabilir.

Bu sistem sayesinde hiç kimsenin sağlıksız bir ruha sahip olmadığı ütopik bir dünyaya bir adım daha yaklaşmış bulunmaktayız.

Ayrıca kendi Kucaklama Makinasını yapmak isteyenler için ingilizce olsa da açıklayıcı, güzel bir kaynak burada.

kamera nasıl bloklanır

nicedir diy eserler konusunda sizi bilgilendirmiyorduk, eksik kalmayın istedik.

siz de kendinizi bütün bu kameralar altında rahatsız, kafası karışmış, mideniz bulanmış, iğrenmiş ve gözetlenmiş hissediyor musunuz? kendilerini saf dışı bırakmak için spray’in en etkili yöntem olduğunu da biliyormusunuz? çünkü kolaylıkla ulaşabilirsiniz, ucuza halledebilirsini ve kendileri gerçekten etkili. ayrıca sokak sanatınızı da inşa ettiğiniz gerçeğini gözardı etmeyelim. kameralar genelde yukarıda olduğu için pek tabii elinizle bu işi halletmeniz pek kolay değil. yanınızda merdiven taşımak yerine de ayarlanabilir, kolaj taşınabilir bir spray mis gibi olmaz mıydı? olurdu. hele bir de günlük yaşamda bulabileceğiniz malzemeler ile yapmanız tadından yenmezdi. afiyet olsun;

kamera nasıl bloklanır

gerekli malzemeler; sprey, tirbüşon, şişe kafesi (bisikletlerde olandan), bisiklet fren tutacağı, çivi, sopa.

başlamadan önce pek tabii sağlam uzun bir sopa bulmanız gerekiyor. taşınabilir olmasını unutmayın, kütük bulmanın alemi yok. katlanabilir ağaç budayıcılar on numara olacaktır. ardından şişeyi ve kutuyu sağlam tutacak bir kafes seçin. bisikletler için olanlar iş görecektir. sonra bir de tetik bulun ve bunu sopanın üstüne sabitleyin. burada da tirbüşon içini görüyor çünkü hem kolaylıkla işinizi yaptırır hem de sprey’in başlığına basmak için gerekli mesafeye sahiptir. tirbüşon tabii ki kafasına göre hareket etmeyecek buradaki bağlantıyı sağlamak için de ara bir cihaza ihtiyacaınız var – bizce bisiklek freni tutacağı ihtiyacınızı karşılar. çiviler ve naylon ip yanınızdaydı değil mi?

kamera bloklama

kullanım kılavuzu;

  • a.01 – öncelikle tirbüşonu ağaç budayıcının tepesine yerleştirin.
  • a.02 – spreyi şişe kafesinin içine takın – ucuna dikkat edin aksi yönde sıkmayın. çivileri şişe kafesine çakıp sağlamlaştırmak için kullanın
  • a.03 – ağaç budayıcının tuttuğunuz ucuna fren tutacağını sabitleyin
  • a-04 – sprey  boyayı takın, sağlamlaştırın ve naylon ipi oynayan sapı sabitlemek için kullanın
  • a-05,06 – sopanın uzunluğunu ayarlayın. tirbüşonun tutacağını fren sapına bağlayın.

artık diy ve yükseltilebilir spreyiniz ile sanatınızı icra edebilirsiniz.

kamera bloklama

fakirleri öldürün.

forbes’un 2014 milyarder listesine göre dünyanın geliştiği ve büyüdüğünün anlamı en zengin 67 bireyin gelirinin 3.5 milyar fakirin gelirine eşit olduğu. bekleme yapmayın. lütfen alışverişe devam edin.

