Menü Kapat

Ay: Ekim 2013 (sayfa 1 / 3)

zonenkinder collective

zonenkinder

zonenkinder sokaklarda çalışmayı tercih eden alman bir grup sanatçı kolektifi. kendi yaptıklarını “post-graffiti deneyleri” olarak yorumluyorlar. farklı teknikler , özel yüzeyler ve materyaller kullanıyorlar. özellikle ağaç üzerine yaptıkları çalışmalar eyvallahı hak ediyor. diğer işlerine de dikiz atmadan geçmeyin.

zonenkinder

“The truth, the first truth, probably, is that we are all connected, watching one another. Even the trees.”

zonenkinder

robomurtaza

robomurtaza

robomurtaza kendisini rashit‘ten tanıdığımız tolga özbey tarafından yapılmış bir hareket. 2009 yılında sistem karşıtı demosunu yayınladı sonra da bir ses çıkmadı. konumuzda ses çıkmaması değil sistem karşıtı demosu zaten. sistem karşıtı bir elektronik müzik olur mu, olur. hem de gayet net mesajlarla olur; “o seni yok etmeden sistemi yoket, tüket ya da öl, robotsun dediler vermediler oy oy anam” gibi. dinleyin siz de oluru vereceksiniz.

sistem karşıtı – 2009

1. sistemi yoket
2. robotsun dediler vermediler
3. bitsin artik
4. kabahat benim
5. kafam bozuk
6. deli misin
7. robotsun dediler vermediler megamix
8. yarak kafa
9. tüket ya da öl
10. siktir git kapitalist kaos version

download ~ robo murtaza – sistem karşıtı

o bir mucitti “valery lobanovski”

her durumda futbol bir yaratıcılık alanıdır ve bu bakımdan sanattan, felsefeden, sinemadan aşağı kalmaz. geçen hafta kaybettiğimiz valery lobanovski, hep futbol düşünen, üstelik de geometrik düşünen yaratıcı bir beyindi.

valery lobanovski niçin önemlidir? birincisi, futbol adı verilen bir oyuna ilk kez bir ‘geometri’ uygulamaya kalkıştığı için… ona, futbolun spinoza’sı desek yeridir. tarihte ilk kez futbol sahasını tam anlamıyla ‘parselleyerek’ (öyle derler ya; ama terim yeterli değildir çünkü bir durağanlık anlamı içerir) geometrik işleyen ‘önermeler’ yaratabilen kişi odur. bu yüzden yaz-kış sezonlarının kaprisi yüzünden az sayıda dünya ölçekli başarıya kavuşmuş olmasına rağmen (unutmayalım ki, rusya’da ve eskiden sovyetler birliği’nde ligler yazın oynanıyordu), takımı, en az üç kupa sürecinde mutlak olarak ‘durdurulamaz’ bir hüviyetteydi.

1975-76 sezonunda yaz başı avrupa kupa galipleri kupası’na inanılmaz bir rahatlıkla ulaşması, beckenbauer’in son günlerinde alabileceği son kupa olan avrupa süper kupası’nı bayern münih’le neredeyse kedi fareyle oynar gibi oynayarak alışı… sonra trajik ve harika bir finalle daha önce alt ettiği hollanda milli takımı’na 1988 avrupa kupası’nı teslim edişi… birleşik arap emirlikleri’ne antrenörlüğe gittikten sonra, yeniden esas takımı dinamo kiev’in başına gelişi… ve zaparojye maçında geçirdiği kalp krizinin ardından ölümü…

her şey futbolun da önemli ölçüde ‘icada açık’ bir alan olduğunu hatırlatıyor bize… lobanovski’nin kiev dinamosu ile 70 ve 80’lerde yönettiği sovyet milli takımı için bir ara, 21. yüzyılın futbolu diye bir tür korkulu övgü yapılmıştı. bu, yukarıda andığımız başarılı dönemlerde kural olarak yinelendi: geleceğin takımı vs… hayır, bu geleceğin takımı değil, geleceğin futbolunun önsezisiydi. ama futbol hala ‘gelecek’…

icatlar alanı
futbolun pekala bir icatlar alanı olabileceğini asla unutmamak gerek. mesela franz beckenbauer, futbol tarihinde ilk kez ‘geriden ileriye 45 metrelik drippling’i icat etmişti. yani, libero dediğimiz kurumun oyuna en çarpıcı katkısını… bu icattan sonra, onun bu 40-50 metrelik yolunda karşısına çıkabilen defans oyuncusu pek bulunamadı.

