Zbigniew Preisner: Dekalog

Zbigniew Preisner ya da Van Den Budenmayer

Kıbrıs’ta yaşadığım dönemlerde o kadar çok boş vaktim vardı ki; kendimi film izlemeye ve kitap okumaya adamıştım. İzlediğim her filmde ise en önemli unsuru müzik olarak belirliyordum. Bir müziğin en ufacık bir sahneyi berbat edeceğini bildiğim gibi, unutulmayacak etkiler yaratacağına da inanıyorum. İşte Zbigniew Preisner’i böyle keşfettim. Kieslowski’nin filmlerinden tanıdığım, Dekalog serisiyle unutulmayacak garip bir yolculuk hali.

Van Den Budenmayer, Kiewslowski’nin filmlerinde yaşamış bir besteci, sanki tarihte var olmuş gibi hissettiriyor ismi. Oysa böyle biri yok, hatta olmadığını kabul etmeyenler bile var. Oxford Üniversitesi Ansiklopedisi editörleri bu konu hakkında Preisner ile görüştüklerinde bu bestecinin kim olduğunu sormuşlar, Preisner de bunu uydurduğunu belirtmiş; ancak pek inanmamışlar.

Veronica’nın İkili Yaşamı’nda çalan Concerto En Mi Mineur, Van Den Budenmayer’in eseri olarak filmde yer alırken eski bir yüzyıla gidiyormuş gibi hissedersiniz. Deliliğin iki dünya arasında sıkışmış haline benzemektedir. Olmayan bu besteciyle kendisini var eder Preisner; başka bir zamandan gelmiş gibi hissettirir.

Dekalog Serisi ve Preisner’in Melankolisi

Dekalog serisi on filmden oluşuyor ve bu filmler bize on emiri anlatıyor. İlk bölümde kullanılan müzikler ise; distopik bir dünyayı ve sonsuz mutsuzluğu çağrıştırıyor bana. Müziklerinde sıkça duyduğumuz pan flüt özellikle huzuru ve yeni bir başlangıcı hissettirse de devamında gelen tiz tonlar yeniden ölümün kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Felsefe ve tarih eğitimi görmüş bir besteci var karşımızda, yaptığı müzikler de filmlerin dilini çok güzel yansıtıyor. Filmleri izlemeden, müzikleri dinlemiş olsaydım muhtemelen yine aynı şeyi düşünürdüm: uyuşmuş ve kaybolmuş insanın geçmişte, şimdide ve gelecekte yolculuğu.

İkinci bölümde her şey sakinleşiyor. Yaylılar yavaş yavaş süzülüyorlar, araya giren piyano sanki soru soruyormuş gibi hissettiriyor. Bir kadının ve bir adamın neden böyle olduğuyla alakalı bir soru. Yaylılar da her şeyi anlatan rolüne bürünüp kabullenişi anlatıyorlar.

Üçüncü bölümde Preisner, insanın yalnız kalmak istememesini ikincide olduğu gibi sürdürüyor. Her şey daha bitmiş değil, devam etme gücünü gösteriyor. Aslında belirli dakikalarda yaylıların yavaşlaması belki de geri dönüşü olmayan bir hissi çağrıştırsa da elbette bir çıkış yolu olacaktır diyorlar; yüz üstü düşerken son anda birine tutunmak gibi.

Dördüncü bölümde bize anlatılan “Aileni Seveceksin” cümlesidir. Bir babayla kızı arasındaki ilişkiyi bir müzikle nasıl aktarabilirsiniz?
Preisner bunu bir merdivenden çıkar gibi anlatıyor, düzenli bir şekilde devam eden iki nota tırmanışı ve yavaşlığı anlatırken yine kemanın tiz tonlarda dolaşması bir tür anlaşmazlığı gösteriyor. Bir bütün olarak bildiğiniz zaman dinlediğiniz bu sesler size daha anlamlı geliyor.