keep shopping

tahtacı fatma

tahtacı fatma süha arın‘ın belgeseli. süha arın 70’lerde toroslarda yörüklerin belgeselini çekmek üzere dolaşırken tahtacılarla karşılaşıyor ve o görüşmede kendilerinin belgeselini çekmeye karar veriyor. aldığı borçlarla güç bela çekiyor bu harika belgeseli. 30 dakikanızı ayırın, ardından ekranı kırılan iphone’unuza, ya da alamadığınız x ürününe üzülmeye ve depresyona girmeye devam edebilirsiniz. ayrıca belgeseli izledikten 34 yıl içinde ne olduğunu oda tv’nin fatma röportajından öğrenebilirsiniz;

ayrıca sene 1979 toroslarda bir dağ başı ortaokulu yeni bitirmiş çocuk haksızlıklara isyan ediyor, eğitim sistemindeki çarpıklığın farkında. ayrıca bir emekçi hak diyor, hukuk diyor, sendika diyor. yıllar yılları kovalıyor sene 2014; 35 yıl sonra soma’da bir madende emekçiler kara toprağın altında diri diri gömülüyorlar ve başbakan diyor ki “bunlar olağan şeylerdir, literatürde iş kazası diye bir şey var” ve aynı sene gençlik ve spor bakanı evrimi ve bilimi savundukları belirten öğrenciye “Evrimi tabii ki sansürleyeceğim. Sen evrime mi inanıyorsun? Maymundan mı geldin? Yukarıda Allah var” diyor.


Benim adım Fatma Şimşek. İlkokulu bitirdim. 12 yaşındayım. Babam tahtacılık yapıyor. Annem hasta olduğu için ormana gelmiyor. Genellikle köyde kalıyor, annem yokken burda işleri ben yapıyorum. Ağacın çok işleri var adamı yoracak. Ağacı yıkıyon, metreylen ölçüp kesiyon, kabuğunu soyuyon, odunları topluyon, odunları çekiyon, tomruğunu çekiyon, teslim ediyon bir sürü işi var.

Patates yaparım, fasulye, makarna, pilav. En çok sevdiğim yemek, et, fasulye, piyaz bunlar. Lokantadaki yemeklerin hepsini severim.

Gördüğüm en güzel rüya, annem, babam, ben bir yolda gidiyorduk. Arkamızdan küçük boylu bir dede geldi. Bir ağacın dibine durduk. Ağaç üstümüze eğilip eğilip kalkmaya başladı. O dede “yanıma kaçın” dedi, “ağaç üstünüze göçer” dedi. Ordan geçtik, eve vardık, uyanıverdim.

İlkokulu bitirdikten sonra ortaokula girmek istiyorum, ne babam vermez. Annem hasta en büyük ablam da yok, evin işine kim bakacak?

Ben böyle göç etmeyi sevmiyorum. Hemen rezil oluyor, her yerden her yere göç. Bir yerde durdun mu durmalısın. Bir yerde durdun mu bir gelirin olmalı, yeyip yeyip yatmalısın. Ben devamlı bir yerde kalmak istiyorum bir evim olmasını istiyorum.

Ben hayatımda hasta olduğumda ağlarım, abim döver ağlarım, annem azarlar ağlarım. Babam hiçbir şey yapmaz, babam beni çok sever.

Okusam öğretmen olmak isterdim. Öğretmen olmak iyi, maaş aylık alıyorsun. Doktor da olsam olurdu. En istediğim şehirde yaşamak. Orda aylıklı bir memur olucan şehirde yaşayacaksın. Şehirde rahat ediliyor dağdaki gibi irezil olunmuyor, hem de aylık alıyorsun, memur oluyon para kazanıyon.

Biz aylıklı değiliz ki biz ormanda çalışıyoruz. Onlar şehirde. Devlet bizi ne etsin? Biz ölesiye ormadan yaşarık.

