Menü Kapat

Ay: Haziran 2014 (sayfa 1 / 2)

1871 paris komünü’nün kısa tarihçesi

Paris Komünü, Fransız tarihinin en büyük destanlarından birisidir. “İşçi sınıfının merkezi bir rol oynadığı ve daha iyi için toplumu değiştirmeyi amaçladığı ilk devrimdir”

“Paris Komünü’nün temsil ettiği düşünce, her topraktan ve her ulusdan olan işçiler için neden bu kadar çekicidir? Cevabı basit. 1871 devrimi herşeyden önce bir halk devrimiydi. Halkın kendisi tarafından yapılmıştı, kitlelerin ortasında kendiliğinden doğmuştur; ve kendilerini onun savunucuları, kahramanları, onun şehitleri olarak bulan büyük bir halk kitlesi içinde olmuştur. Bu, orta sınıfın asla affedemeyeceği kadar ‘aşağı’ olması nedeniyledir yanlızca. Ve aynı zamanda onun hareketli ruhu toplumsal bir devrim düşüncesiydi; kesinlikle belirsiz, belki de bilinçsizce, ama yüzyılların mücadelelerinin ardından elde etmek için çabalamaya değer, tüm insanlar için gerçek özgürlük, gerçek eşitlik. En aşağı halk katmanlarının haklarını elde etmek için yürüdüğü bir devrim”, London: W. Reeves, 1895.

Fransa, 1870’de Prusya’ya savaş açtı ve 1871’de yenildi. Ulusal Hükümet’in başkanı Adolph Thiers barış koşullarını görüştü. Ancak Parisliler Prusyalıların Zaferini kabul etmeyeceklerdi. Alman ordularının 1 Mart’ta Paris’e çoşkulu bir şekilde girmelerine izin verildiği haberi Parislileri ateşledi ve Ulusal Muhafız [Almanların] girişlerini engellemeye karar verdi. Paris Kuşatması’ndan arta kalan toplar şehrin değişik kesimlerine ve işçi semtlerine nakledildi.

Devrimi ateşleyen şey, Hükümetin Ulusal Muhafızların silahlarına el koyma girişimi oldu. Kalabalıklar toplaşmaya başladı; Montmartre’de askeri birlikler halka ateş açmayı reddederek Ulusal Muhafızla kaynaştı. Ulusal Hükümet Versailles’e çekilmek zorunda kaldı ve “ayaklanmacılar yavaş yavaş şehri işgal ettiler; tüm ana yollara barikatlar kurarak mitralyözler yerleştirdiler”. Daha zengin semtlerde oturanların çoğu şehri terk etti.

26 Mart’ta, 227.000 Parisli oy kullanmaya gitti ve 28 Mart’ta “silahların patlatılması ve bin kadar muhafızın zafer çığlıkları eşliğinde” komün Hotel de Ville’de ilan edildi.

Komün, görevde kaldığı kısa dönem içinde, kuşatma süresince kiraları azalttı ve zamanı gelen borçların ödenmesini üç yıllığına erteledi. İşsizlerin değişimini düzenledi; fırıncıların geceleri çalışmasını yasakladı; çalışmayan fabrikaları tekrar faaliyete geçirmek için sendikalara ve işçi kooperatiflerine verdi. Fabrikaların yakınına gündüz kreşleri kuruldu ve özellikle de en ihmal edilen alan olan kadınların eğitimi başta olmak üzere, eğitimi geliştirmek için pekçok şey yapıldı.

Thiers, 2 Nisan’da birliklerine saldırma emri verdi. Banliyölerdeki beşbuçuk haftalık bir çarpışmadan sonra ordu 21 Mayıs’ta Paris’e girdi. Federaller teslim olmayı reddettiler ve Versailles’cilerle şiddetli bir çatışmaya girdiler. Vahşet her iki tarafta da yükselmişti. Kanlı hafta olarak anılan bu dönemde 10.000 ile 30.000 arasındaki Parisli öldürüldü. İlk örgütlü idam, onbeş erkeğin kurşuna dizildiği Parc Monceau’da 22 Mayıs’ta gerçekleşti. En büyük katliam Luxembourg, Châtelet ve La Roquette’de gerçekleşti. 24 Mayıs’dan 28’ine kadar, gece ve gündüz erkek, kadın ve çocuklar Petit Luxembourg’a taşınıyor ve suçlu bulunanlar kurşuna dizilmek üzere bahçelerde sıralanıyorlardı.

