Menü Kapat

Uyumsuz

Kıyas bazı şeyleri ölçmek için kullanabileceğimiz tek yöntem olabilir. Bu yüzden bu yazı kıyaslamalarla devam edecektir. Farklı olmak, farklı düşünmek pozitif bir değer olarak kabul edildiği zamanlardan bu zamana. Örneğin; ailesinin ve toplumun geleneklerine tabularına karşı bir çocuğun sorular sorması iyi bir şey olarak kabul edilirdi. Ne kadar farklı soru sorarsa onun zekasının yüksek olduğunu düşünürlerdi. Onun diğer çocuklardan ve kendilerinden farklı olması bir ayrıcalıktı. Ancak şuan gerek çocuklarda gerek yetişkin insanlarda farklı düşünmek farklı olmak bir eksiklik olarak görülüyor. Çocuk ya da birey diğerlerine ne kadar uyum sağlarsa o kadar zeki ve yetenekli kabul ediliyor. İnsanın kendi farklı yönlerini bastırıp diğerleri ile aynı olması onun için artık başarması gereken bir görev. İşte veya okulda kendini nasıl sevdirirsen, kazanmak için ne kadar fazlasını yaparsan o kadar kazanırsın. Değişen ise sadece bu değil. Diğerlerinin arasına katılırken birey, kazanmak için ahlaki değerlerini ne kadar yitirirse yitirsin önemli olan kazanmak olarak kalıyor. Yaşam şartları ve iktidar baskısı ağırlaştıkça yaşama isteği karşısında ahlak ve benlik değerleri önemini yitiriyor. Önemli olan sadece hayatta kalmak. Bunu nasıl yaptığının bir önemi yok. Gururu ile ölenler ise görmezden geliniyor. Elimizde kalan iki davranış var. Bir çocuğun yaptığı türde yapılan safça iyilik (bu çok nadir bulunuyor) diğeri ise kazanmak için yapılan stratejik kötülükler. İkisinin arasında kalan benim yerimde olan herkes yapar denilen davranışlar yok oldu. Bu bir ahlaki çöküş yazısı olarak görülebilir fakat sevindirici haber ise zaten dipteydik.

Not: Fotoğraf Cube(1997) filminden

SİT ALANI ORGANLAR

Boş bir sayfaya bakar gibi yüzüne takılı kalan

Gözlerimin bir anlamı olmalı.

Sana cümlede anlam soruları çözdürmüyorum, bilesin.

Anlamlardan cümleler kurmak sana kalmış.

Kırmızı kar yağmadan kesişmeyecek yollarımızda

Karayolları asfalt çalışması başlatmış.

Her bahar şenlenen yüreğime AVM yapılmadan gel.

Kayyumlara teslim edilmesin

Baharı senle gelen bahçelerim.

Akla ziyan sorular cevabını arıyor.

Gece saat bir(1).

Gece bekçileri ve sorularım voltada.

İstanbul artık eskisi gibi değil.

Yüzü solmuş bir fotoğraf

Taşlanmış bir pantolon kadar sevimsiz.

Ağzındaki sakızın devir sayısını

Hayal gücüme bırakman büyük nezaket

Ve tipik bir mühendislik yaklaşımı.

Yoksa gözlerimin dudaklarına olan hasreti

Zincirleme sıfat tamlamaları

Kadar uzun ve sıkıcı olacaktı.

………………………………………………

Gece saat iki(2)

Gece bekçileri ve sorularım voltada.

Uykusuzluk moda olduğundan beri

Bahsini açmıyorum

Seni düşündüğüm gecelerin.

Uzak bir akraba sıcaklığı kaç dereceyse

Odam öyle.

Sabaha karşı gelen serinlik ürpertisi

Gözlerinin rengi.

Beraber bir iş makinesi seyredemeden geçti günler.

Yürüyen merdiven romantizmi çok uzağımızda.

Yeni bir şey izledim bugün televizyonda.

Görünmezlik diye bir şey var

Yoksa ben yokum.

MOD 091 – 20180828

Politik kontrolden tamamen arındırılmış bölgelerin günümüzde var olabilme umudu kesinlikle bir bilimkurgu, salt spekülasyon olarak kalmaktadır. Kapitalist sistemin dışında var olanlar yalnız şizofrenler, düş görücü’lerdir.

