Menü Kapat

Ay: Şubat 2011 (sayfa 1 / 2)

kick it over!

kick it over!

kick it over! dünyadaki bütün ekonomi öğrencilerini üniversitelerde okutulan ECON-101 (Ekonomiye giriş) dersinin içeriğini – bir çok üniversitede neoklasik iktisat öğretilir, doğrusu budur cicidir denir – yani bütün ekonomi eğitimini yeniden yapılandırmaya çağırıyor. adbusters menşeli bu oluşum iktisatın aslında son dönemde oldukça tartışılmaya başlanan psikolojik tarafını yani insan tarafını ön plana çıkartarak içinde insan psikolojisi bulunan bir bilimi formüllerle, rakamlarla ifade edemezsin o rakamlar sadece anlamana yardımcı olur diyor.

mevcut iktisat teorisinin temelinde şu varsayım bulunur: insan kendi çıkarını düşünür ve karar verme aşamasında her türlü bilgiye sahip olup, bütün opsiyonlar arasında kendine en faydalı olacak tercihi yapar. bu sadece iyi bir tercih değil yapılabilecek en iyi tercihtir yani iktisat terimi kullanmamız gerekirse bu tercih “optimal”dir. bu optimal tercihi bulmak için de matematiğin kocaman bir dalı vardır; diferansiyel hesabı. kısaca şu anlama gelir; sigara içerseniz kanser olma olasılığınız artar, sağlıksız beslenirseniz kilo alırsınız ama bütün bunlar “optimal” bir tercihtir. mevcut alternatifler içerisinde size en faydalı olan budur, bak abi türev türev alarak kanıtladım denilebilir. eleştirilen nokta iktisat öğretiminin temeline bu noktadan başlanmasıdır.

daha sonralarda geliştirilen “bounded rationality” – sanırım “kısıtlı rasyonellik” olarak çevirmişler, bu olayı biraz daha düzeltmeye çalışsa da – insan her zaman her türlü bilgiye erişemez, bazen yaptıkları tercihler optimal olmayabilir – yine de tamamiyle gerçeği yansıttığı söylenemez. 2 milyar insanın günde 2 dolardan daha az bir parayla yaşamaya çalıştığı günümüz ekonomik sisteminin başarısızlığı ortadayken daha fazla bu teori üzerine gidilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorlar özetle.

aşağıda manifestolarını okuyabilirsiniz. manifesto oldukça yüzeysel gelebilir, fakat site içerisinde ayrıntılı ve başarılı makaleler mevcut. sadece ekonomi öğrecileri / ilgilileri değil, mevcut düzeni anlamaya çalışan herkese güzel bir bakış açısı. kick it over! ya da friedman’ın kıçına bin tekme!

Biz, aşağıda imzası bulunanlar, şunu itham ediyoruz: neoklasik ekonominin hocaları ve onların mezun ettiğini öğrenciler dünya üzerindeki büyük dolandırıcılığı ebedileştirmişlerdir.

Soyut bilimin formülleri ve yasaları altında çalıştığınızı iddaa ediyorsunuz, fakat gerektirdiği bütün görecelik ve belirsizlik ile çalışmanız bir sosyal bilim. Sizi olmadığınız bir şeyi olduğunuz gibi göstermeye çalıştığınız için suçluyoruz.

Ofislerinizde matematiksel jargonunuz tarafından korunarak saklanıyorsunuz, fakat bu arada gerçek dünyada ormanlar yok oluyor, türlerin soyu tükeniyor ve insan yaşamları duyarsızca mahvediliyor. Sizi gezegenimizdeki yaşamın yönetimindeki bütün ihmalkarlığınız için suçluyoruz.

Başlangıcından beri bildiğiniz gibi iktisadi kalkınmanın ölçülerinden biri, gayrisafi milli hasıla kusurlu ve bitmemiş; ve siz onun global bir standart haline gelip medyanın her alanında her gün raporlanmasına izin verdiniz. Sizi kalkınmanın ilüzyonunu umursamazca yansıttığınız için suçluyoruz.

Büyük zararlar verdiniz fakat sizin zamanınız sona eriyor. Sisteminiz dağılıyor, hatalarınız çoğalarak ortaya çıkıyor. Ekonomik devrim başladı, tarihte olduğu gibi ümitli ve kararlı. Kendi ekonomik paradigmalarımızın çatışması olacak, kendi karar anımız olacak, ve bunların herbirinden yeni bir ekonomi doğacak – açık, bütünlüğe dayalı, insan ölçekli.

