Menü Kapat

Ay: Nisan 2014 (sayfa 1 / 4)

mayıs, 1.

İLK TAŞI EN HAYALPERESTİNİZ ATSIN

Birlik beraberlik, dostluk kardeşlik, yolluk yoldaşlık. vs. vs. vs. ……………………………

Onu bunu bırakın da ‘’Düz ayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler’’ *

Tarlabaşında merdiven altı bir atölyede zehir çekip kahır üfleyen soluklarda, zonguldakta yerin yetmiş kat dibinde kararmış yüzlerde, ışıl ışıl vitrinlerin ardında bir bankoya sıkışmış ayakların huzursuzluğunda, babaların tokadından gül bahçesine dönmüş yüzlerde, kocaların sevgisini taşıyan morarmış sırtlarda, ağabeylerin kanattığı incecik erkek kaşlarında, hocaların bilgiye koydukları ipotekte gizlidir mavi çivit badanalı birer kent. Kendine münhasır, kendine yeter, kendine mavi her kent.

Oysa büyüktür öfkeler. Kendisinden daha fazla, kendisinden daha mavi, kendisinden daha yıkıcı.

Elleri taş, yüreği nasırlı, vicdanı kör, allahı belalı bir devdir her iktidar. Yerin altında gizli isyanlardan korkar. Kulaklarını kapılara, gözlerini odalara dikmiş izler her daim. Bilir çünkü isyanın her vakit bir varolma hali taşıdığını. Bir volkan gibi dipten dibe kaynadığını. Onun için saldırır işçinin emeğine, köylünün deresine, yoksulun mahallesine. Onun için Alexisi on altısında, Berkini on dördünde alır bizden.

Ama biz biliriz, bisikletsiz bir çocuğun hayata kırgınlığında gizlidir çivit badanalı o kent. Sokaklarında arabaların gezinmediği ve bütün yolların bisikletlere amade olduğu koca bir kent.

Şimdi bütün bu yürüyüşler, sokakları birbirine duvarlarla bağlanmayan o kentlere doğrudur. 1 Mayısta da bunun içindir atılacak her adım. Rengi farklı olana karşı birleşilen beraberliğe, dili farklı olana karşı sarılınan kardeşliğe, yolu başka olana karşı silah edinilen yoldaşlığa karşıdır attığımız her adım.

Devletin korktuğu her öfke bizimdir, yılın 364 günü olduğu gibi 1 Mayıstada. Evinden atılmış her mülksüz kadar yıkıcıdır öfkemiz. Kırmızı bir ağaç düşleyen her çocuk kadar hayalperesttir isyanımız. Emeğinin peşi sıra koşturan her işçi kadar işgalcidir adımlarımız. Gri duvarların içinde bir masa başına hapsolmuş her genç kadar apansızdır haykırışlarımız.

Mavi çivit badanalı bir yeryüzüne ulaşana dek tüm mülksüzlüğümüzle sokaklardayız bu 1 Mayısta da. Sokaklara vurulan her maviyle birlikte sendeleyen iktidarlara karşı özgür varoluşlar ve bir tahakküm unsuru olmayan her rengin kendini var ettiği koca bir şenlik alanına dönüştürmek için sokakları, isyanın binbir coğrafyalı dilindeyiz.

İlk taşı en hayalperestiniz atsın.

*Ece Ayhan, Mor Külhani.

İSTANBUL ANARŞİ İNİSİYATİFİ

erving goffman . günlük yaşamda benliğin sunumu

Erving Goffman, 1922, kanada doğumlu sosyolog. çalışmalarını kitleler, toplumlar üzerine değil bireyler arasındaki ilişkiler üzerine yoğunlaştırmış. bu sebeple psikolojiden de oldukça beslenmiş. 1959 yılında kaleme aldığı kitabı the presentation of self in everyday life (günlük yaşamda benliğin sunumu)’nda dramaturjik analiz’in ilk örneklerini görüyoruz.

