Menü Kapat

Ay: Haziran 2011 (sayfa 1 / 4)

battle in seattle . 2007

battle in seattle

stuart townsend’in yönetmenliğini ve senaryosunu üstlendiği, 2007 yapımı bu film beklediğimiz gibi charlize theron’un başrollerini paylaşması ile ön plana çıkmış, 1999 senesinde dünya ticaret organizasyonunu protesto etmek için seattle’da toplanan eylemci grubun içerisinden bir yansıma diyebiliriz. olaylar nasıl kontrolden çıkıyor ve bir kısır döngü içerisine giriyoru gözler önüne süren film, gereksiz aşk hikayesi ile çok başarılı olmasa da türünün nadir örneklerinden olduğu ve farkındalığı artırabilmesi açısından önemli. fakat bu farkındalığı filme yönelik eleştirilerden okuduğumuz kadarıyla klasik medyanın anarşizme bakış açısıyla vurguluyor. filmde vurgulandığı gibi anarşistlerin birbirinden bağımsız anlık tepkiler veren öfkeli grup olmadığı özellikle belirtilirken, anarşizmi sadece şiddetle bağdaştırmanın saçmalığını tekrar vurgulamaya gerek duymuyorum.

daha da önemli olan 1999’da seattle’da ne olduğu. dünyanın başına gelen felaketlerin en büyüklerinden biri olan “dünya ticaret organizasyonu” (WTO) o yıl seattle’da toplanmaya çalıştı fakat en az 40 bin kişi barikatlara ve gaz bombalarına rağmen açılış törenini engellemeyi başardı ve clinton konuşma yapamadı. toplantıya katılacak katılımcılar mekana ulaşamadığı için abd seattle’da sıkı yönetim ilan etti. bu engelleme bir çok gösteri için ilham verdi ve haziran 2001’de 100 bin kişi barselona’da dünya bankası’na karşı buluştu. aynı yılın temmuz ayında ise cenova’da 300 bin kişi sesini G8’e karşı yükseltti. porto alegre’de (brezilya), doha’da (katar), cancun’da (meksika) farklı güçler bir araya gelerek başka bir dünyanın mümkün olduğunu haykırdılar.

the people united will never be divided.

sünnet fanzin

sünnet fanzin

mephisto‘da son dönem rastlayabildiğim soyu tükenme tehlikesi altında bulunan fanzinlerden bir tanesi sünnet fanzin. 2 üniversite öğrencisi tarafından çıkarılıyormuş. tamamen keyiften diyorlar, hiç bir ideolojik amaç gütmüyormuş, geyik amaçlıymış, küfür içerebiliyormuş, oturup düşünceleri göstermek ve birazcık da egolarını tatmin etmek için yazmışlar. taksim-bostancı dolmuşlarında okumak nasip oldu, söyleyecek sözümüz var derdimiz de bu kasmıyoruz kendimizi fanzin türünün örneklerinden olmakla beraber takdir edilecek bir çaba söz konusu.

içeriği temel olarak toplu taşıma ve otobüs sıkıntıları, ilişkiler, kişiler sıkıntılar, toplumsal sıkıntılar oluşturuyor. her fanzinin “must” konusu “türkiyede punk sahnesi/punk tarihi” bu fanzinin de bir köşesine girmiş bu fanzinin. bunu kontrol eden bir güç olduğuna inanmaya başladım. eleştirel yazılar tü kaka demekle kalmış, biraz daha detaylı açıklasalar bence daha iyi olurmuş. bir de insanlar pink flody, the beatles, queen ve rolling stones varken neden serdar, demet dinler merakları hakim. neden?