28 Mayıs’ta Komün tamamen sona ermişti. Devrimin ardından 38.000 tutuklu Versailles’e nakledildi. Çoğu, –ordunun şüphelendiği ancak aleyhinde delil bulamadıklarını için bir cezalandırma yöntemi olarak kullandığı– ağır bir tutukluluk döneminden sonra serbest bırakıldı. 11.000’den fazla kişi Conseils de Guerre’de yargılandı; bunların 5.000 kadarı Yeni Kaledonya’daki ceza kolonilerine gönderildi.

Paris 5 yıl boyunca sıkıyönetim altında kaldı ve Enternasyonal yasadışı ilan edildi. Dokuz yıl sonra genel af için oylama yapıldı. 25.000 kişi sosyalistlerin çağrısına uyarak, polis saldırısına rağmen Pére-Lachaise Duvarı’nda düzenlenen ilk anma gösterisine katıldı.

Bu arada hala la commune izlenmediyse kınama mesajlarımız sizindir.

Post-Marksizm’e Kısa Bir Giriş

Klasik Marksizm, sınıf çatışmacı tarih yorumu, diyalektik materyalist bakış açısı ve radikal duruşu ile kitlelerin dikkatini çekti. Arkasından gelen  bir çok teorisyeni etkiledi, üzerine çok fazla kafa yoruldu. Sayısız kitap yazıldı, sayısız yeni teori kendini Marx’ın savlarına temellendirdi ve birçok kez uyarlandı ve yorumlandı. Şimdi bu yorumlardan birine bakacağız. 21. Yüzyıl yorumu! 21. Yüzyıl uyarlaması, postmodern yaklaşım ya da kısaca post-marksizm diyebiliriz.

Göze çarpan bir farkla başlamak istiyorum. Post-marksistlere kadar, Marksizmin bütün yorumları, Marksizmin temel paradigmalarına dokunmadı ve genelde toplumsal modifiyelerin önüne geçmedi. Geçenler ise (Gramsci, Trotsky, Bernstein,Lenin, Mao vs.) Marksizm pastasının kremasını değiştirmekten öteye gidemedi. Marx’ın üstyapı meselesi kabul ettiği öğelerin de sınıf savaşınımında rolü olduğunu öne sürmek (örneğin, “kültür”) veya burjuva meselesi addedilen öğelerin de önemini vurgulamak (örneğin, “ideoloji”) gibi. Yine bunların dışında, o zamanlar en fazla eleştiri hedefi olan proleterya diktatörlüğü, Marksistler için çok önemliydi ve gerek Enternasyonallarde gerek Sovyet Rusya’da ve hatta Çin’de proleterya diktatörlüğü eleştirisi hoş karşılanmadı. Hatta sosyalistler içinde, proleterya diktatörlüğüne bakış açıcısı, bir nevi “turnusol kağıdı” vazifesi gördü. Marksizme gelen eleştiri ve yorumların, o zamanlar bu denli radikal ve yoğun olmamasını, postmodernitenin şart koştuğu düzenlemelere ihtiyaç olmamasının yanı sıra, bu Bolşevik despotizmine ve ortodoks Marksizm muhafazakarlığına bağlamakta hata görmüyorum. Bir nevi, köpeksiz köyde değneksiz gezen post-marksistlerin, öncekilere nazaran daha radikal oynamalarına bakalım.

Artık büyük anlatıların, büyük ideallerin ve vaadlerin zamanı olmadığı, her fikrin küçülmeye gittiği iddiasında olan post-marksistler, çok radikal, dünyayı değiştirmeye yönelik şiara da temkinli bakıyor. Bu bağlamda, Marksizm gibi, devrim, iktidar, diktatörlük, evrensellik gibi radikal paradigmalar barındıran siyasi görüşlerin de küçülmeye gitmesi bekleniyor. Ütopyalar, “tek bir doğru ya da gerçek var” düşüncesi, ‘gerçeği’ kovalama arzusu, dünyayı değiştirme fikri, insanlara cezbedici gelmiyor. Fukuyama’nın da dediği gibi, tarih bitti! Neo-liberalizm ile devletin bile minimalleştiği dönemde, proleterya iktidarı, kulağa ne kadar hoş gelebilir ki? Evrensellik düzleminde de, Miliband ve Poulantzas ayrımını örnek verebiliriz. “Peki post-marksistler, devrimden umudu kestiler mi?” sorusuna ise , net bir yanıt veremiyoruz, zira aralarında bir fikir birliği yok. Ama yüzleşmek zorunda olduğumuz katı bir gerçek var ve bu da devrimi yapması gereken sınıfla yakından alakalı.