“İş yaşantısında her gün karşılaşılan durumlarda bir bireyin kendini ve faaliyetlerini başkalarına nasıl sunduğu, başkalarının kendisi hakkında oluşturduğu izlenimi nasıl yönlendirdiği ve denetlediği, onların karşısında performansına devam ederken neler yapabileceği ve yapamayacağı üzerinde duracağım.”

metni okurken, goffman’ın hepimizin sürekli yaşadığı bazı etkileşimleri yakalayıp, bunlara isimler koyduğunu görüyoruz. benim için bunlar arasında en ilginç olanı “audience segregation” (seyirci ayrımı) olmuştu. Goffman burada seyirciden bahsederken bireyin etkileşimde bulunduğu gruptan bahsediyor, yani bireyi bir tiyatro oyuncusu, onu dinleyenleri ise seyirciler olarak düşünebiliriz. seyirci ayrımı ise, bireyin bu seyircileri belirli özelliklerine göre ayırıp onların karşısında farklı roller oynaması. örneğin bireyin lise arkadaşlarıyla olan ilişkisiyle, patronlarıyla olan ilişkisinde farklı rollere bürünmesi. işin ilginç kısmmı ise bu iki grup ve birey karşılaştıkları zaman ortaya çıkıyor. örneğin birey, üniversiteden arkadaşları ve annesiyle aynı ortamda birlikte, bu durumda hangi rolü oynayacağını (annesinin oğlu mu olsun? yoksa üniversite arkadaşı mı?) bilemediği için seyircisini ayıramamış oluyor ve karşımıza “audience segragation breakdown” (seyirci ayrımının bozulması) çıkıyor.

“Sahne yapmacık şeyler sunar; yaşam muhtemelen daha gerçek ve genelde pek de iyi prova edilmemiş şeyler sunar. Belki bundan da önemlisi, sahnede oyuncu bir karakter kılığına girerek kendini başka oyuncular tarafından yansıtılan karakterlere sunar.”

kitabın türkçe çevirisini metis yayınları basmış, idefix’de mevcut. ingilizcesi ve konu hakkındaki diğer makaleleri de bizde mevcut. afiyet olsun.

  • Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu . idefix
  • Presentation of Self in Everyday Life . indir
  • Essays on Face-to-Face Behavior . indir
  • Behavior in Public Places . indir

 

Matt Elliott

Tüm varoluşsal çabaları, sıkıntıları, mutlulukları, çatıyı, rüzgarı, yağmuru, tüm iyi ve kötü haberleri dışarıda bırakmamız için geldi Matt Elliott. Çünkü Elliott tüm devinimleri barındıran, tüm dünyayı içinde taşıyan, yoğunlaşmamız gereken adam. Yoğunlaşmak dediysek, gerçekten yoğunlaşmamız gerek…

alaman teknolojisi ayağımıza geldi: kriptolu mail ‘lavaboom’

alaman orijinli şirket lavabit’in geçtiğimiz hafta içinde duyurduğu yeni mail hizmeti lavaboom, herkes için güvenli mail hizmeti sunduğunu vaadediyor. beleş, plus ve premium üyelik seçenekleriyle 8 öyroyu verene daha fazla alan ve 3 faktörlü kimlik doğrulama sunan şirket, beleş hizmetindeyse 250 mb alan ve 2 yönlü kimlik doğrulama diyor. yine de tüm üyelik seçeneklerinde mailiniz baştan sona kriptolu olarak gönderiliyor. beta sürümü için kayıt alan mail hizmetinin birkaç hafta içinde aktif olması bekleniyor.

kainattaki tüm illegal karakterler, gözünüz aydın. bekleme listesinden başlayınız.

lavaboom

 

 

j.d. salinger . three stories

Bildiğiniz gibi Salinger’ın yayınlanmamış metinleri çok fazla. vasiyetinde 2020 den sonra yayınlanmasını isteyerek onlarca kitap bırakmış, fakat kasım 2013 de üç adet öyküsü sızdırılmış ve edebi otoriteler tarafından Salinger olduğu onaylanmış. Çavdar Tarlasında Çocuklar okumuş olanlara ayrıca tat verecektir. etilen farkıyla sizlerle:

not: öykülerden henüz sadece birinin türkçe çevirisi mevcut. sarnıç öykü isimli edebiyat dergisi basmış. taze çıktı. afiyet olsun.