Siz eski keçileri bir kampüsten diğerine gücünüzü kaybedene kadar kovalayacağız. Ardından, gelecek aylar ve yıllarda kıyamet makineninizi yeniden programlamaya çalışmaya başlayacağız.

kickitover.org adresinde bu manifestoyu imzalayın.

ayrıca bu konuyla ilişik aşağıdaki siteleri de tavsiye ederim;

bir delinin anıları

flaubert 1821 doğumlu, 60 yıl kadar yaşamış edebiyatta gerçekçilik akımını başlatan fransız abimiz. kendisini duymadıysanız “madame bovary”i duydunuz. “bir asker ‘görevi gereği’ aptallaşmak zorundadır” ve “burjuvadan nefret etmek bilgeliğin başlangıcıdır” diyebilen bu adam tabii ki çağında pek sevilmedi.

işini oldukça seven flaubert’in her cümle üzerinde tek tek düşündüğü söylenir. madame bovary’in ölümünü daha iyi anlatmak için arseniğin tadına bakmış bir yazardan bahsediyoruz.  bir delinin anıları‘nı da 17 yaşında yazmış. ergenliğin gerekliliklerini yerine getirerek burjuva toplumuna ve onun sahte ilişkilerine bir bakış; okunmaya değer diyorum. aşağıda kitabın içerisinden bir bölümü okuyabilirsiniz ama muhtemelen okumayacaksınız.

VII

peki, bütün sefahatler, zihin, beden ve ruh sefahatleri tarafından piçleştirilmiş bu toplum ne zaman son bulacak?

o zaman, dünya üstünde şüphesiz neşe olacak, medeniyet adı verilen o yalancı ve ikiyüzlü vampir sonunda öldüğünde; kraliyet kaftanı bırakılacak, asa, elmaslar, çöken saray, düşen şehir bırakılıp akıncılara ve kurda katılınacak.

hayatını saraylarda geçirdikten ve ayaklarını büyük şehirlerin kaldırım taşlarında eskittikten sonra, insan ölmek için ormanlara gidecek.

toprak, onu yakan yangınlardan ötürü kurumuş ve her yeri kavgaların tozuyla kaplı olacak; insanların üstünden geçmiş olan umutsuzluk soluğu onun da üstünden geçmiş olacak ve artık sadece acı meyveler ve dikenden güller verecek ve ırklar daha beşikteyken sönecek, rüzgarların dövdüğü ve çiçek açmadan önce ölen bitkiler gibi…

zira her şeyin helbet bitmesi ve üstünde yürünmekten yeryüzünün eskimesi gerecek; zira engilinlik nihayetinde, bu kadar gürültü yapan ve hiçliğin ihtişamını rahatsız eden bu toz zerresinden sıkılmış olmalı. altın, elden ele geçmekten ve yoldan çıkarmaktan illa ki yorulacak; bu kan buharı illa ki durulacak, saray, içindeki zenginliklerin ağırlığına dayanamayıp yıkılacak, orji illa ki bitecek ve uyanacağız.

insanlar bu boşluğu gördüklerinde devasa bir umutsuzluk kahkahası kopacak; ölüme, yiyen, her daim aç olan ölüme gitmek için hayatı terk etmek gerektiğinde… ve her şey, hiçliğin içine doğru çökmek için çatırdayacak; ve erdemli adam erdemini lanetleyecek ve günah ellerini çırpacak.

çöle dönmüş bir dünyada hala dolanan birkaç insan birbirine seslenecek; birbirine doğru gidecek ve kendisinden korkarak dehşet içinde gerileyecek ve ölecek. o zaman insan ne olacak, o ki halihazırda yırtıcı hayvanlardan daha kıyıcı ve sürüngenlerden daha hain? sonsuza kadar elveda, ışıltılı arabalar, bandolar ve şöhretler; dünyaya elveda, bu saraylara, bu anıtkabirlere, suçun hazlarına ve ahlaksızlığın neşelerine! taş aniden düşecek, kendi kendini ezecek, ve üstünde ot bitecek! ve saraylar, tapınaklar, piramitler, sütunlar, kralın mezarı, fakirin tabutu, itin leşi, bütün bunlar, yeryüzünün çimeni altında aynı yükseklikte duracak.