Beşinci bölümde “Öldürmeyeceksin” başlığı başımızda bir bilgenin insanlara seslenişi gibidir. Sakince başlayan her şey büyük bir çığlığa dönüşür. Bir cinayeti anlatan müzik, içimize korku salar ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi gösterir. Araya giren ayıplar nitelikteki çığlık, vurulan davullar, şimdi yargılanma zamanı geldiğinin işaretçisidir. Beşinci filmin son partında Preisner, yozlaşmışlığın, kokuşmuşluğun bir düzen olduğunu kabul ettirir.

Altıncı bölümde müzik durulmuştur. Aşkı görürüz dinlediğimiz seslerde; saf ve gerçek bir hissin karşılık bulduğu kişide aynı anlama gelmediğini Preisner bir dürbünle kadını gözetleyen adamın aklının içinden aktarır dinleyiciye. Oysa hiçbir zaman beklediğimizin karşılığı aynı olmayacaktır. Aşkına istediği karşılığı bulamayan adam bileklerini keser ve altıncı bölümün son partında baştan beri sakinliğini koruyan yaylılar uzaklardan koşup gelen atlar gibi isyan ederler, araya flüt girer ve bütün bunlar melankolik bir beynin aynadaki karşılığıdır.

Onuncu bölüme kadar düzenli bir şekilde filmin ritmine uygun giden Preisner benim için filmin önüne geçmiştir müzikleriyle, özellikle onuncu bölümün son partında artık sonun geldiğini görmekteyiz. Bu uzun serüvenin son filmi komediyle biter. Aslında komik olanın bir yerde de trajikliğe göz kırpması gibidir. Preisner, bütün bu komedinin hazin ve süregelen olduğunu sertçe basılan piyanonun sesinde ve bir kadının usulca haykırışıyla sonlandırır. 

Elli iki dakikadan oluşan Dekalog albümü baştan sona dinlendiğinde filmi izlemeseniz bile size melankolik uzun bir filmi izliyormuş gibi hissettirecektir. Çünkü film müzikleri yapmanın yanı sıra karşımızdaki bestecinin sorgulamaktan ve anlatmaktan başka bir şey yapmadığını duyacaksınız.

KADIN HAREKÂTI

8 Mart 2021 günü ‘MERHABA’ diyerek yayın hayatına başlayacak olan KADIN HAREKÂTI, Neslihan Yalman’ın editörlüğünde çıkıyor. Dergi, ‘Dişi bir kalkışma dil göstergesidir’ mottosuyla ilerleyerek, disiplinlerarası düzlemde birçok kadını kucaklamak için estetik bir kalkışmayı hayata yaymayı arzu ediyor. Kadınlarla beraber; kadın direnişi için mücadele etmiş, içeriden ya da dışarından destek sağlayan ve üreten erkeklere de kısmen yer verecek olan dergi, transeksüel, travesti, lezbiyen, biseksüel vb. gibi kimliklerle de kendilerini tanımlayan bireylere alan açmayı umut ediyor. Dergi, seslerini duyurmak isteyen her kesimden kadına da alan yaratmak istiyor.

Bununla birlikte, üç ayda bir çıkacak olan bu kadın dergisi, günlük hayattan pratik mücadeleye, sanattan düşün dünyasına değin farklı kulvarlarda, farklı jenerasyonlardan ve farklı yaşlardan kadınları ortak üretimin ekseninde, bir araya getiriyor. Dergi, ulusal platformla birlikte, uluslararası anlamda da birçok kadınla dirsek temasına girmeyi ve kadınlığın evrensel vurgusuna dair önemi öncellemek istiyor. Farklılıklarımız renklerimizdir, aynılıklarımızı bizi birleştirir diyen KADIN HAREKÂTI, kadınlara bir kadın editörün birinci elden desteğiyle kadınca alan açmaya hazırlanıyor. Yolu açık olsun!