Frida Kahlo’yu Yeniden Keşfetmek

Bugün bardaklarda, posterlerde, tişörtlerde, defterlerde, tek kaşını ve bıyığıyla mahmur, saçlarına narin çiçeklerden taçlar yapmış maskülen tavırlı feminen kadın Frida Kahlo’yu ve imgelerini bulmak mümkün.  Yalnız satabildiği şeyleri seven modern dünyanın fetişize ettiği “acı çeken kadın” imgesine uygun nitelendirdiği ve dönüştürdüğü kocası tarafından aldatılmış, anne olmaya hasret, erkekler dünyasının minik çiçeği hüzünlü Frida motifi sanat çevreleri tarafından bile kabul görmüş bir etiket. Başında çiçekleri ve ihtişamlı Meksika kıyafetleriyle Frida’nın iç dünyasını döktüğü tuvallerdeki kan, vahşet ve politik imgeler ise bu uydurma hüzünlü Frida’nın kabarık eteklerinin gölgesine saklanmış keşfedilmeyi bekliyor. Her gün ve her dakika avam ve entelektüel ortamlarda size sunulan Frida’nın bu duvarı yıkabilmesi ise ancak araştıranının kişisel çabalarıyla mümkün.  Ne de olsa popülarizm için sanat eserinin değeri, buzdolabı magnetine yakıştığı kadardır.