Günümüzde, sınıf kavramı belirsiz ve iç içe. Bu bağlamda, post-marksizmin sınıf ayrımı, klasik Marksizmin biraz sulandırılmış hali. Bunun temel sebebi de yükselen beyaz yakalılar. Klasik Marksizm’de fabrikada ya da madende emekçi olmayanın işçi sınıfına ait olmadığı düşünülürse,  beyaz yakalılara kolayca ‘burjuva’ diyebiliriz. Peki günümüzdeki sınıf ayrımı, “işçi değilse, o zaman burjuvadır” önermesini kaldıracak basitlikte mi? İşçi – Burjuva ikili karşıtlığına indirgenebilecek durumda mı? Klasik Marksizmde, işçi, kuvvetli, büyük pazulu, zincirlerini kıran bir figürdür. Peki, bir işçi gibi emeğini satan, üretim araçlarına sahip olmayan, çalışmak zorunda olan ve sömürülen bir beyaz yakalı, ezilen sınıf sayılabilir mi? Gelişmiş ülkelerde çalışan nüfusun %90’ı, Türkiye’de % 50’si beyaz yakalı iken bu kategorilendiremediğimiz sınıfı, devrimin neresine koyacağız?

Aslında Herkes Ezilen Olabilir.

Bir insanın sosyal statüsünün iktisadi olarak belirlendiğini savunan Marx’a karşı, Gramsci, kültürel eklemlenme ile de hegemonya sağlanabileceğini öne sürmüştü. Kültürel eklemlenme dediğimiz şey ise, ezilen sınıfın yanı sıra, bir kültürün de ezilebileceğinin kanıtıdır. Marx’ın işçi-burjuva indirgemeciliğine karşın, bir kadının erkeğe, bir öğrencinin, bir öğretmene, bir çocuğun bir ebeveyne, bir Asyalının bir beyaza, bir homoseksüelin bir heteroseksüele ve nice değişkenin birbirine karşı olan savaşınımı, post-marksizmde kendine yer bulabiliyor. Eklemlenme, her zaman yatay değil, yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı da olabiliyor. Farklı iktisadi sınıflardan bireyler, bir amaç uğruna bir araya gelebiliyor.

Konuya ilgi duyuyorsanız ve daha fazla okuma yapmak isterseniz, (Klasik Marksizmi bildiğinizi varsayarak) Gramsci’den başlamanızı öneririm.

zarları yuvarla

eğer deneyecekseniz, sonuna kadar deneyin.
başka türlü düşünüyorsanız, hiç başlamayın bile.

eğer deneyecekseniz..
bu kız arkadaşlarınızı, karılarınızı,
akrabalarınızı, işlerinizi kaybetmek
anlamına gelebilir.
ve belki de aklınızı.
sonuna kadar gidin.
sonucu,
üç veya dört gün yemek yememek
bankta donmak
hapse girmek
küçük düşmek
veya yalnızlık olabilir.

yalnızlık bir lütuftur.

diğerleri ise sabrınızın
gerçekte ne kadar yapmak istediğinizin
sınanmasıdır.

reddedilmeye ve en garip
ihtimallere rağmen yaparsınız.
ve hayal edebileceğiniz
herhangi bir şeyden bile daha iyidir.

eğer deneyecekseniz,
sonuna kadar deneyin.
bunun gibi başka bir his yoktur.
tanrılarla birlikte yalnız olursunuz.
ve geceler, ateşle alevlenirler.

hayatı dos doğru kusursuz kahkahaya
süreceksiniz, varolan
tek güzel dövüş
o.