KADIN HAREKÂTI dergisine eser göndermek için son tarihler:

5 Nisan 2021 – 2. Sayı

5 Temmuz 2021- 3. Sayı

5 Ekim 2021 – 4. Sayı

İLETİŞİM ADRESLERİ:

pikarakadinharekati@gmail.com

neslihanyalmansanat@gmail.com

Tipler ve Hareketler Sözlüğü

Duvardaki Adam – Tip

Yatağın altına düşürdüğüm zeytin çekirdeği olmasa uyumayı becerebilirdim. Eminim. O ana kadar yolundaydı yani her şey. Etraf serinlemiş, içerisi güzelce havalanmıştı. Odama döndükten sonra soğuk bir duş alıp katlamıştım kıyafetlerimi. Ne olduysa o zeytin çekirdeği yüzünden oldu. Tıkır tıkır. Sonra duvarda gezinen kertenkelelerin ayak seslerini duymaya başladım. Sonra yan odadan gelen televizyon gürültüsünü. Gözlerim açıldı, yön değiştirdi rüzgar. Yanmış ölü kokusu doldu içeriye. Ufalanmış granit, çatlamış topuk kokusu doldu. Üst kattakiler sevişmeye başladı. Diz kapaklarım karıncalandı. Mecbur doğruldum yattığım yerde.

Ucuz oda, temiz yatak. Öyle yazıyordu tabelada ya da öyle tercüme ettiler bana, emin değilim. Rahatsız pansiyon şiltesi kesin ama. Üstelik bir zeytin çekirdeği saklanıyordu şimdi altında. Az evvel içeri dolan kokular taş zemine serilmiş de yere basar basmaz çıplak ayaklarımdan karın boşluğuma doğru yükseliyormuş gibi, vıcık vıcık desen değil, görmezden gelsen gelemiyorsun, yapışkan, rahatsız. Uzanıp bir sigara yaktım. Pıtır pıtır pıtırdattım ayak parmaklarımı. Komodinin üzerindeki zeytin kavanozunu aldım sonra kucağıma. Bir yandan sigara içerken bir yandan da zeytin yemeye devam ettim. Altı, yedi, sekiz tane. No i cant, no i cant diye bağırmaya başladı bu esnada kadının biri penceremin altından. Ardından pat pat pat yaklaşıp pat pat pat uzaklaşan mobilet pat patlarına binip uzaklaştı. Kadın. Sesin sahibi.

Dizlerimin üzerine çöküp aramaya başladım nihayetinde. Sigaram dudaklarımın arasında, etraf karanlık. Bir sağa bir sola süpürdüm avucumu dakikalar boyunca. Bolca toz, hayal kırıklığı, akşamdan kalmalık bulaştı avucuma. Leş gibi. Kuruyup taşlaşmış peçeteler, bir yarım cigaralık, bir kalem pil biraz da deterjan artığından sonra ancak ulaşabildim zeytin çekirdeğine. Çekip çıkardım pezevengi dışarıya. Kafası kaçmıştı besbelli, gergin, homurdandı. Bok vardı çektin çıkardın beni dışarıya dedi, cevap vermedim.

Cevap versem büyütecek çünkü. Bilirim. Siz de bilirsiniz böylelerini. Hele bir bozulmayagörsün mizansenleri, biraz dağılsın dümenleri, hemen başlarlar tatavaya. Abandıkça abanır, yükselir, sivrilir, sonunda sizi de çekiverirler durdukları noktaya. Sonrası keşmekeş. Ben istemiyordum ama. Orada bıraksam, sabaha kadar huzur vermeyecekti bana ama burada da duramaz artık. Onun gazıyla az evvel yediğim diğer zeytinlerin çekirdekleri de dillenmişti zira. Hep bir ağızdan, küllüğün içinden, bu da hep öyle avucumda. Yok şöyleydi yok böyleydi diye diye.