İşçi Sınıfını Devrimci Özne Yapan Nedir?

Michael A. Lebowitz, Kanada, Vancouver’daki Simon Fraser University’de görev yapmış emekli bir iktisat profesörü ve aynı zamanda Beyond Capital (Palgrave Macmillan) ile Monthly Review Press’ten yayınlanan Build It Now ve The Sociallist Alternative kitaplarının yazarı.

İşçi sınıfını devrimci özne yapan nedir? Hegelci mistisizm, yani, Mutlak Ruh’un evrensel sınıfı veya ucuz bir kopyası değildir. Stratejik anlamda endüstrinin çarklarını durdurmakla görevlendirildiği fiziki konumu da değildir işçi sınıfını devrimci özne yapan.

En görkemlisinden en yavanına, bu açıklamaların çok az kişiyi ikna ediyor olması biraz şaşırtıcı gelebilir. Elbette ki, işçi sınıfının neden devrimci olduğu konusunda daha iyi açıklamalar getirenler de vardır; ancak bunlar bir yandan da bugün artık işçi sınıfının zamanının gelip geçtiğini de söylemektedirler. Sözgelimi, kimileri şöyle bir şey iddia etmektedir; bir zamanlar sermaye işçileri bir noktada toplanmış, onların bir araya gelmelerine, örgütlenmelerine ve mücadele etmelerine izin vermiştir; ne var ki, bugün sermaye işçileri merkezsizleştirmekte, birlikte mücadele etmelerinin önüne geçecek şekilde birbirlerine düşürmektedir. Bir zamanlar işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu; oysa şimdi kapitalizmin içine çekilmişlerdir, tüketiciliğin esiridirler, kendileri birer tüketim maddesidirler ve bunu tüketmektedirler.

Kapitalizmin işçi sınıfını dönüştürmüş olmasından işçi sınıfının bir devrimci özne olmadığı sonucunu çıkaranlar, esasen sadece Marksizmin ABC’sini hiç anlamamış olduklarını ele vermektedirler. İşçi sınıfı, kendisini mücadelesi ike devrimci özne kılar; kendisini dönüştürür. Marx hep bu noktada durmuştur; eşzamanlı olarak değişen koşullar ve kendi değiştirme anlamında “devrimci pratik” kavramı hep bu olmuştur. İşçi sınıfı kendisini mücadelesi ile değiştirir. Kendisini yeni dünyayı yaratmaya uygun kılar.

Peki, işçiler neden mücadele eder? İşçilerin bütün mücadelelerinin altında, Marx’ın “işçilerin kendilerini geliştirme ihtiyaçları” olarak andığı şey yatar. Marx’ın mücadele etmenin tek başına yeterli olmayacağını kavradığını biliyoruz. Ancak Marx aynı zamanda farkındadır ki, bununla uğraşmamaları işçileri “kayıtsız, düşüncesiz, ama az ama çok üretimin iyi beslenen araçları” yapacaktır. Mücadele olmadığında, işçilerin “kalbi kırık, aklı kıt, bitkin ve direnç göstermeyen bir kitle” halini alacağını öne sürer Marx. Mücadeleler birer üretim süreçleridir: Farklı türde işçi; kendisini kapasitesi gelişmiş, güveni gelişmiş, örgütlenme ve birlik olma kabiliyeti artmış biri olarak üreten bir işçi üretir mücadeleler. Peki, bunun mücadele etmek ile sınırlı olduğunu düşünmemizi sağlayan nedir? İnsanların kendilerini savundukları her mücadele, sosyal adalet talep ettikleri, potansiyellerin ve kendilerini geliştirme ihtiyaçlarının farkına vardıkları her mücadele eyleyen öznelerin kabiliyetlerini inşa eder.