özet geçelim uzatmayalım siz de bu yazıdan ziyade fanzini okuyun. mephistoda ya da arayan bulur usülü ulaşabilirsiniz. ayrıca ekstra güzellik yapıp 3. sayıyı .pdf olarak atmışlar. buyrun aşağıdan indirin.

erkekler için ilk heyecan
kızlar için ilk merak
anneler için ilk kaygı
babalar için ilk gurur

 

dada manifestoları

dada

daha önce yaşasın dada öldü ve mösyö antipirinin manifestosu yazılarını aktardığımız dada manifestoları özellikle tasarımlarını pek sevdiğim norgunk tarafından türkçede ilk kez toplu halde yayınlanan tristan tzara‘nın manifestolarını içermekte. tzara dada’nın babalarından “her şeyi yıkalım ve ne kaldığına bakalım!”  diyor. kitap yeterince yıkmış, ne kaldığına bakmak da size kalıyor.

Dada bizim yoğunluğumuzdur: sonuçsuz süngüler diker havaya, Alman bebeğin Sumatralı kafasını da; Dada pantuflasız paralelsiz bir yaşamdır; birliğe karşı, birlikten yana, ve elbette geleceğe karşı; beyinlerimizin yumuşak yastıklara dönüştüreceğini biliriz bilgece, dogmatizm karşıtlığımızın bir devlet memuru kadar dışlayıcı olduğunu da, özgür değiliz ama özgürlük diye haykırırız; disiplinsiz, ahlaksız, katı bir zorunluluktur Dada, tükürürüz insanlığın üstüne.

dada manifestolarıdada manifestoları
norgunk yayıncılık
çeviri: elif gökteke
76 s. ~ 14×20 cm
istanbul . 2004
isbn: 9789758686162

 

geceye övgü

I

Gece, düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis, kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır; sokakta devriye gezen nöbetçi polis dışında. Askerlerde hepimizden önce yatağa girerler. Dünyanın bu en baskıcı kurumunun mensupları, en erken yatanlardır aynı zamanda. Aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda (tüm kurumlar totaliter değil midir zaten?) insan her zaman erken yatmak zorundadır -yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde… Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçeklesen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yasarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil. Avrupa feodal toplumunda tüm kent sakinleri mumlarını aynı saatte söndürmek zorundaydılar; bayramlar dışında. Düzen ve baskı güçlerinin doğal yapısı, her zaman belirli bir uyku saatini zorunlu kılar. Bu belirli saatin erken bir saat olması da yine onların doğal yapısından kaynaklanır.

II

Tarih boyunca bize, tüm kültürlerde, karanlığın kötü güçlerle ilişkili olduğu öğretildi. Gece insanlarından, geceyi yaşayan, gecede yaşayan insanlardan korkmamız gerektiği anlatıldı. Oysa gündüz ve gece kişileri aslında aynı kişiler. Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgü hissederiz. Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçmaya koşullandırmışlardır.

Kurumlar, ister din, ister aile, ister devlet kurumları olsun, gece insanlarına korkuyla bakarlar.

Karanlıkla birlikte uyrukların denetlenmesi zorlaşır. Gece insanlarına her zaman kuşkuyla bakılır. O saatlerde ayakta olan hiç kimse hayırlı bir iş peşinde olamaz. Gündüzleri egemenliğini sürdüren kurulu düzen güçleri, varlıklarını ve baskılarını gece düşmanları bahanesiyle haklı çıkarırlar; belirsiz, soyut kavramlarla öcüymüş gibi söz edilen bu düşmanları biz hiç görmesek de.

Yöneticiler de bize hep gündüz gözüyle gösterilirler, hep güdülerin bir parçası olarak gözükürler bize.

Bir başkan, bir papaz ya da bir general, doğanın güzelliği içinde, arkasında parlayan bir güneşle canlandırılabilir, ama gecenin karanlık fonu önünde, asla.

III

Gündüz, ilerleme gibi görünen tekdüze bir süreçtir. Sabahın parlak ışıkları aksam karanlığına dönüşürken, bize bir gelişme olduğu hissini verir – belli bir yönde ilerliyormuşuz gibi bir duygu. Zamanın yapay göreceliği üzerinde nadiren durup düşünürüz. Her Allanın günü, aydınlığın karanlığa doğru akışı bizi önüne katıp koşturur. Ama gün boyunca, ister sabah saat on, ister öğleden sonra üç olsun, hepimiz, gündelik düzenin, düzen güçlerinin köleleriyiz. Bizi ayakta tutan, zamanın geçmesi ve gecenin sunduğu kurtuluş umududur. Çünkü, sonunda gece olacağını ve (gündüzle kıyaslarsak) dilediğimiz gibi davranma fırsatına kavuşacağımızı biliriz.

Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız.

Her şeyden arınmış, çıplak vücut geceye aittir. Vücutlar gece birbirine değer, bir araya gelir. Gün boyunca üniversitelerde bilimsel inceleme konusu olarak ele alman, akşamüzeri dost toplantılarında sohbet konusu edilen şeyler, sonunda gecenin karanlığı içinde, gizlice yaşanır. Çıplaklık geceye özgüdür, gündüze değil. (Bunun tersi, yani var olmanın doğal gereği, yani güneşin altında çıplaklık, ancak baskının sona ermesiyle gerçekleşebilir.)

Geceleri âşık olur, birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. Gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya, kendi hapishanemize kapanmaya zorlar. Gün boyunca baskı güçleri, aşkın özgürlüğüne karsı savaşır. Ama geceler bizi yeniden âşık eder, bize “seni seviyorum” dedirtir. Gündüzleri söylenen “seni seviyorum’lar geceye gönderme yapar.

IV

İş günü süresince tutsak olduğumuz gerçeğini o kadar kabullenmişizdir ki, onun dışındaki saatlerden “serbest zamanımız” diye söz ederiz. Serbest saatlerin tam tersi, hemen hepimizin işte olduğu gündüzlerdir. Savaşlar genellikle şafak sökerken baslar. Devlet gün boyunca öldürür, infazları gerçekleştirir. Gün boyunca hayatta kalmaya, geceleri ise yaşamaya çalışırız. Gün boyunca elektrik faturalarımızı öder, arabamızı tamire götürür, alışverişe çıkar, doktora görünür, ya sevmediğimiz bir işe gider ya da gereksindiğimiz, ama sevmediğimiz bir iş ararız. Gün boyunca, tüm görevlerimizde düzene tabi tutuluruz. Tuvalete gitmenin bile kesin sınırlamaları ve kuralları vardır. İşyerinde, okulda, askerde… insan istediği sıklıkta tuvalete gidemez ve orada istediği kadar kalamaz. Tuvalete istediğimiz zaman gidemediğimiz gibi, kaç kez tuvalete gittiğimizin ve orada ne kadar kaldığımızın bile hesabı tutulabilir. Ayrıca insan, kurumun öngördüğü zamanlar dışında tuvalete gitmek isterse, bunun için izin alması gerekir. Gün boyunca istediğimiz gibi tuvalete gitme özgürlüğüne bile sahip değiliz, çünkü gündüzler bize ait değil.

Gün boyunca insanların birbiriyle gireceği ilişkiler düzene sokulmuştur. Okullarda gençler, sırf aynı yasta oldukları için yıllar yılı aynı kişilerle aynı sınıflarda oturmak zorundadırlar. Sekiz yasındakiler altı numaralı sınıfta, on yasındakiler on beş numaralı sınıfta vb. O sınıflarda bile değişmez bir oturma düzeni sağlanmıştır. Ancak okul günü bitip aksam olduğunda, insan, dilediği kişiyle birlikte olma sansına sahip olur. Askerseniz, günün büyük bölümünü, sizinle yaklaşık olarak aynı boyda olanlarla geçirmek zorundasınız demektir. 1.65 boyundaki bir kişinin, 1.95 boyundaki arkadaşıyla bir araya gelmesi, ancak akşamları ve geceleri mümkün olabilir.

V

Sosyal sınıfların katı kuralları ancak gece bozulur. İşçiler, burjuvaların sokaklarında dolanırlar. Burjuvalar isçi mahallelerindeki lokantalara giderler, fahişeler, papazlar, öğrenciler, askerler, ev kadınları, doktorlar ve yabancılar, hepsi aynı sokakta gezinirler, bakınırlar, birbirleriyle konuşurlar, hatta belki de sonunda sevişirler.