Yatağın altında bulduğum yarım cigaralığı ateşleyip şöyle bir gözlerimi yumdum birkaç saniye. Bayat. Az evvel avucuma yapışan toz, hayal kırıklığı ve akşamdan kalmalığın ekşi tadı da cabası. Dedim vereyim madem sizi birilerine? Ha? Dediler Allah! Ben öyle söyleyince bir anda çark etti yani namussuzlar. Sahi mi? Sahi lan! Şu cigaralığı bitireyim. Kalkıp çıkayım sonra dışarıya? Ama geç olmadı mı vakit? Oldu olmasına ya, en kötü inip lobiye bırakırım diye geçiriyordum aklımdan. Birileri gelip alırdı mutlaka bir boka benzetip. Öyle değil mi? Gıcır gıcır zeytin çekirdekleriydi neticede onlar. Hem de kaç taneydiler hani!

Böyle diye diye şortumun üzerine kısa kollu gömleğimi geçirip anahtarımı da boynuma astıktan sonra çıktım odadan. Yalın ayak, çekirdekler avucumda. Sarı ampul, uzun koridor. Hemen koridorun sonunda, merdivenin başında duruyordu duvardaki adam. Alnını duvara dayamış, sol eli ensesinin üzerinde, sağ eliyle de bacaklarının arasındaki bin yıllık yangın tüpünün pimini kavramış vaziyette. Ben gelirken orada değildi. Dizleri titriyordu, ter içinde kalmıştı. Mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu. Duvara. Yanmış fukara. Etraftaki herkesi ve her şeyi, tavandaki ampulün sarı ışığını söz gelimi, kapı kollarını, ayaklarınızın altındaki rengi kaçmış halıyı, soluduğunuz havayı, pencere pervazına uzanmış tekir kediyi ve insanları hatta en çok insanları sonra eşyaları sonra soluduğunuz havayı sonra da hayvanları, olduğundan daha pis, olduğundan daha bulaşıcı, olduğundan daha zehirli görmeye başladığınız bir saati vardır hani gecenin. Hah, işte tam olarak o saatinde çıkmıştım işte dışarıya. Farkındaydım. Farkındaydım ve bir an önce geri dönmem gerekiyordu karanlığa. Yatağıma. Yoksa o pis zaman dilimi, o tuzak, o kapan esnedikçe esneyecek, sadece esnemekle de kalmayıp bir yandan da derinleşecek, yayılacak, büyüyecek ve sonunda beni de içine çekecekti. Zehir edecekti günlerimi. Haftalarımı belki. Öyle olmasa çekirdekleri duvardaki adama vermezdim işte. Daha güçlü, daha ayık, daha stabil birilerini arar, en olmadı lobiye bırakırdım. Ama yapamadım. Ben de yoluma bakmıyor muydum nihayetinde?

Usulca yanaştım duvardaki adama. O duvara anlatmaya devam ederken uzanıp keten pantolonunun cebine bırakıverdim çekirdekleri. Bırakıverdim bırakıvermesine de çat, çeviriverdi o da yüzünü benden tarafa. Elim cebinde. Dev gibi adam. Kocaman kocaman olmuştu göz bebekleri, surat bembeyaz ve ateş gibi yanıyordu vücudu. Dudağının kenarından salyalarını akıta akıta bir şeyler söylemeye çalışıyordu şimdi bana. Korktum. Gayriihtiyari bir yumruk çıkartıverdim suratının ortasına. Sünger gibi emdi darbeyi. Where are you from diye haykırıp bir yumruk daha yerleştirdim buna. Yine emdi darbeyi. Where are you from? Ne sikimeyse sanki. Biraz daha yüksek sesle homurdanmaya başladı ama ikinci yumruktan sonra. Cevap vermişti belki de bana? İtalya demişti, Fas demişti, Rusya demişti? Ne bileyim. Elimi cebinden çıkartıp geri geri uzaklaşmaya başladım duvardaki adamdan. Odama ulaşana dek izlemeye davam etti beni kocaman kocaman olmuş göz bebekleriyle. Burnu da kanıyordu galiba biraz.