o zaman, mendireği olmayan deniz kıyılara vurup dinlenecek ve dalgalarını götürüp şehirlerin hala tüten külleri üstünde yıkayacak; ağaçlar büyüyecek onları okşayacak ya da kıracak bir el olmadan yeşillenecek; ırmaklar, mineli çayırlarda akacak; doğa, kendisine karşı gelen insan olmayınca özgür olacak, ve bu ırk sönecek zira daha çocukluğundan beri  lanetliydi.

hazin ve tuhaf çağ bizimki! bu büyük haksızlık çağlayanı hangi okyanusa doğru dökülüyor? bu kadar dipsiz bir gecede nereye gidiyoruz? bu hasta dünyayı yoklamaya kalkanlar, bağırsaklarında kıpraşan ahlaksızlıktan korkarak hemen geri çekiliyor.

roma ölmekte olduğunu hissettiğinde, hiç olmazsa bir umudu vardı: kefenin arkasından bakınca, ebediyetin üstünde parlayan, ışıltılı haçı görüyordu. bu din iki bin sene sürdü ve işte tükeniyor, yeterli gelmiyor ve ciddiye alınmıyor; işte yakılan kiliseleri, üst üste ölülerle dolu ve taşan mezarlıkları.

ya biz, bizim nasıl bir dinimiz olacak? bizim olduğumuz kadar yaşlı olmak ve hala mısır’dan kaçan ibraniler gibi çölde yürümek.

vaad edilmiş topraklar neresi olacak?

her şeyi denedik ve her şeyi, umutsuzca inkar ediyoruz; ve sonra, tuhaf bir tamahkarlık, ruhumuzla ve insanlığımızla bizi ele geçirdi; içimizi kemiren devasa bir endişe var, kalabalığımızda bir boşluk var; etrafımızda bir kabir soğukluğu hissediyoruz.

insanlık kendini makineleri döndürmeye kaptırdı ve bunlardan oluk oluk akan altını görünce çığlığı bastı: “tanrı bu!” ve bu tanrı’yı yiyor insanlık. ölmeden önce – çünkü her şey bitti, elveda! elveda! – şarap var! herkes, içgüdüsünün onu sürüklediği yere doğru koşturuyor, dünya, üstü böcek dolu bir kadavra gibi kalabalık, şairler düşüncelerini biçimlendirmeye zaman bulamadan geçip gidiyor, düşüncelerini kağıtların üstüne ancak atıyorlar ki kağıtlar uçuşuyor; günübirlik krallıkların ve karton asaların altındaki bu maskeli baloda her şey parlıyor ve ses getiriyor; altın saçılıyor, şarap oluk gibi akıyor, soğuk sefahat elbisesini kaldırıyor ve oynatıyor, dehşet! dehşet!

ve üstelik, bütün bunların üstünde, herkesin kendi ucunu çekiştirdiği ve elinden geldiğince örtündüğü bir örtü var. acı komedya! dehşet! dehşet!

gustave flaubert . bir delinin anıları

immo guitti . dahke

marx and engels, god and angels” dönemi içerisinde olduklarından dinledikleri müzik “azınlık” müziğiydi ve her azınlık müziği gibi felsefesini öne atarak en doğru düşüncelerin kendine ait olduğunu iddia ederdi. liseye giden arkadaş grupları içerisinde olduklarından sık sık gezerler, kendilerini her daim atlas pasajı’nda bulurlardı. dead kennedys, minor threat, bad religion, sex pistols, kranch, rashit gibi grupları ilk dinlediklerinde birbirlerinin nefeslerinin tutulduklarına tanıklık ettiler. her ne kadar süreci geriden de takip etseler mondo trasho, eroll, disguast, dış mihrak, gorgor, eblek hardcore, hayta, pisscore gibi “fanzin”lerle duygusal bağ kurmuşlardı. 98 yılı geldiğinde o arkadaş grubundan oluşan baş harfleri yan yana getirip önceden edindikleri fanzinlerde yazan “kendi fanzinini yap” sözünden etkilenerek ilk yayıncılık hamlesine başladılar. uzun süre devam eden süreç kendini üretim kabızlığına sürükleyince kimi zaman internete kimi zaman da fotokopilere teslim oldular. aralarından çoğu yaptıklarının gençlik hezeyanı olduğu sanarak yaptıkları şeyden vazgeçtiler. o günden sonra immo guitti’nin çalışmaları kişisel hamleye dönse de kolektif çabalarla bir şekilde yürüyen dahke fanzinin ekseriyetle yılda bir sayısı fanzin şeklinde çıkarak can sıkmaya devam ediyor…