Can Tanyeli

01. Oh Sees – Sentient Oona
02. Oh Sees – C
03. SilverLiners – This Feeling Inside
04. ELZ AND THE CULT – Monochrome
05. Bewitched As Dark – Dark Chambers
06. Bewitched As Dark // ELZ AND THE CULT – Voices Echo In My Brain
07. Bewitched As Dark // ELZ AND THE CULT – All My Friends Are Here
08. Bewitched As Dark // ELZ AND THE CULT – The Rabbit is Dead
09. Supereich – Chapter V: Voices of Laments
10. Supereich – Chapter VII: Night Lights and Sweet Dreams
11. The Rorschach Audio – Move In
12. Hayri Okçu – İstasyon
13. Beyaz Hayvanlar – Özünde Narin

Belana koşar adım

Saat akşam 7 civarı, evde yatıyorum. 6 aydır işsizim cebimde beş kuruş kalmadı, içimde tüm dağları aşacak bir sıkıntı bütün hayalleri yıkacak bir umutsuzluk.. Annem yemek hazırlıyor, peder haberleri izliyor, ben ise yatıyorum içimde bahsettiğim sıkıntılar ve umutsuzluklarla.. Bir telefon geldi Salim abiden. Salim abi aile dostumuz, kalendar bir adam, dedi iş var geceleri taksiye çıkar mısın? Düşünmedim fazla, yaparım abi dedim. Yarın akşam 8’de Kartal Köprüsü’nde ol dedi. Evdekilere söyledim, sevindiler ben de sevinmiştim başıboş dolaşmaktan iyidir üç beş bir şeyler girer cebime en azından… Ertesi akşam geldi, traş oldum, kareli lacivert gömleğimi giydim, bir şeyler atıştırıp çıktım. Tam 8’de buluştuk Salim abiyle, kısa bir konuşma yaptı yüzümü kara çıkartma dedi sabah 7’de alacağım taksiyi senden hasılatı fifty fifty bölüşürüz. O gece İstanbul’un Anadolu Yakası benimdi… Maltepe, Kartal, Kadıköy, Pendik yolcu al, yolcu indir, sonra tekrar yolcu al, para al, para üstü ver, sigara iç, sigara bitince at… Gece bitmişti bile. İyiydim, bana iyi olmak yaramasa bile iyiydim. Umutsuzluk değildi artık içimdeki sıkıntı da yoktu belki bir çocuğum olacak kadar mesut bile olabilirdim, ama bana bela lazımdı, iyi olmak bana yaramıyordu… Sabah buluştuk Salim abiyle verdim taksiyi aldım paranın yarısını, eve gittim annem kahvaltı hazırlıyordu peder mutluydu annem de kahvaltı hazırlamasına rağmen mutluydu herhalde sonuçta oğlu çalışıyordu artık eli ekmek tutuyordu.. Hem yan komşu Hamide’nin yeğeni Esra da büyümüştü oğlu biraz daha düzenini kursun evlilik işini de aradan çıkartacaktı, artık torun sevme yaşı gelmişti… Ertesi akşam Salim abiden taksiyi aldım yine, Salim abiyle beraber işletiyorduk arabayı, taksinin sahibini ise hiç görmedim. Böyle bir iki gün daha devam etti, rutine bağlamaya başladım artık. Ama dedim ya iyilik bana yaramaz illa başımı belaya sokmam lazım, yoksa yaşayamıyorum. Üçüncü günün sonunda aldım hasılatı elime kumar oynamaya gittim. Eskiden müdavimi olduğum o koduğumunun yerine gittim, oturdum boş bir masaya. Tanımadığım bir adam geldi oturdu masaya, kendime söz vermiştim bir iki oyun oynayıp kalkacaktım ama öyle olmadı kaybettikçe kaybettim sonunda tüm hasılatı koydum ortaya, hayatım mahvolacak ya onu da kaybettim, tüm para gitmişti, ne diyecektim Salim abiye, ne diyecektim ha? Saat gece 5 civarıydı bir köprüaltından geçerken altı tane keş gördüm hemen plan canlandı kafamda gittim laf attım onlara 4 tanesi bir güzel dövdü beni sonra biraz daha ıssız bir yere gittim yerden sert bir taş alıp arabanın ön camına vurdum, gasp edilmiştim… Sonra polisi ve Salim abiyi aradım, karakola gittim ifade verdim tinerciler beni gasp etti dedim günün hasılatı da onlarda, sonra taksinin sahibi geldi kim olsa beğenirsiniz? Beni o gün kumarda nakavt eden adam taksinin sahibiymiş meğer. Belaya koşar adım gitmişiz yalın ayak.