Kapımı güzelce kilitleyip yatağıma uzanana kadar üzerimde hissetmeye devam ettim bakışlarını. Karanlık yavaş yavaş dağıttı ama korkumu. Yan odadan gelen televizyon gürültüsü, halen sevişmeye devam eden üst kattakiler, sokakta patlayan bir bira şişesi ve camdan içeriye dolan yanmış ölü kokusuyla da iyiden iyiye gevşedim. Ağırlaştı gözlerim. Kısa kollu gömleğim üzerimde, kirli ayaklarımla daldım uykuya. Rüyamda da duvardaki adamı gördüm ama. Cebine bıraktığım zeytin çekirdeklerinin durup dinmek bilmeyen konuşmalarıyla iyiden iyiye ağırlaşan tribinden çıkabilmek umuduyla güm güm vuruyordu kafasını duvara. Vurdu, vurdu, vurdu. Öyle çok vurdu ki kocaman bir yarık açmayı başardı sonunda. Yarık büyüdükçe neşelendi. Gülümsedi. Omzunun üzerinden odama doğru şöyle okkalı bir tükürük savurduktan sonra da geçti yarıktan içeriye. Duvarın ötesine. Evine. İtalya’ya gitti belki de, Fas’a, Rusya’ya? Ne bileyim.

tutuk gece

gece, masasındaki ateşi aradı, buldu.
gece, tenini aradı, buldu.
gece, şah damarını aradı, buldu.
gece, tam orayı yakmanın hayaliyle söndü, durdu.

Önce Yalnızlığı Örgütle, Sonrası GELECEK

Pandemiyle boğuşulan şu günler, kişiyi ikili ilişkilerine dönmeye ve yaşamını bütünüyle sorgulamaya iterken daha öncesinde de bir epidemi olarak “teşhisi” konmuş yalnızlığımızın gün yüzüne çıkmasını ve ilişkilere dair kör olduğumuz noktaların açığa çıkmasını sağladı. Evler, duvarlar, ekranlar, ucunda nasıl birinin olduğunu dahi unutur hale geldiğimiz telefon görüşmeleri… Evden çalışma fikrinin yerleşmesiyle birçok insanın (ülkemiz gerçekliğinde şanslı azınlık da diyebiliriz) günlük rutininin büyük bir kısmı artık daralan duvarların çerçevelediği ekranların karşısında geçmekte. Can Yücel olabilseydik çoğul türküler söylerdik ancak olamayanlar olarak ekrandan alabildiğimiz kadarını almaya ve evde olmamıza dayanarak her daim müsait olduğumuzu varsayan işverenlerimize verebildiğimiz kadarını vermeye (ülkemiz gerçekliğinde işsiz olmayan “şanslı” azınlık da denebilir) çabalamakla yetindik.

Yine bir ekran önü aktivitesi olarak kısa bir süre önce izlediğim, yalnızlığın farklı tonlarının konu edildiği Azizler filmindeki karakterler pandemi öncesi insan manzaralarını absürt bir dille gözler önüne sermekte. Filmin eleştirisi bir yana konunun güncel ve zamandan bağımsız oluşu izlerken odağıma aldığım nokta oldu. Filmin ismi, film boyunca yalnızlıkla tek barışık karakter olan Aziz karakterine nazire edercesine çoğul. Yalnızlığın ızdıraplarıyla çalkalanan hayatlara inat herhalde kendimi diğer karakterlere daha yakın görmüş olmalıyım ki karşı koyamadığım bir öç alma duygusuyla Aziz karakterinin pandemi şartlarında bir evde tek başına neler yapabileceğini merak etmeden duramıyorum.