serinin bir sonraki ismi en harbici fanzinler listesinde baştan gelen pat kültür pank fanzini dahkenin çocuğu. dahke ne diyenlere yukarıda adam özetlemiş olayını. bir önceki cümledeki çok da gizli olmayan özne bizden çok tasarım/altyapı değiştiren tek site olma özelliğini kaybetmeyen dahke’nin hala ne olduğunu anlamadığımız has adamı immo guitti. bir dönem eskişehirde, senede bir şeref stadı‘nın deplasman tribününde gördüğümüz immo yaklaşık 5 yıldır bize dahke’nin eski sayılarını gönderecek. biz dahke’nin en çok “italyanların la gazetta dello sport’u varsa dahke teşkilatının da la gazetta dello dahke’si var!” girişini sevdik derken; pazar günü kendisine eski açıktan el-kol yapmadan önce cevap hakkı tanıyalım istedik;

kimdir?
insanın hep olmak istediği ya da hep olmaktan korktuğu her şeyim.
neden?
şimdilik yapacak daha iyi bir şey olmadığından.
düşlerlerde ne var?
ne var ya da ne yoktan ziyade elimde kalan son şeylerin ve hissederek yaptığım son şeyin düşler olması dahası beni hayatta tutan tek şeyin de yine aynı hisler olması o kadar korkunç ki…
ne yapmalı?
mutlu taklidi yapmak gerekiyor, mutlu olmadan önce.
ilham verenler?
76 yılının Mayıs ayında Rodos adasında doğan bir adam, birkaç yıl her gece bitmesin diye ağırdan aldığım romanın yazarı Louis Ferdinand Céline, lise yıllarındaki İngilizce hocam, Mondo Başako, kantinci Kemal abi, bir zamanlar nefesimi kesen Dead Kennedys…
ne okuyalım?
okunacak şey sonsuzdur.
ne dinleyelim?
ruhsal yorgunluğumuzu kulaklarımıza fısıldayacak şeyleri…
ne izleyelim?
the end yazısından sonra başlayan asıl filmleri…
bize ne sorarsın?
geçen gece taksim bostancı dolmuşunda omzumda uyuyakalan hatunun herhangi bir sosyal paylaşım sitesindeki profil adresini bana bulur musun? bu soru zor olduysa biraz hafifletelim istersen. alttan dersin var mı?
<etilen>alttan kalan yıllarımız var</etilen>
<etilen>bu soruyu kendin sorup, kendin cevaplar mısın?</etilen>
yalnızlık?
moda olsun, renklerini ben seçeyim. başucumda değil ayakucumda yalnızlık, üzerinde durduğum.

immo guitti

the ultimate fanzine

cenaze evinde mafin kavurmak

Ey ahali, ey tüketiciler, ey neyi niye yaptığını bilmeyenler, ey yarın yok olup gidecekler, ey zaten olmasa da olurlar, ey güçlü acizler!
Size bir müjde vereyim dedim, daha fazla tüketin, daha fazla kendinizi olmadığınız gibi gösterin, daha concon olun, daha da bizden kopun diye.
Cenaze evlerinde neden helva yenir bilir misiniz? Ağzınızı yaya yaya “bir peygamber falan demiştir, ya da aksakallı bi adam böyle derin derin konuşan” dediğinizi duyar gibiyim. Ya da “ne bileyim ben adet olayları galiba” dediğinizi.
Cevap o kadar komplike değil, sizin beyninizin almayıp da sizin yerinize düşünmüş olanlara yıkmanıza gerek yok ihaleyi.
Neden basit çünkü biz basitiz, basitiz çünkü insanız! Basit ihtiyaçlarımız var bizim, onları dümdüz karşılarız. Yani Hermes eşarp da düz tülbent de aynı şeydir bizim için tarlada kavuran güneşin altında: Başımıza güneş geçmesin. Yoksa anlamayız biz sizin nesnelere eklediğiniz değersiz değerlerden!
Neyse çok uzatmayalım müjde hepinize. Cenazede helva kavurmanıza gerek yok. Onun yerine mafin, waffle hatta badem ezmesi bile yiyebilirsiniz. Çünkü helvanın tek bir amacı vardır cenaze evinde, üzüntüden kan şekeri düşen insanların en ucuz ve en kısa yoldan (un – su – şeker) dengelerini bulmaları. Yani dualarla bezeli bir sırrı falan yok. Ha dua etmeyin demiyorum, edin lan mal mısınız? Adam ölmüş. Nese işbu nedenle, kan şekerini kısa yoldan arttırmak adına mafin ve türevlerini yiyebilirsiniz. Sonuçta onlar da adlarını ne kadar değiştirirseniz değiştirin un su ve şekerden oluşuyor!
Hadin lan yine yırttınız, gidin starbucks yuvamızdan bol miktarda tercihen çükulatalı (bu da sırf ben böyle seviyorum diye) mafinler alın öyle gidin cenaze evlerine! Ya da durun lan geleneklerimizden birden kopmayalım böyle! Şimdilik kendi mafinimizi kendimiz yapalım: Yaşasın cenaze evinde mafin kavurmak!
Not: Bu yazı business class bir uçuşta ele alınmıştır!