Frida Kahlo’yu anlayabilmek için öncelikle sanat hayatı ve eşi Diege Rivera’yla tanışmadan önceki yıllarını anlamak gerekir. Magdalena Carmen Frieda Kahlo y Calderon, ya da bilinen ismiyle Frida Kahlo 1907 yılının 6 Temmuz günü Coyoacan’da ünlü “Casa Azur”, Mavi Ev’de doğmuştu fakat o doğum tarihinin 7 Temmuz 1910 yani Meksika Devrimi’nin tarihi olarak anılmasını tercih ediyordu. Babası Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo annesi ise Kızılderili asıllı İspanyol Matilde Calderon’un 3. kızıydı. Bu çok kültürlü ailede ve egzotik kültürüyle Meksika’da yetişmiş Frida gençlik yıllarında bunların hepsine karşı çıkan tavırlarıyla biliniyordu. Ailesinin yaramaz kızı Frida hem Meksika hem de kolonici toplumun ona dayattığı tüm değerlere karşı çıkmayı kişiliğinin ana dayanak noktası haline getirmişti. Bu hırçın kız daha 6 yaşında ciddi bir trafik kazası geçirdi ve bir ayağı sakatlandı. Arkadaşları artık ona “tahta bacaklı kız” demeye başladı. Bu kaza ve lakaplar Frida’yı yıldırmak yerine daha da hırslandırdı ve başarısını arttırdı. İleride tıp eğitimi almak istediği ergenlik yıllarında sadece 30 kızın kabul edildiği Ulusal Hazırlık Okulu’nda eğitimine başlayan kısa saçlı ve erkek takım elbiseli Frida okulda yaklaşık 30 kişilik bir edebi ve siyasal gruba dahil olmuştu. Bu minik grubuyla okul müdürünü ve ulaşabilecekleri her türlü otoriteyi ellerinden geldiğince zorladılar. Bu ve bunun gibi eylemlerle daha o yıllarda okulda ve sosyal yaşamında entelektüel bilgisinin yanında siyasal aktifliği de göze çarpmaya başlamıştı fakat henüz resim hayatı olgunlaşmamıştı. Resim hayatının olgunlaşması ise yine başka bir trafik kazasıyla gerçekleşti denilebilir. 19 yaşında okuldan eve döndüğü bir otobüs yolculuğu sırasında otobüse tramvay çarptı ve vites Frida’ya saplandı. Bu kazanın etkisiyle tüm hayatı boyunca 32 ameliyat geçirdi ve sık sık korselerle yaşamak zorunda kaldı Frida. Kaza sonrası yaklaşık 1 yıl boyunca yatakta yatmak zorunda kalan genç kadına annesi sıkılmaması için boyalar aldı ve yatağının tepesine kendisini görebilecek şekilde bir ayna yerleştirdi. Babasının fotoğrafçı olması sayesinde fotoğraf sanatı ve dolaylı olarak görsel sanatlarla tanışmış olan Frida, zamanını resim yaparak geçirmeye başladı. Şu an akla gelen her şeyin üzerine basılı o ünlü otoportre fikirleri ve teknikleri işte bu yatağa mahkum olduğu zamanlarda gelişmiştir. Çizim konusundaki kibirli tavırlarıyla bilinen Picasso’nun bile “Biz onun kadar iyi insan yüzü yapmayı bilmiyoruz.” sözleriyle övdüğü portre çizim tekniklerindeki bu profesyonelliğini de bu yıllarda gelişmeye başlamıştır. Otoportleri hakkında kendisi  “Otoportreler yapıyorum çünkü çoğunlukla yalnızım, çünkü en iyi tanıdığım insanım.” demişti. Nitekim Frida gerçekten de her zaman en iyi tanıdıklarını ve bu şeylerin onda uyandırdıkları hisleri resmetmiş bir ressamdı. Devrimci kimliğine rağmen toplum için sanat anlayışını benimsememiştir, bohem ve estetik hayatına rağmen sanat için sanattan uzak durmuştur ve tablolarında kendi çıplak gerçekliliğini ifade etmiştir. Sürrealist olduğunu düşünenleri de bu nedenle “Ne kabusları, ne rüyaları, kendi gerçekliğimi resmediyorum.” diye cevaplamıştır. Frida’nın resimlerinde verdiği toplumsal mesajlar veya yansıttığı devrimci düşünceler de bu nedenle önemlidir, ne bir propaganda ne de bir acıtasyon içerir, Frida tablolarında sadece inandıklarını yansıtır. Tablolarında herhangi bir aldatma olmadan yalnız düşündüklerini, o an aklına geldiklerini yansıtması eserlerinde neredeyse hiç bir şekilde yapmacıklığa rastlanmamasını sağlamıştır. Ailesinin, ülkesinin ve sanat çevresinin asi kızı Frida Kahlo işte bu sadeliği ve doğrudanlığı sayesinde ünlü yazar ve eleştirmen Andre Breton’un sözleriyle “Kadife kurdelelerle sarmalanmış bomba” olmayı başarmıştır. Yalnızca kendi hayatına değil Meksika’da veya dünyada kendiyle özdeşleştirdiği diğer kadınları ve o kadınların  iç dünyalarını da resmeden Frida’nın bu tablolarında rahatsız edici bir atmosfer hakımdir. “Birkaç Darbe” ve “Dorothy Hale’in İntiharı” bu tablolar arasında sayılabilir. Her iki tabloda da ölüm eserin merkezindedir. Örneğin Dorothy Hale’in intiharı tablosunda Kahlo bir intiharı resmetmiştir. Tabloda bir binanın tepesinden atlayarak intihar eden Dorothy Hale’in ölü bedenini ve açık gözlerini görürüz. Kan izleri resmin çerçevisine dahi sıçramıştır. Dorothy açık gözleriyle size rahatsız edici bir biçimde bakar, tabloya bakan herkesi suçlu hissettirir. Bu güçlü imgeleri ve etkileyici atmosferi nedeniyle Dorothy Hale’in İntiharı tablosu bir tüketim malzemesine dönüştürülemeyerek bugün yaratılan Frida imajının dışarısında kalmak zorunda bırakılmıştır.