Her ne kadar Aziz’i haklı çıkarmak istemesem de günün getirdikleriyle giderek etkisini arttıran yalnızlık ve bizleri zorunlu bir yalnızlıkla kendimizi korumaya iten bu yeni dönemde, insanın yalnızlığını ehlileştirmesinin zorunlu bir hal aldığını itiraf etmemiz gerekmekte. Theodore Zeldin, İnsanların Mahrem Tarihi1 adlı eserinde tarih içerisindeki mikro hikâyeler üzerinden bir çok konuya değiniyor, kitabın bir bölümünde de yalnızlığın ehlileştirilmesine yönelik çeşitli yöntemlere işaret ediyor. Ne acıdır ki bu yöntemlerde dahi insan evladı kendi içinden bir başkasını çıkarmayı hedeflemiş gibi görünüyor, adeta yalnızlığına başka bir ortak (kim bilir belki de Can Yücel şiirinde yalnızlığıyla bu sebeple konuşuyordur) bulmaya çalışıyor. Bu ortak kimi zaman tuhaflık, kimi zaman huzur, kimi zamansa ilahi bir güç. Yalnızlığımızın üstünü örtecek bir arkadaş edindiğimizde işlerin daha kolaylaştığı hissine kapılmak insanı rahatlatan bir durum olsa gerek.

Zeldin’in kitabında geçmiş çağlarda bu durumla başa çıkma yöntemlerine baktığımızda geçmişle benzer öze sahip, yalnızlığa bağışıklık kazanma metotlarının değişen çağlara rağmen varlığını koruyor olması yalnızlığın insanın sürekli içinden çıkmaya çalıştığı bir sorun olduğunu yüzümüze vuruyor. Yalnızlıklarına bağışıklık kazanma yolunda kullandıkları yöntemden dolayı “eksantrikler” olarak adlandırılmış gruptan biri olan, 1800’lü yılların ilk yarısında yaşamış Beşinci Portland Dükü’nün yalnızca tebdili kıyafetle dolaşırken özgür hissetmesiyle günümüzde genellikle sosyal medya üzerinden anonim kimliklerin kullanımı sırasında (ülkemiz gerçekliğinde politik paylaşımlar dışında) oluşan özgürlük algısının benzeştiğini söyleyebiliriz. Konunun zamandan bağımsızlığına vurgu yapmışken Yorgos Lanthimos’un yönetmenliğini yaptığı The Lobster (2015) filmiyle bağdaştırdığım bir noktaya değinmek istiyorum. Bekâr olmanın bir diğer ifadeyle yalnız olmanın yasadışı olduğu bir toplumun anlatıldığı filmde, Lanthimos filmin geçtiği zamana dair bir ipucu vermezken aslında yaratılan distopyada, belirtilen sorunların evrenselliğine ve zamandan bağımsız oluşuna vurgu yapıyordu.

Yalnızlık ve ona bağışıklık kazanma hali her ne kadar bireysel bir mesele olarak görülse de toplum üzerinde oluşturacağı etkiler dolayısıyla iktidar sahiplerinin elinde kullanılmaya değer bir mesele olmaktan kaçamadı. İçinde yaşadığımız dünya düzeni bir yandan yalnızlığı kutsarken bir yandan da ceza evlerine F tipi hücre koşullarını getirerek yalnızlığı bir ceza yöntemi olarak kullanma ikiyüzlülüğünden çekinmiyor. Hapishanelerdeki binlerce tutsak ve ehlileştirilememiş yalnızlıklarına saplanmış “dışarıdaki” milyonlar benzeşen bir ironinin iki kutbu sanki. İçerdekilerin ve dışarıdakilerin özgürleşebilmek için yıkmaları gereken biri insan yapısı diğeri farazi fakat taştan daha soğuk duvarları var. Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar2 adlı eserinde kurduğu şu cümle “dışarıdaki” yalnızların durumunu özetliyor gibi: “Ancak duvarların arkasında kendini güvende hisseden insanların duvarlarını yıkmak hapishaneden kaçış değil, istilaya uğramak gibi oluyor.”. Kişinin etrafına duvarlar örüp izole alanını yaratması ehlileştirilmiş bir yalnızlıktan ziyade kusursuz bir F tipi. Tam da “toplum mühendisliği” ile iktidar sahiplerince yaratılmak istenen prototip. 