Ve kuşkusuz, bu mücadeleler sermaye karşısında bizi biraraya getirirler. Peki, neden? Çünkü sermaye bizimle gelişimimiz arasında duran engeldir. Böyledir çünkü, sermaye bütün medeniyetin meyvelerini gasp etmiştir, sosyal beyin ve sosyal el emeğinin bütün hasadının sahibidir, ürünlerimizi, işçilerin ürünlerini bizim önümüze bizim karşımıza koymakta ve bunu tek bir amaçla, kendi çıkarı, kendi kârı için yapmaktadır. İhtiyaçlarımızı karşılayabilmek, kendi potansiyelimizi geliştirmek istiyorsak, sermayeyle mücadele etmeye mecburuz ve bunu yapmamız, biz işçilerin kendimizi devrimci özneler olarak yaratmamız demektir.

Peki, biz kimiz? Bu devrimci özne olan işçi sınıfını esasen nedir? Cevabı Kapital’de bulamazsınız. Marx’ın Kapital’i işçi sınıfı hakkında değildir; işçi sınıfının bir hedef olması dışında elbet. Kapital bize sermayenin doğasını, amaç ve dinamiklerini açıklar. Ancak bize işçi sınıfı hakkında söylediği tek şey, sermayenin işçi sınıfına karşı hareket ettiğidir. Ve işçi sınıfını bir özne olarak sunmadığından, sermayenin bu özneye karşı mücadele etme biçimlerine de odaklanmaz. Dolayısıyla, Marx’ın kapitalist sınıfın işçileri (özellikle de İrlandalı işçilerle İngiliz işçiler) bölerek ve ayırarak iktidarını sürdürüyor olmasına ilişkin yorumları için başka bir yere bakmalıyız. Dahası, Marx “sermayenin modern iktidarının” yeni işçi ihtiyaçlarının oluşmasına dayandığı açıkça ifade etse de, bu sorunu açıkladığı bir yer yoktur.

Şu halde, modern işçi sınıfının doğasına ilişkin bu kritik soru, yanıtı kitaplarda bulunacak türde bir soru değildir. Yanıtları kendimiz üretmek zorundayız. Bugün sermaye olmayan kim? Üretim araçlarından koparılan ve hayatta kalmak için sermayeye ricacı bırakılan kim? Elbette ki, sadece iş gücünü sermayeye satanlar değil, aynı zamanda iş gücünü sermayeye satamayanlar da; sadece sömürülenler değil, dışlananlar da. Ve elbette ki, muazzam yedek işsizler ordusu bağlamında, sermayenin dolaşım küresi dâhilinde çalışan, ancak kendilerini riske atmaya mecbur bırakılanlar, yani, kayıt dışı sektörde hayatta kalma mücadelesi verenler de hariç değildir. Bunlar işçi sınıfı sterotipi erkek fabrika işçileri olmayabilirler; ancak bu sterotip aslında başından beri yanlıştı.

Şüphesiz ki, işe işçi sınıfının heterojen doğasını kavrayarak başlamalıyız. Marx’ın da farkında olduğu üzere, işçi sınıfı içindeki farklılıklar sermayenin iktidarını sürdürmesini mümkün kılmaktadır. Ne var ki Marx yine farkındadır ki, mücadele sürecinde bizler birlik inşa ederiz. Ve bu birliği ortak amacımızın kendimizi geliştirme ihtiyacımız olduğunu farkederek, “her birimizin özgür gelişiminin hepimizin özgür gelişiminin koşulu olduğunun” ayırdına vararak inşa edebiliriz bu birliği. Sermaye, fikirler savaşını bizleri başka bir alternatifin olmadığına inandırarak kazanır ve işçi sınıfının devrimci öznelikten çıkaranlar da bu mesajı pekiştirirler. Ne var ki bizler fikirler savaşında kendimizi geliştirme hakkımızı vurgulayarak çarpışabiliriz. Marx ve Engels’in pek âlâ bildiği üzere, işçiler için “bu hak talebi, kendilerini devrimci, birleşmiş bir kitle olarak “kendileri” yapmanın bir aracıdır sadece.” Kazanacağımız bir dünya var; her gün ellerimizle yarattığımız bir dünya.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.