“Hayatımda iki büyük kaza geçirdim, biri Diego’ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı.” Demişti Frida ünlü ressam Diego Rivera’yla olan ilişkisini tanımlamak için. Gerçekten de Diego, Frida’nın hayatında büyük bir etkiye sahiptir. Devrimden sonra Meksika çoğu tarımla uğraşan köylüler olan ve büyük bir kısmının okuma yazma bile bilmediği entelektüel açıdan geri kalmış bir ülkeydi. Devlet ve Meksika’yı güçlendirmek isteyenler buna bir çözüm bulmalılardı. Aynı ilk yüzyıllarda kilisenin okuma yazma bilmeyen halka İncil’i öğretmek için kilise duvarlarına resimler yaptırarak resim sanatının gelişmesinde çok büyük bir rol oynaması gibi Meksika’da da tarih ve politika yönlerinden öğretici resimlerle duvar sanatı gelişti. Meksika Duvar Sanatı akımını başlatan ve geliştiren üç büyük ressam ise Diego Rivera, Jose Clemente Orozco ve David Alfaro Siqueiros olarak anılır. Rivera ve Siqueiros komünist, Orozco ise anarşist kimlikleriyle sanatçı olmalarının yanısıra son derece politik de kişilerdi. Diego Rivera 1927’de Ekim devriminin 10. Yıl kutlamaları için Sovyetler’e davet edilmiş, Meksika Komünist Partisi’nin üyesi 42 yaşında iri bir adamdı 22 yaşındaki Frida ile evlendiğinde. Diego ile evlenmeden önce de komünizme ilgi duyan Frida, Rivera ile birlikte politik dünyaya resmen adım attı. Ergenlik yıllarının aksine yaşamının bu ve ileriki kısımlarında kabarık ve rengarenk etekler, elbiseler ve saçlarına taktığı çiçeklerle tanınacak olan Frida bu öz Meksika’lı kıyafetleriyle Meksika’nın devrimci ruhunun canlı bir tanığı olmaya başlamıştı. Yapılan her eylemde en önlerde bulunan bu sanatçı çift Meksika ve dünya sanat dünyasının en ilgi çekici isimlerindendi. Diego’nun duvar resimleri yapmak için gittiği Amerika da emperyalizme olan tiksintisini pekiştirmişti. Sanatçı “Sınırda” adlı tablosunu da bu yıllarda yapmıştı. Kahlo’nun çok bilinen çiçekli, “narin” otoportrelerin aksine sert bir tablo olan bu eser maalesef otoportreler kadar büyük bir üne kavuşmamıştır. Kahlo, bu tabloda kendini Meksika- Amerika sınırında tasvir etmiştir. Tablonun merkezinde, iki ülke arasında alışılmışın aksine avrupai kıyafetler içerisinde tiksinti ve hoşnutsuzluk ifadesiyle yüzünü Meksika’ya dönmüş, elinde Meksika bayrağı tutmaktadır. Bu tabloda Meksika zengin kültüler öğeleriyle Amerika ise renksiz makineleriyle Meksika topraklarını sömürürken tasvir edilmiştir. Frida’nın yalnız bu tablosuna bakarak bile bize popüler kültürün dayatmaya çalıştığının aksine kırılgan ve acıların yıktığı bir kadın olmadığı, tam tersine politik ve dünya meselelerine duyarlı, hayatını dünyanın ona sunduğu acılar tarafından şekillendirmek yerine bu acıları dönüştüren ve hayata tutunan bir kadın olduğu görülebilir. Hayatını acıların yönetmesine izin vermeyerek sanatına tutunmayı başarmış ve sanat tarihinin görebileceği en dürüst ve en özgün sanatlardan birini yaratmıştı. Bu dürüst ve özgün sanat eserleri Frida o amaçla yapmış olmasa bile bir çok insanı Frida’nın inandığı değerlere yönelmeye de itmişti.