Yüzyıllar boyunca insan evladının ehlileştirip törpülemek istediği bu durumu çözmesi ve çözmek isterken başkaca sorunlarla yüzleşmesindeki temel zorluk ne oldu? Adam Phillips’in Kaçırdıklarımız3 adlı eserinde yer verdiği Psikanalist Joseph Sandler’ın “acı çekmek ben ile ben ideali, olduğumu düşündüğüm kişiyle olmak istediğim kişi arasındaki mesafenin sonucudur.” ifadesinden yola çıkarak insanın kendisiyle baş başa kalmasının iç çatışmayı arttırdığı ve yalnızlığı ehlileştirmedeki en caydırıcı etken olduğu tespiti yapılabilir. Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti4 kitabındaki şu ifadeleri tespiti olumluyor: “Nietzsche, kişinin kendisine karşı mesafeli davranma ya da kendisinin “ötesi”ne geçme yetisinden söz eder. Onun açısından, “bugünkü ben” ile “olmaya çalıştığım ben” imgeleri arasındaki mesafe ve kendilik içindeki bu mesafeye ilişkin farkındalık, kendiliğin oluşturulması ve geliştirilmesi için gerekli.”. Zeldin’in kitabının ilgili bölümünde yer verdiği Jan-Jacques Rousseau’nun “kendi kendimle baş başa kalmanın sıkıntısı içime korku salıyor.” alıntısını da aynı yerden okumak mümkün görünüyor. Yani kendimizi aşmak için çıktığımız bu yolda çoğu zaman yine kendimize takılıp düşüyorduk.

İnsan yalnızlığının ehlileştirilmesi kişinin özgürlüğüne ulaşmasında önemli bir basamak, kendiyle barışması için bulunmaz bir yol. Kendini kabul edip her türlü saldırıyla baş edebilmesine açılabilecek bir kapı. “Öteki”yi anlama, sevme ve ötekiler için mücadele etme yoluna doğru atılabilecek bir adım. Kurtuluşun tek başına olmadığının su götürmezliğinde hep beraberleşebilmeliyiz ki bunun ilk adımı kendimizi kabullenebilmekte, yalnızlığı ehlileştirebilmekte.

“Kendi omzuna tırman; başka türlü nasıl yükselebilirsin ki ?”5

.

.

1 Zeldin,T. (2020). İnsanlığın mahrem tarihi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

2 Hari, J.(2019). Kaybolan bağlar: depresyonun gerçek nedenleri ve beklenmedik çözümler. İstanbul: Metis Yayıncılık.

3 Phillips, A.(2017). Kaçırdıklarımız: yaşanmamış hayata övgü. İstanbul: Metis Yayıncılık.

4 Berktay, F. (2003). Tarihin cinsiyeti. İstanbul: Metis Yayınları.

5 Nietzsche, F. (2018). Böyle Söyledi Zerdüşt (M.Tüzel, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

konuk-sever/sevmeyen deniz

Düşündüm lâkin izaha meyleden bir nedenini bulamadım hangi sebepten ötürü Boğaz’dan Karadeniz’e gidişlerini seyrettiğimi gemilerin. Öyle memleket hasreti çekecek bir adam da sayılmam pek, sadece gemileri izlemeyi severim, iyi de izlerim hani gürültüsüz bir meyhane de bulduysam; penceresi deniz geçiren…

Alımlı bir gemiydi Lady Maria, sahil güvenliği de takmış peşine gidiyordu… Sonra aklıma geldiydi yine, dönmedi yahu dedim; kaç zaman oldu… Sonra şair ruhlu birine sorduydum yanıtı kendinden menkul soruyu (alay da etti hani, “dönmez tabii oğlum, giden dönmez ki geri” der gibisinden):

“Lady Maria’yı bekliyorum iyi mi? Döner mi sence? Peşinden gideni de çok. Mahallenin bütün afili delikanlıları takılmış peşine… Yok, dönmez bu, istese de dönemez zaten…”