Bir Ekonomik Yanılsama : DOLAR

 “Kur üzerinden bizimle savaşmaya çalışıyorlar”, ”Kredi Kuruluşlarının provakasyon amaçlı hareketleri bunlar”, “Dolar istediği kadar yükselsin, onların doları varsa bizim de halkımız var…”

Son dönemde, doların Türk lirası karşısındaki yükselişiyle ilgili sık duyduğumuz açıklamalardan bahsediyorum. Peki gerçekten dolarsız da yaşayabilir miyiz? Doların yükselişi bir algı oyunu mu? Bir de nasıl yükseliyor bu dolar, Trump’ın çıkıp ‘Şimdi Türkiye’yi ekonomisinden vuracağız, doları yükseltip onlara büyük bir oyun oynayacağız’ direktifleriyle mi?

Cevap: Elbette bu kadar basit değil.

-Önce dolara ihtiyacımız var mı yok mu buna bir bakalım:

Türkiye; 1980 yılına kadar ithal ikameci, ‘yani ne pahasına olursa olsun yerli üretelim’ anlayışını güttü. 1980-2000 yılları arasında ‘madem içeride verimli üretemiyoruz o zaman dışardan ithal edelim’ diyerek bir serbestleşme yaşadı. Son yıllarda ise ‘ne kadar cari açık o kadar büyüme’ modeliyle devam etmekte.

Hepimizin kulağına aşina bir tabir vardır: “Ekonomik Denge”. Bu dengenin de iki alt başlığı var: İç ekonomik denge ve dış ekonomik denge. Gelgelelim Türkiye’de iç ekonomik denge çoğu zaman açık vermektedir. Bu da dış ekonomik denge açığına yol açar ve dolayısıyla dışarıdan finansman arayışına girer dururuz. Türkiye’nin 2018 Nisan ayı itibariyle net dış borç miktarı 303,2 milyar dolardır. Buna ek olarak Türkiye’de üretiyoruz dediğimiz ürünlerin bile çoğu hammaddesini dışardan alıyoruz. Yani ihraç ederken de ithal etmek zorundayız. Sonuç olarak cari açık veren diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’nin de su götürmez bir biçimde dolara ihtiyacı var. Bu durumda bir kısım beyefendilerin ‘’Batı bizi kıskanıyor, 15 Temmuz’da boylarının ölçüsünü aldılar şimdi de bizi dolarla tehtid etmeye çalışıyorlar!” söylemlerinin, mukabilinde vatandaşımızın “Dolarsız da yaşarız!”ı savunuyor olmalarının, ütopik bir hayal gücüne sahip olmalarından başka bir açıklamasını bulmak mümkün görünmüyor. Bu noktada George Orwell’in “1984” ünden küçük bir alıntıyı yorumunuza bırakıyorum:

Eski despotluklar, ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler, ‘Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, ‘Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun’ diye bastırıyoruz.

-Kaldıralım gözlerimizdeki perdeyi, nihayetinde ekonomik gerçeklere gelelim:

Sanılanın aksine elinizde tuttuğunuz kağıt paranın, Bretton Woods’un çöküşü itibariyle bir karşılığı yoktur. (doların altın karşılığı vardı artık yok) Kağıt paranın bugün tek karşılığı devletlerin itibarıdır. İtibar ise güven ve istikrar ortamı ister.

Bir ülkede doların değerlenmesi, o ülkede doların az olmasıyla ilgilidir. Basit bir arz-talep matematiği. Yani yukarıda bahsettiğim gibi dolara talep mevcut, fakat ülkede dolar az. Doların az olmasının temel sebebi de  Türkiye’ye yabancı yatırımcı açısından güven eksikliğidir. Bu yüzden Uluslararası Kredi Kuruluşları’nın (Moody’s, S&P, Fitch) Türkiye’nin notunu düşürüyor olmalarının önemsiz bir konuymuş gibi gösteriliyor olmasının kabul edilebilir bir yanı yoktur.