Frida ve Diego Rivera’nın ilişkilerinin günümüzde hala popülerliğini korumasının sebebi Diego’nun çapkınlıklarıdır hiç şüphesiz. Günümüzde acı çeken, acılı ve narin kadın objesine uydurulan Frida’nın fetişize edilebilmesi için tüm acıları çekmiş, buna katlanmış ve acılarıyla ölmüş olmalıydı. Diego’nun herkes tarafından bilinen çapkınlığı da bu nedenle Frida fetişistleri için önemli bir öğedir. Oysa ki Diego’nun bu küçük kaçamaklarına Frida da olabilecek tüm dişilik ve feminenlikle bir çok erkeği, ve kadını, etkileyerek ve ilişkiler yaşayarak intikam almıştır. Frida 1900’lerin ilk yarısındaki kadınlara göre büyük bir cesaret göstererek biseksüel olduğunu saklamamış hatta herkesin gözü önünde bir çok kadınla ilişkiler yaşamıştı. “Ormanda İki Çıplak” veya “Suyun Bana Getirdikleri” gibi tablolarında bu temayı işlemiş, herkese ilan etmiştir. Diego da Frida’nın bu kimliğini hatta kadınlarla yaşadığı ilişkileri bilmesine rağmen sert tepkiler vermemiştir. Hatta Frida’nın ünlü dansçı ve casus Josephine Baker ile olan ilişkisine rağmen Josephine’le yakın dostluk kurmuştur. Diego’nun Frida’nın kadınlarla olan ilişkisine karşı olan bu anlamsız toleransı erkeklere karşı geçerli değildi. Frida’nın Diego’dan sonra en yoğun ilişkisi şüphesiz ünlü yazar Isamu Noguchi ile olmuştu. Çift o kadar uzun süre beraber olmuşlardı ki artık kaçamak hayatlar yaşamaktan sıkılıp kendilerine bir ev tutmaya karar vermişlerdi. Bu ev için aldıkları mobilyaların faturasının yanlışlıkla Diego Rivera’ya gönderilmesiyle Diego’nun bu ilişkiyi öğrenerek Noguchi’yi sert bir koca tavrıyla silahla tehdit etmesi üzerine ilişki son bulmuştur. Frida Diego’nun ve etrafındaki diğer erkeklerin ona karşı olan bu ilgilerinden hoşlanıyordu. Bir çok tablosunda da kendisini erotik bir biçimde tasvir etmiştir. Neredeyse her tablosunda çizdiği etkileyici bakışlarıyla özdeşleşen cazibesinden son derece memnun ve gururluydu. Ona çizilen imaj gibi Diego’nun ilişkileriyle yıkılan ve evde kendini resim yapmaya adayan bir kadın değildi. Hatta Diego’nun Frida’nın kız kardeşi Christine ile yaşadığı yasak aşk sonrası bile hem Christine hem de Diego’yla ilişkisini sürdürmüştür. Frida Diego’dan bu ilişkinin intikamını ise ünlü aşığı Troçki ile almıştır. Diego’nun Meksika hükümetinden bizzat istediği özel izinle sürgünde olan Troçki ve karısını Frida’nın çocukluğunun Mavi Evi’ne yerleştirmişti. Rivera o zamanlar sanat ve kültür politikalarını desteklemediği Stalinizm’e karşı Troçki’yi komünizmin kurtarıcısı olarak görüyordu. Anti-Stalinist tavrı yüzünden Meksika Komünist Partisi’nden atılmıştı. Bu nedenle Troçki’nin gelişi Rivera  için sağlık durumunun da kötü olduğu zamanlarda çok umut verici olmuştur. Daha sonra Hitler işgali altında Fransa’dan kaçaran Troçki ve Rivera çiftine Andre Breton ve eşi Jacqueline Breton da eklenmiştir. Bu üç çift sık sık sanat ve politika sohbetlerine katılıyordu. Hatta o zamanlardan kalma Troçki ve Rivera’nın beraber yazdığı bir sanat eleştiri kitabı bulunmaktadır. Rivera ve Frida aynı zamanda 4. enternasyonelin de kurucuları arasında sayılmaktadırlar. Frida Troçki’yle Mavi Ev’de kısa ama şiddetli bir ilişki yaşadılar. Bu ilişkiyi Frida’nın bitirdiği söylenir. İkisinin de evlilikleri zedelenmemiştir. Bu ilişkiden geriye sadece Frida’nın Troçki’ye hediye ettiği elinde O’na ithaf edilmiş bir mektup tuttuğu otoportresi kalmıştır. Bu otoportrede de son derece cazibeli ve kendinden emin bir bakışa sahip Frida’nın bu otoportresi Troçki Mavi Ev’den taşındığında yanına almamıştır. Troçki’nin yanısıra Andre Breton’un da Frida’ya aşık olduğu söylentiler arasındadır ama bunun somut bir kanıtı yoktur. Frida’yı tasvir edildiği gibi yaramaz kocasının gölgesinde ve etkisinde kalmamıştır. Frida ve Diego’nun ilişkilerini Diego’nun kaçamaklar yaptığı bir ilişki olarak düşünmektense iki tarafın da ilişkilerine belirli bir evreye kadar tolerans gösterildiği özgür bir ilişki olarak bakmak daha doğru olur.