aynı şekilde, tarihin en büyük kalecisi torpedo moskova’lı lev yashin, o ana dek kalecilerin ceza sahasına inen her topu tutma gayretinin anlamsızlığını vurgulayan bir buluş geliştirdi: topu mümkün olan her tarzda ceza sahasının dışına çıkarmak. önce rakip sovyet takımları, sonra da rakip ulusal takımlar bu adamın ceza sahasında neler yapabileceğini uzun süre kestiremediler. o ana dek hiçbir kaleci, ceza sahasının dışına çıkıp topu ayakla veya kafayla kontrol edip kullanmayı asla düşünmemişti.

kabul, pele çok iyiydi… ama sonradan, maradona’nın bence çok daha iyi ve etkili uygulayacağı bir icadı değerlendirerek… aslında icat, şanssız oyuncu garrincha’ya aittir. buna, günümüzde zinedine zidane’ın bolca uyguladığı, türkiye’de örneğin hasan şaş’ta gördüğümüz ‘top tekniği’ diyebiliriz. bunu icat eden garrincha’dır. sonra pele ve cruyff gelir. ama teknik icat, doruk noktasına maradona ile erişmiştir. ve faullerin bollaştığı, ikili mücadelelerin didişme haline geldiği günümüz futbolunda tarihe gömülmeye başlıyor gibi…

garrincha’nın buluşu tam anlamıyla bir futbol ‘jestiydi’: topu küçük veya uzun atılan adımların ‘alterasyonu’ aracılığıyla rakip tarafından ulaşılamaz/hissedilemez hale getirmek… buluş, dar ve geniş alanlarda farklı biçimlerde gerçekleşiyordu. bu, sanıldığının aksine futbolda ‘çalım atmak’ ya da ‘adam geçmek’ değildi yalnızca… evet, bu türden etkileri vardı ama aynı zamanda rakibi inanılmaz biçimde yoruyordu. garrincha, biraz da sol ayağının aksamasını pozitif bir unsur olarak kullanıp, inanılmaz bir teknik icat etmişti. işin sırrı topu küçük adımcıklarla ve küçük dürtmelerle kontrol etmeye dayanıyordu… bunu iyi yapamayanlar, günümüzde doğru dürüst pas verme şansını tepen ‘hödükler’ olarak anılır. küçük tepiklerle hareket edildiğinde geometrik alan küçülür, daha dar bir alanda daha çok iş yapılır. garrincha da henüz onun buluşundan haberdar olmayan defansları darmadağın etmişti. pele ve maradona’nın garrincha kumaşından oldukları açık. hagi de aynı gruba aitti.

diğer alanlar gibi futbol da bir icatlar alanıdır ve bunun için uefa’nın, mesela gol sayısını arttırmak amacıyla kuralları değiştirmesine hiç ihtiyaç yok. futbolu antrenörlerin ve futbolcuların sahada yaratacağı yeniliklere bırakmak zorundayız. bugünkü futbolda icatlar bekleyen en büyük alan bana ‘oyun yıkma’ dediğimiz konseptte içerilmiş gibi geliyor. en etkili isimler, (zinedine zidane, david beckham, türkiye’de hasan şaş) genellikle oyunun nerede oynanacağına karar verebilen oyuncular oluyor. tabii ki bu kararlarını gerçekleştirmeleri gerekiyor önce… zidane bu işi en iyi beceren futbolcu günümüzde… rakibin asla yetişemeyeceği bir alana, apansız takım arkadaşlarından herhangi birinin yetişebileceği ‘bir alan’ gönderiyor. yani, yalnızca topu bir bölgeye atıyor değil, oraya koşan arkadaşına uygun bir alan da ‘atıyor’…

bunu icat eden kişinin kim olduğunu söylemek zor çünkü böylesi pozisyonlar futbolun içinde zaten dinamik olarak içerilmiştir. fakat bunu fark edip, sistematize eden kişinin müteveffa valery lobanovski olduğunu düşünmek için pek çok neden var. unutmayalım ki, 6-7 saniyedir topu ayağında tutan ve 10 metrekarelik bir alana sıkışmış oyuncu, karşısındaki rakibe göre üç ya da dört kat fazla adım atmak zorundadır. lobanovski’nin büyük buluşu, aslında hiçbiri dünya çapında yetenekler olmayan futbolcularını bu ‘fazla adım’ projesine en doğru biçimde yerleştirmekti. nasıl? daha az adımla!