sevgililer günü zırvaları

evet bir 14 şubat daha geldi çattı. çiftlerin büyük kısmı karşılıklı hediyelerini alırken, bir kısım da bana niye hediye almadın tribine girecek. bir ilişkisi bulunmayan vatandaş da 14 şubata yalnız mı girilir diye üzülüp, sosyal medyada çift arayışlarına devam edecek. facebook-twitter-instagram ve çeşitli uygulamalar üzerinden paylaşılacak bilimum gül, kalp, çikolata üzerine sevgili tag’lemeleri ile çeşitli whatsapp mesajları insanların kafalarını yastıklarına koyduklarında rahat hissetmelerini sağlayacak.

markalar uzun zamandır beklediği bugünde, günlerdir devam eden sevgililer günü kampanyalarının sonuçlarını merak ederken, üzülme ihtimalleri bu yıl da gözükmüyor. olayı başlatan yüce tüketim toplumu abd üzerinden gelen rakamlara göre, sevgililer gününde 180 milyon kart gönderiliyor. toplamda 18.9 milyar dolar gibi bir harcama sözkonusu. ortalama olarak bir erkek çikolataydı, mücevherdi, çiçekti, yemekti, karttı derken 140$ harcıyor – bu rakam bayanlarda yarı yarıya. neyse pozitif ayrımcılık yapmayalım. ayrıca kadınların %15’inin kendi kendilerine çiçek gönderdikleri gibi bir istatistikte mevcut. yine kadınların %53’ü sevgililer gününde sevgililerinden bir şey gelmediği takdirde ayrılıyorlar. bütün rakamlar tüketimin kadınlar üzerinden döndüğünü tekrardan kanıtlarken asıl mevzumuza dönelim.

tarihe baktığımızda 14 şubat antik roma’dan başlıyor, ocak ortasından, şubat ortasına kadar olan süre zeus ile hera’nın kutsal evliliğine adanırken 15 şubat bereket tanrısı lupercus onuruna kutlanıyor. gün içinde keçi kurban edip, kafalarına deriyi koyduktan sonra bereket geliyor diye kızlar erkeklere dokunmaya çalışıyor. bayram arefesinde de rahatlıkla çift olarak takılmak için erkekler-kızlar kura yöntemiyle eşleşiyor. 469’da papa olayı yasaklayıp, kurayla devam edelim diyor. kuraya azizlerin isminin yazılması ilginç. günün romantik aşkla ilişkilendirilmesinin 14. yy civarı olduğu rivayet ediliyor, konuyla ilgili bir takım efsaneler de mevcut, en çok kabul göreni papaz aziz valentin abimizin kilisenin baskısıyla haksız yere ayrılan çiftleri birleştirirken 14 şubat günü öldürülmesi. 14 şubat günü de bunun üzerine sevenler ayrılmasın, sevişler bitmesin diye kendisini analım, hatırlayalım, sevişelim üzerine kuruluyor.

olay ardından ingilizlerin viktoryan dönemde kağıttan kalp yapalım mevzusundan esinlenerek 1800’lü yıllarda amerikalı bir vatandaşın -esther howland- babasının kitap-kırtasiye dükkanında sevgililer günü kartı hazırlayıp satmaya başlamasıyla gelenek haline geliyor. ardından tüketim toplumuyla birlikte kartla başlayan olay, çikolataya, güle, bilimum kalpli ve kırmızı ürünlere yöneliyor. mücevher alma olayı ise oldukça yeni – 1980lerde mücevher endüstrisi dahil oluyor ve ona yönelik reklamlarla devam ediyor. günümüzde ise ellerinden gelse tuvalet fırçası üreticileri bile olaya dahil olmak isteyecek gibi bir durum söz konusu.