Frida Kahlo ve sanatı günümüzde diğer tüm sanat eserlerine yapıldığı gibi ticaret objesi haline getirilmektedir. Frida Kahlo için de maalesef günümüz toplumunun ve özellikle film endüstrisinin fetişize ettiği acı çeken psikolojisi bozuk içine kapanık kadın imajı yaratılmaya çalışılmakta. Sanatçının kendini ve iç dünyasını resmettiği tablolar artık bardak altlığından anahtarlığa kadar bir çok objede süs değeri taşımakta ve içleri boşaltılarak değersizleştirilmekte. Yaratılmak istenen kırılgan ve mutsuz kadın imgesine rağmen Frida Kahlo yaşadığı tüm zorluklara rağmen hayatını kendi istediği gibi şekillendirmiş güçlü ve özgür bir kadındır. Fakat popülizm tarafından resimlerinde yarattığı çarpıcı, vahşi ve politik imgeler bilinçli bir şekilde ya unutturularak ya da metalaştırılarak değer kaybettirilmeye çalışılmaktadır. Frida’nın uçsuz bucaksız iç dünyası ticarete dökülerek karatılmakta ve kitschleştirilerek değersizleştirilmektedir. Tüketim toplumunun Frida’sına rağmen, Hasta Siempre Frida!

 

 

 

Kaynakça

Herrera, Hayden. (2003). Frida. İstanbul: Bilgi Yayınevi.

Delahunt,Melaughant. (2004). Mavi Evdekiler. İstanbul: Oğlak Yayınları.

Ünver, N. (2011). Frida ve Diego’nun Ardından. soL Gazetesi. (25.03.2011)

roads of kiarostami

the roads of kiarostami, 2005 yapımı abbas kiarostami belgeselidir. izlenmelidir, yollar anlatacaktır. 

abbas kiarostami

yol insanın yolculuğunun ifadesidir, hükümlerinin arayışında
yol huzuru olmayan bir ruhun resmidir
ve vücud ruhu bir yerden bir yere taşıyan bir yük hayvanıdır
yük hayvanını ihmal eden her kim olursa yolculuğun sonuna ulaşamayacaktır
ama insanın yolculuğu devam eder
yollarımız kendimize benzer, bazen taşlı bazen döşeli
bazen kavisli bazen dosdoğru
ve dünya üzerinde takip ettiğimiz rota yolun üzerindeki çizikler gibi
ve içimizde başka yollar da var
keder yolları, sevinç yolları
aşk yolları, düşünce yolları
kaçış yolları
ve bazen nefretten doğan yollar
bizi yok eden yollar, hiçbir yere gitmeyen yollar
durgun bir nehir gibi sonu olmayan yollar
yol insanın kaçtığı yerlerin itirafıdır
gitmekte olduğu yerlerdir
yol hayattır, yol insandır
ve insanın yolu, varoluşun sayfasın ancak küçük bir çiçektir
bazen sonuç olmadan bazen de galip.

çeviri: etilen

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.