1975 süper kupa finalinde oleg blochin’in bayern münih’e attığı bir golü hatırlıyorum. kalabalık bir defansta tek bir boşluk var ve orası aslında defansın en kalabalık yeri. dosdoğru oraya giriliyor ve gol kaçınılmaz… fazla adım, yukarıda andığımız garrincha üslubunda gerçekleştiriliyor; küçük küçük tepiklerle, ‘bodoslamadan’ girerek… ve sonuçta schwarzenbeck’li, roth’lu defans bir anda aşılıyor.

bir devir kapandı
lobanovski’yi kaybettik. futbolun şahikası, en büyük zekalarından biriydi…’team management’ denen ve bugün türkiye’de en iyi mircea lucescu’nun uyguladığı bir çalışma disiplininin ilk uygulayıcısıydı. onu sovyetik totaliter rejimin disipliner mantığının bir uzantısı olarak yorumlamak isteyenler var. oysa batı’nın en liberal ülkeleri onun ‘training’ ilkelerini uygulamakta hiç gecikmediler ve onun önüne bile geçtiler bu konuda… her durumda bugün ‘takım futbolu’ diye belli belirsiz, hatta anlamsız bir ad takılmış olan şey onun icadıdır ve artık onsuz futbol oynanamıyor. lobanovski’nin hiç de büyük yetenek olmayan futbolcularının gücünü hatırlıyorum… düşerken topa vurup gol yapabilen onishenko ile kolotov, rakip alanda tek başına terör yaratabilen blochin ve onlarla çernobil patlamasından sadece üç gün sonra ispanya’da oynanan kupa galipleri finalinde atletico madrid’i 3-0 yenen dinamo kiev… o maçta zavarov, bitime üç dakika kala attığı golde orta sahada ardışık olarak sıralanmış dört rakibi, onların sürekli faul girişimlerine rağmen aşmıştı!

lobanovski’nin ölümüyle bir devir bitti. şimdi mafya’nın eline teslim edilmiş ve şikeden başka bir şey yapamayacak dinamo kiev (bunu üç yıl önce bayern münih maçında yapmış olduklarına gerçekten kaniyim), pek farklı durumda olmayan ukrayna milli takımı ve avrupa’ya dağılmış bir sürü çok iyi futbolcu: shevchenko ve diğerleri…

hep futbol düşündü
her durumda futbol da bir yaratıcılık alanıdır ve bu bakımdan sanattan, felsefeden, sinemadan aşağı kalmaz. başta da belirttiğim gibi, futbolun spinoza’sı ya da bresson’u olarak anılması gereken lobanovski’nin ölümü, bence futbola düşmüş en büyük gölgedir. sovyet döneminde rahattı lobo, sonra mafya onun takımını ele geçiriverdi. o bunlara rağmen futbol meselesini yürüttü. geometrik düşündü ama her zaman futbolla düşündü. kavramları vardı ve ömrü boyunca bu kavramların hakkını vermeye çalıştı.

çok öznel bir şeyler söylemem gerekirse, lobanovski, futbola küfrettiğim yıllarda bile bana bir takımı tutturabilmiş bir adamdı… ve ben, hala kiev dinamosu’nu tutuyorum

mayıs 2002
ulus baker

uçurtmam tellere takıldı

ahmet kaya’nın ölümünün 10. yılında gösterilen ümit kıvanç tarafından hazırlanmış belgeseldir. diğer bir deyiş ile – biz bu adama ne yaptık? – hikayesi. ya da bu adamı nasıl öldürdüklerinin.

biz ülke olarak bu güzel adama insanlık dışı şeyler yaptık. o “ben klasik bir hikaye olmak istemiyorum.öldükten sonra anlaşılmak istemiyorum, şimdi anlaşılmak istiyorum” demişti. öldükten sonra bile hala anlayamadık. belgesel biraz olsun anlayabilmeniz için harika bir yapım. bir çok şeye ışık tutuyor yorumsuz bir biçimde. kendisinin aşağıda söyledikleri de her şeyin özeti.

kan ve kin bir kenarda dursun. barış olsun, kardeşlik olsun, dostluk olsun,yoldaşlık olsun. istediğimiz küçücük bir şeydi. deryada bir damlaydı. ulusal kültürden bahsettik.kültürel kimlikten bahsettik. onlar bunu nufus cüzdanı anladılar.

ayrıca belgesele anlamsız tepki yorumları da görüyorum dönem dönem. bu yorumlara da en güzel cevabı ümt kıvanç kendisi vermiş;

– belgeselde, ahmet kaya’nın konserlerde yaptığı “bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz” vurgusunun altını özellikle çiziyorsunuz. bunun nedeni ne?