 

Peki nasıl çoğaltacağız Türkiye’de doları?

Eğer bir ülkede cari açık söz konusuysa bunun finansmanı için en iyi yol doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır. Yabancı yatırımcı da dış güzelliğimize gelecek değil. Bunun kısa ve uzun vadeli olmak üzere 2 yolu var:

Kısa vadede, kurun hızla yükseldiği ve dolayısıyla bunun enflasyonu artırdığı bir ortamda Merkez Bankası’nın “tam bağımsızlığını” sağlayarak, beklenti üstü bir faiz belirlemesi; sıcak para girişini sağlayıp iç piyasayı rahatlatırken, TL’nin değerlenmesine neden olacaktır. Bu da kur yükselişinden kaynaklı maliyet enflasyonunun önüne geçilmesine yardımcı olur. Talep enflasyonu da aynı şekilde etkilenir. Merkez Bankası, -zannımca- bir nebze bağımsızlığını sağlayarak, 13 Eylül 2018 tarihi itibariyle, politika faizi olan bir hafta vadeli repo faizi; yüzde 17,75’ten yüzde 24’e yükselterek  bunu uygulamış oldu. Böylece faizde 625 baz puan artış gerçekleşti. (Bu yaz başından beri bekleniyordu.) Faizin artmasıyla birlikte piyasada talep azalacağından enflasyon artışlarının da durması beklenir. Enflasyonda talebin önü kesilmiş olacağından, bu etkiyle birlikte TL’nin değeri artar.Fakat sadece faizi artırarak sağlanacak geçici düzeltmeler, yapısal sorunların olduğu ve bu sorunların riskleri yükselttiği bir Türkiye’de çok derin bir etki yaratmaz, sadece biraz zaman kazandırır ve zaten bir süre sonra etkisini yitirir. O noktaya varıldığında faizi artırmak da çözüm getirmemeye başlar. Üstelik sıkı para politikası anlamına gelen faiz artırımının, düşük maliyetli para bulup  yatırım yapacak olan yatırımcıyı yüksek maliyetler dolayısıyla yatırımdan caydırması ve bunun büyüme açısından olumsuz etkisi de unutulmamalıdır.

Uzun vadede ise büyümenin ithalata bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesi (ki bunun için iç tasarrufları artırmak ve üretimin ithalata bağımlı yapısını yerli girdilere yöneltmek gerekir), enerjimizi dışarıdan tasarruf ettiğimiz için; enerji tasarruf önlemlerinin alınması, kurumların bağımsızlaşması, Ar-Ge bütçelerinin artırılması ve hatta bana göre eğitim reformlarının artırılması gibi radikal yapısal reformlara ihtiyaç var. Benim tasarrufum, Türkiye’nin bir an önce “daha az cari açık daha çok iç üretim” modeliyle devam etmesi gerektiği yönünde. Tabi bunun da ekonomide her “seçim-feragat” ikilisinde olduğu gibi riskleri var. Bunu yaparken dış rekabete açıklığı sağlayamazsak kamu kesimi açıklarına düşmemiz kaçınılmaz olur.

Bu konuda, ekonominin çoklu hedeflere ulaşmada tercih yapmaya yarayan bir disiplin olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden mutlak doğrulardan değil, göreli doğrulardan bahsedebiliriz. Sizin de önerileriniz ve doğrularınız varsa, bunları burada paylaşmanızı ve yorumlarınızı bekliyor olacağız.

krautwerk

krautwerk nico seel’in neu! ve erken kraftwerk gibi krautrock gruplarına selam çakan tekkişilikorkestraprojesi.
minimalizm ayrıca nico’nun etrafında döndüğü bir terim.
ve tabii ki DIY yani kendin yap.
huzurlu

kanımca bandcamp üzerinde olan en değerli hesaplardan ve şahsen tekrar tekrar dinlediğim nadir eserlerden. bütün albümleri dinlemeniz dileğiyle.

krautwerk

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.