Geceleri dünya, birbiriyle haşır neşir olmuş, özgür, meraklı insanların ruhuyla canlanır. Gündüzleri kaçındığımız şeyler, gece çekicilik kazanır. Gündüzlerin “rasyonel” insanı, “zevk-ü sefa peşinde koşan” insanla yer değiştirir geceleri.

Ezme eyleminin kendi özgürlüklerini de kısıtlamasına rağmen, ezenler bile geceleri daha fazla özgürlüğe sahiptirler. Kurulu düzenin yöneticileri, generaller ve krallar, şirket ve ülke başkanları, “şöhret ve servet” sahipleri de geceyi yasarlar. Totaliter kurumlar uykudayken, uykuya yatırılmışken, onlar da yaşama özgürlüğüne kavuşurlar. Çocuklarını yatağa yatıran anne-babalar gibi, onlar da artık, her türlü seremoni ve sansürden arınmış olarak, maskesiz yüzlerini gösterme özgürlüğüne sahiptirler.

VI

Gece vakti, gündüzün telaşından, hayhuyundan eser kalmaz. Az çok huzura kavusmus oluruz. Şöyle bir on saat kadar, bizden istenen, beklenen bir şey olmayacaktır. Yiyeceğimizi seçmekle ya da yaratmakla işe başlarız. Gündüzleri yiyip içtiklerimiz, çoğumuz için, kurumsallaştırılmış ve standartlaştırılmıştır. Halbuki geceleri, hem ne yiyeceğimiz konusunda daha çok seçeneğimiz vardır, hem de onu dilediğimiz gibi hazırlamakta daha özgürüzdür. Ayrıca, yemeğimizi alelacele yemek zorunda da değilizdir. Fast food dedikleri şey, gündüze egemen olan baskıcı güçlere aittir. Gündüzlerin fast food yiyicileri olarak bizler, bizi yöneten mega mekanizmanın parçalarıyız. Oysa geceleri, kendi besinimizin hazırlayıcıları olarak, zamanı ve mekânı gönlümüzce düzenleyebiliriz.

VII

Gün ışığı bir tuzaktır. Işık bizi kör eder. Ama geceleri, gözlerimiz fal taşı gibi açılır. Geceleri, tüm öteki duyularımız da daha duyarlıdır, çünkü düzen güçleri o saatlerde makinelerini kapatmış olurlar.

Gece olunca sessizliği dinler, karanlığa nüfuz eder, hem bedenlerimizin hem de hayal gücümüzün dizginlerini koyveririz.

Gün boyunca duyularımızı tutsak etmeye çalışan sayısız mesajın tüketicisi olmaktan çıkarız geceleri. Baskıcı mega mekanizmanın aralıksız vızıltısı durmuştur simdi. Enerjinin kaynağı artık içimizdedir. Gece, insan zihninin çalışması için bir zemin oluşturur. Gün boyunca dikkatimizi, ışığın, renklerin, devinimin hizmetine sunarız. Neye dikkat edeceğimizi belirleyen, düzen güçleridir. Yeşil ve kırmızı ışıklar, karşıdan karşıya nasıl geçeceğimizi bile düzene koyar. Gündüzleri biz, yaşamın büyüsünün, kelebeğin çarpıcı renk ve biçim dokusunun gözlemcileriyiz olsa olsa. Gün boyunca dikkatimizi, gözlemin hizmetine sokarız. Gündüzleri uydusuyuzdur dışımızda olup bitenin.

VIII

Gece, uyku zamanı olduğu gibi, düş görme zamanıdır da. Gördüklerimizi, işittiklerimizi, kokladıklarımızı ve düşündüklerimizi sınırlayan diller, formlar, davranış biçimleri ve algısal paradigmalar, kendine özgü bir biçimi ve dili olan düşlerin yapısına aykırıdır. Düşlerde renkler, görüntüler, insanlar, duygular ve düşünceler özgürce birbirine karışır ve benzersiz bileşimler yaratırlar. Öylesine özgürdür ki düşler, onları söze dökmekte güçlük çekeriz – insan zihnini gün boyunca biçimlendiren o katı yapılar düşlerimizi dillendirmeye yetmez, hatta engel olur.

Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle baş edemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece artık izlenecek bir şey yoktur. Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanıp, kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. “Yaşamın anlamı” gece duyumsanız ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.

gündüz vassaf / cehenneme övgü

halka açık öğretiler

daniel quinn amerikalı, çevreci, antropolog. tarım devriminin yarattığı problemlerden bugünkü nüfus artışına ulaşıyor. büyük unutuş, kaynayan kurbağa, değerlerin çöküşü, nüfus: bir sistemler yaklaşımı, büyük anımsama başlıkları altında okul kitaplarında pek göremeyeceğiniz faydalı bilgilerini paylaşıyor. yabanıl samizdat sayesinde bize de okuma şansı düşüyor. siz de muhtemelen okumuyorsunuz. iyi ve kötü haberlerinden başlayabilirsiniz;

iyi ve kötü haber

Beni biraz tanırsanız birçok kötü adla anıldığımı da bilirsiniz. Bunun nedeni iyi haberlerim, yani uzun zamandır duymadığınız kadar iyi haberlerim olduğudur. İyi haber getirmenin beni bir kahraman yapacağını düşünebilirsiniz, ancak durumun böyle olmadığına inanın. Kültürümüz insanları kötü haberlere alışkındır ve hep kötü haber bekler. İyi haberlere devam etmeden önce izin verin insanların her zaman duymaya alışkın olduğu kötü haberleri netleştireyim.

Kültürümüz insanı bu gezegenin kamçısıdır ve yalnızca birkaç bin yıl önce felaket getirmek için doğmuştur.

İnanın bunları söyleyerek dünyanın her yerinde alkışlara tutulabilirim.  Ama burada verdiğim haber çok daha farklı:

İnsan birkaç bin yıl önce doğmamıştı ve felaket getirmek için dünyaya gelmemişti.

Ve işte bu nedenle eleştiriliyorum.

İnsan MİLYONLARCA yıl önce doğmuş ve kartallar veya aslanlardan daha zalim değildi. Dünya ile “barış içinde” yaşadı… Hem de “milyonlarca yıl.”

Bu, insanın bir zamanlar aziz olduğu anlamına gelmiyor. Dünyada Buda gibi dolaştığı anlamına da gelmiyor. Bu bir sırtlan veya köpekbalığı ya da yılan kadar zararsız yaşamış olduğu anlamına geliyor.

Dünyanın felaketi olan “insan” değil, tek bir kültürdür. Binlerce kültür arasında sadece tek bir kültür, “bizim” kültürümüz.

Ve işte verdiğim iyi haber:

Kurtulmak için “insanlığı” değiştirmemiz gerekmiyor. Sadece bu tek kültürü değiştirmemiz gerekiyor.

Bunun kolay bir görev olduğunu söylemiyorum ama en azından olanaksız değil.

washed up

washed up meksika doğumlu new yorkta yaşayan alejandro duran‘ın devam eden bir projesi. okyanus boyunca ve meksikanın korunan en büyük kıyı şeridi sian ka’an‘daki plastik kirliliğini gözler önüne sermeyi amaçlıyor. unesco’nun dünya mirasları listesinde de bulunan sian ka’an, doğal güzelliklerinin yanında okyanusun taşıdığı dünyanın dört bir yanından gelen çöplere de ev sahipliği yapıyor.

bu çöplerin 6 kıtadan 42 farklı ülkeden geldiğini ayırt edebilmişler burada görebileceğiniz üzere. türkiye’yi “dragon insecticide” ile temsil ettiğimizi görüyoruz, biraz sıkıntılı gibi geldi. pek tabii ki önemi yok, tüketim toplumunun da dünyanın el değmemiş bölgelerine bile uzanabilecek seviyeye geldiğini gözler önüne sermesi yeterli.

seçmece fotoğraflar aşağıda, siz siteyi gözden geçirmeyi de ihmal etmeyin.
washed up project

washed up

washed upwashed up
washed upwashed up

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.