– bunu mahsus yaptım tabii ki. adam her dakika bunu söylüyor, bizi sıkacak kadar aynı laflarla söylüyor üstelik. sonra birdenbire bölücü ilan ediliyor; ama “o, türkiye’de de yurtdışında da verdiği konserlerde her fırsatta ‘bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz’ diyen, barışa ve kardeşliğe vurgu yapan biriydi” diyen tek kişi çıkmıyor. bana bazı çevreler kızıyor şimdi, “ahmet kaya’yı ehlileştirmeye çalışan bir film yaptı” filan diyorlar. “apo’yu özledim” diye şarkı söyledi, onu niye koymadın diyorlar. birincisi koyamam, koyduğum zaman film yasaklanır, kimse seyredemez. ayrıca, bunları herkes biliyor, siz bunları yüz bin kere milletin kafasına kaktınız; ama adamın bu dediklerini hiçbir şekilde aktarmadınız. bu ehlileştirme suçlamalarının -bu bir eleştiri değil çünkü, suçlama benim için- bir temeli yok bence. bana hiç ehli gelmiyor çizdiğim ahmet kaya portresi.

şimdi oturun bir saatinizi bu güzel belgesele ayırın. emin olun pişman olmayacaksınız. başta serdar ortaç alçağı olmak üzere, çok övdükleri askerlikten kaçıp 10. yıl marşı ile vatan kurtaran medya maymunlarına hala zerre saygınız var ise en az onlar kadar suçlusunuz. çünkü bu ülkede sanatçı diye adlandırılanlar “kürt diye bir şey yok” diye bağırabildi. basın mensubu diye adlandırılanlar “vay şerefsiz” diye manşet atabildi. pişmanlığınızı ve özrünüzü kabul etmiyoruz.

 

ama üzülerek bitirmeyin belgeseli, kendisi gibi gülümseyi bilin. daha içilecek rakılar var.

bu adamlar zaten devrimi yapmışlar bu adamlar rakı içse ne olur ki yani.

 

celal yalınız – sakallı celal

Celal Yalınız (ölüm 6 Haziran 1962) düşünür ve filozoftur. Sakallı Celal olarak bilinir; yazılı bir eser bırakmamış ama her biri birer eser olan insanlar bırakmıştır arkasında. Yakın arkadaşları arasında Yusuf Ziya Ortaç, Ahmet Haşim, “öğrencim” de dediği Nazım Hikmet, Ordinaryüs Matematik Profesörü Ali Yar, Haldun Taner ve Ali Sami Yen; çevresindekiler arasında Nurullah Ataç, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Kazım Taşkent gibi çeşitli isimler ile Melih Cevdet Anday, Orhan Veli gibi pek çok şair ve yazar yer alır.

ülkenin yine kıyıda köşede bırakıp unutturduğu güzel insanlardandır. kendisi hakkında tek yazılı eser orhan karaveli’nin kitabıdır ki gördüğüm kadarıyla atatürk üzerinden prim yaptırmaya çalıştığı için olmayan bir kitap olmuş. kendisinin sözleri ile devam edelim;

  • – bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.
  • – bir kızın tıraşlı bir erkeği güzel zannetmesi hazindir…
  • – bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.
  • – türkiye’de aydın geçinenler doğu’ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde batı yönünde koşturarak batılılaştıklarını sanırlar.
  • – evinde yapılan arama esnasında polis duvarda duran karl marx portresini sorunca “rahmetli babam” diye cevaplamıştır
  • – tanzimat ilan ettik olmadı, meşrutiyet ilan ettik olmadı, cumhuriyet ilan ettik olmadı yahu biraz da ciddiyet ilan etsek!

evet evet

tanrı

tanrı aşkı yarattığında çoğu insana yaramadı
tanrı köpekleri yarattığında köpeklere yaramadı
tanrı bitkileri yarattığında eh işte idare ederdi
tanrı nefreti yarattığında standart bir hizmete kavuştuk
tanrı beni yarattığında beni yaratmış oldu
tanrı maymunu yarattığında uyuyordu
zürafayı yarattığında sarhoştu
uyuşturucuları yarattığında kafası kıyaktı
ve intiharı yarattığında bunalımdaydı

senin yatakta uzanmış halini yarattığında
ne yaptığını biliyordu
sarhoştu ve kafası kıyaktı
ve sonra dağları ve denizi ve ateşi
aynı anda yarattı

bazı hataları oldu
ama senin yatakta uzanmış halini yarattığında
tüm Kutsal Evren’in üzerine boşaldı.

c.b.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.