charles bukowski

gül bahçesi

gül bahçesi

Uyandığımda kendimi bir gül bahçesinde buldum. Hemen önümde akıl ile kalp birbirleriyle konuşuyor, yerdeki karınca alemdeki savaşları durdurmaya çalışıyordu. Sırtımı yasladığım ağacın kovuğundaki dilenci, bankacıların kurduğu düzeni çökertmeyi kendine vazife edinmişti. Ağlayan bir aşık, rakamlara ve dört işleme küfrediyor; elleri ve ayakları zincirli bir köle, zedelenmiş adaleti tamir ediyordu. Eşeğe ters binmiş bir deli, mekteplerdeki müfredatı kendi kaleme aldığı kitaba göre değiştiriyor ve bahçenin çıkış kapısında çocuğunu emziren bir anne, tabiatın, hayvanın ve insanın hür olduğunu ilan ediyordu.

Gül kokulu bahçeden çıktım ve düşündüm: Evet, akıl ile gönül bir olmalı. Karınca savaşları durdurmalı, husumet bitmeli. Dilenci, mal ile saadet arasındaki bağı koparmalı, parayı yok etmeli. Mecnun, aşk ile matematiği barıştırmalı. Köle, zulüm edenleri yenmeli, cezayı ve mükafatı vermeli, insaflı olmalı, adaleti eşit pay etmeli. Hocalar tabii ki müfredatı unutmalılar. Çocuklar ihtiyaç duyduklarını okumalı, ruhun aşk ile tekâmül ettiğini tecrübe etmeli, hak ettikleri gibi yaşamalı, vakitleri geldiğinde ölmeliler.
/ Extramücadele*

First Pig to Fly – Uçan domuzlar aşkına…

“Domuzlar uçamaz” diyenlere bir başkaldırı, doğa kanunları dediğimize muzip bir cevap…

              Domuzlar da uçar.

                                        Peki bir domuz nasıl uçar?

4 Kasım 1909’da İngiliz lordumuz  J.T.C. Moore-Brabazon tarafından şahsi uçağı Voision‘a alınan domuzcuk nasıl uçmuş, adım adım tarif edelim:

1- Kendimize bir hasır sepet ve bir domuz buluyoruz. Mümkünse şöyle yavrudan yetişkine geçergillerden, sevimli bir tane.flying-pig

2- Domuzcuğumuzu sepete koyup uçuş ekipmanlarını giydiriyoruz.

3- Bu sepeti uçağımızın kanat payandasına bağlıyoruz.

Semalarda gezinen, havalı ve sevimli bir domuzcuğumuz oluyor.

Domuzlarımızın bu haklı savaşına karşın, uçamayacaklarını düşünenlere selamlar olsun!

baha tevfik . anarşizmin osmanlıcası

“…anarşizm demek; bireyin üzerinde doğa yasalarından başka bir yasa bırakmamak, muazzam hayat kavgası düsturunu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarmak demektir. ben bu yeni çağın içinde anarşizm’i görüyorum. kanımca kölelikten, ücretli köleliğe ve ücretli kölelikten sosyalistliğe geçen insanlık en sonunda anarşizme ulaşacak ve orada bireyselliğin bütün bağımsızlığını, bütün azametini duyumsayacaktır.”

baha tevfik, (1881-1916) düşünür. yükseköğrenimini mülkiye mektebi’nde tamamladıktan sonra (1907), bir süre felsefe öğretmenliği yaptı. kardeşiyle “teceddüd-i llmi ve felsefi kütüphanesi”ni kurdu. felsefe mecmuası (1912), zekâ (1912) dergilerini, eşek gülmece dergisini çıkardı (1913). Bu gazetenin kapatılması üzerine el malum’u, o da yasaklanınca yine o adlı dergiyi çıkardı.

osmanlı sosyalist fıkrası’nın kurucularından ve ilk merkez yürütme kurulu üyelerindendi (1910). bu partinin yayın organı iştirak’te yazdı, yönetimine katıldı. türkiye’de maddecilik akımının ilk örneklerini verdi. ludwig büchner’den çevirdiği madde ve kuvvet, o dönemde büyük tartışmalara yol açtı. felsefenin türkiye’de yayılmasına öncülük eden, bu alanda batı kaynaklarına dayanmanın gereğini ileri süren ilk türk aydını sayılır.

 download . baha tevfik – felsefe-i ferd

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.