Şairliğinin icabı mı kırık dökük dizeleri cümlelere sıralayıvermesi, şöyle dedi:

“Lady Maria geçiyor

Ve bir yığın leydiler

Eteklerinde köpükler

Ve uzun uzun inleyen sirenleri ile

Kaçak bir gelin gibi geçiyor önümüzden

Ama gelinliğin içindeki o, Yaşlı, yorgun bir kadın gibi…”

Arkadyalı’nın biri gitti bir zaman sonra peşi sıra (güneşi giymiş üstüne, malûm önümüz kış), belalısı olmalı bunun, belalısının belalısı Miss Simona da onun peşinden; döndüklerini görmedim… Sonuncusunun geçişindeki alım ve eda hiçbirine benzemiyordu ne yalan söyleyeyim, seyrettiğimi seyrediyordu bir kadın… Şimdi düşünüyorum da ayıkken izledim bunları hep, Ne Kandilli’de bira yudumluyordum ne de Rumeli Kavağı’nda rakı, Kireç Burnu’ndaki balıkçıyı zaten bilmiyordum daha… Ayıkken gündüz düşleri kurmuşum demek ki, ruhu şad olsun Cazibe Hanım’ın…

Helenler ‘konuk sevmeyen deniz’ (pontos aexeinos) demişler ilkin buraya, sonra sıkça gidip gelmelerden araları düzelmiş olsa gerek ‘konuksever deniz’ (pontos euxinos) demeye başlamışlar; deniz uysallaşmış mıdır üzerinde gemiler gezindikçe? Nerededirler bilmiyorum şimdi gemiler amma birinin Kaptan Ahab’ı olmayı isterdim, elbette yelkenli olacaktı gemi de… Teknoloji insana yaşanacak çok az şey bıraktı insan bedeninde ve bedeni için, vakit varken sayısız kere sevişmeli (bu aralar Heidi Klum girdi aklıma yine) ve dövüşmeli birkaç kere (çingene ve boksörse biri, uzak durmalı ondan) ve de en az bir Meksika Devrimi düşü kurmalı insan; çünkü herkes hafızası bir mermi yarasıyla örtülmüş çocuğudur yarım kalmış bir Meksika Devriminin, günün birinde toza toprağa karışmış yarım kalan işini anımsar, o her devirde Panço Villa’nın bir askeridir, huzur içinde yatsın… Çok az şey kaldı sahiden; bir düşün… Geri kalan, sev ve öldür…

Ne diyordum; gemilerden birinde olmalıydım, ben Kaptan Ahab, çoktan canı cehenneme gitti Moby Dick’in… Gemimi İngur ırmağından geçirip Svaneti dağlarından aşırdım, bir parça tuz taşımak için Dovzhenko’nun köylülerine… Kolkhis’liyim amma muhakkak bir yerde Svanlık bulaşmış olmalı soyuma…

Evet, gemileri dağlardan aşırmalıyım, Fitzcarraldo’dan epeyce ders aldım bu konuda da ve ırmak boyunca ilerlerken gemi, ormanın görünmeyenlerine müzik dinletmeli demişti Caruso’yu seven düşperest (halt etmiş düş diyen)… Operadan anlamam pek onun gibi, bana sol el için konçerto da uyar bolero da, bolero daha iyi, ormanda daha iyidir hem, değil mi ki bir kadın için en iyi ormanda dövüşülür/öldürülür/intihar edilir… Hangisi yapılır kim bilir? Yanılsamadan ibaret insan, yalan da doğru da yanılsamanın yansımasından ibaret değil mi; hakikat tekdir lâkin….Her şey Tanrı’da(n)dır…

“ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur…”*

Ama çok uzaklarda dolaşmıyor Marksist hayalet; bunu da bir düşün! Faşist rejimin kırbaç şaklamasını duydu muydu, oraya yönelir Sauron’un gözü gibi…

Ne diyordum; günlük yazmalı insan bazen… Sonra hep vazgeçtim tabii…