özetle ne olduğu belli olmayan bir gün, kart ve çikolata üreticilerinin gazıyla bu noktaya getirilip toplum üzerinde bu derece etkiye sahip olabiliyor. toplumun büyük bir kısmı neden sadece o gün sevgilimi düşünmek zorundayım sorusunu kendisine sormazken çılgınca tüketmeye devam ediyor. sosyete olarak düşüncelerimiz şöyle;

  • sevdiğiniz kişiye sevginizi ifade etmek için resmi bir güne ihtiyacınız yok.
  • şubat ayı içerisindeki bir gün özel bir gün değil.
  • karşınızdakini özel hissettirmeye çalışırken aslında aynısından milyonlarca olan bir seri üretim ürününü verdiğinizin farkında değilsiniz.
  • sevişmek için bahane bulmaya çalışıyorsanız daha yaratıcı olun. aranıza kalpli peluş ayı koyarak sevişmeyin.
  • “zevkine payidar yoktur bu işin, sevişin gençler sevişin” ama tüketerek değil, ama beyninizi bir kenara bırakıp sürüye katılarak değil.
  • sevgiyi sadece hediyeyle ifade edebilecek noktadaysanız çoktan geçmiş olsun.

hepinize yaratıcı olmayan, tüketim odaklı ve tamamiyle yapay, manipülasyona uğramış duyguların sığ bir şekilde iletildiği romantik sevgililer gününde mutluluklar.

sevgilinize en iyi romantik slow şarkıları gönderdiniz değil mi?

yaşasın dada öldü!

iyi bakın bana!
budalayım ben, soytarıyım, üçkağıtçıyım.
iyi bakın bana!
çirkinim, yüzüm ifadesiz, ufak tefeğim.
sizler gibiyim!¹

ama bana bakmadan önce kendinize sorun, çevreye sıvı duygu okları gönderdiğiniz gözbebeği sinek boku mu değil mi, karnınızın gözleri ur kesitleri mi değil mi, o gözlerin bakışları bir kez bedeninizin herhangi bir yerinden çıkacak, belsoğukluğu akıntısı olarak.

göbek deliğinizle görüyorsunuz – ona sunduğunuz gülünç gösteriyi neden saklıyorsunuz ondan? ve daha aşağıda, kadın cinsel organları, üzerlerinde dişleriyle, her şeyi yutan – sonsuzluğun şiirini, aşkı, saf aşkı, elbette – kanlı biftekleri ve yağlıboya resmi. bakan ve anlayan herkes, kolayca şiir ile aşk arasında bir yere konulur, biftek ile resim arasına. hazmedilecek onlar, hazmedilecek. kısa süre önce kürk hırsızlığıyla suçlandım. hala şairler arasında olduğum sanıldığı için büyük olasılıkla. soğuk otuzbir çekme gibi meşru gereksinimlerini sıcak kürklerde gideren şairler arasında: H a h u, başka zevkler de bilirim ben, gene öyle platonik. ailenize telefon edip gastronomik müzikal ve kutsal aptallıklara ayrılmış deliğe işeyin.

DADA 2 çözüm öneriyor;

BAKIŞLARA SON!
SÖZLERE SON!²

artık bakmayın!
artık konuşmayın!

öyle ya, ben bukalemun değişme rahat tavırlara bürünme – her duruma boyuta fiyata uygun rengarenk görüşler – başkalarına önerdiğimin tersini yaparım ³.

dada

bir şey unuttum:
nerede? neden? nasıl?
yani:
soğuk örneklerin vantilatörü atlı gezintilerin kırılgan yılanına yarayacak ben sizi görme zevkine hiç erişemedim my dear, sert kulak kendiliğinden çıkacak kılıftan tıpkı bütün deniz gereçleri gibi ve AA & Şti’nin ürünleri gibi çiklet örneğin hem de köpeklerin gözleri mavidir, ben papatya içerim, onlar rüzgar, DADA yeni bakış açıları getirir, şimdi masaların kıyısına oturulur, biraz sağa sola kaymış tavırlarla, bu yüzden kızgınım Dada’ya, her yerde D’lerin kaldırılmasını talep edin, Aa yiyin, Aa dişmacunuyla oğuşturun kendinizi, Aa’dan giyinin. Aa bir mendildir ve sümküren cinsel organ, hızlı yıkılma – kauçuktan – sessiz sedasız, ne manifestolara gereksinimi var ne de adres defterlerine, %25 indirim yapar, Aa’dan giyinin gözleri mavi onun.

¹ biraz kendi reklamımı yapayım istiyordum
² manifestolara son.
³ bazan.

tristan tzara.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.