Menü Kapat

Demiurge’a Mektup

O zihnin içerisinde nasıl yaşayabiliyorsun?

Gerçekten. Bu kadar nefreti taşıyabilecek mi cildin? Korkuyorsun, değil mi? Bu yüzden çıkartmıyorsun zırhını üzerinden, uyurken bile. Korku içindesin. Neden intihar etmeyi denemiyorsun? Ama hayır. Bana sorarsan, bunu istemezdim. Zira senin katilin ben olmak istiyorum. Senin topluluğunun şaşırdığını göreceğim. Seni öldüreceğim. Bunu, yarı-kör gözlerin önünde yapacak ve onlara, görmeyi bahşedeceğim.

İnanamayacaklar sana inandıklarına, hakkındaki gerçeği göremediklerine ve aptallıklarına.

Kargaşa oluşacak. Bu, ölümünün kutlaması olacak. Buna Kaos diyecekler. Cesedine işeyecek, kölelerin.

Devam

kompile karga – 7

fazlasıyla geç kalmış yazılar listemizde nicedir ön planda duruyordu bu toplama albüm. zira kendisi haziranda yayınlandı biz yeni sesini çıkarıyoruz. fakat bu durumda bir sıkıntı olduğunu da düşünmüyoruz zira güncelliğini uzun süre koruyacak güzellikle bir toplama olmuş. memlekette yaptıklarını sorgusuz sualsiz destekleyeceğimiz bir oluşum karga. o derece sevilir, o derece güvenilir, varlığı o derece mutluluk verir. kıymetini biliniz ve bu güzelliği paylaşmayı, tadını çıkarmayı ve katkıda bulunmayı ihmal etmeyiniz.

kompile karga 7


Karga’nın geleneksel toplama albüm serisi Kompile Karga, bu yıl da Canlıkarga konser serisinde gerçekleşen performanslardan bir seçki ile ücretsiz olarak indirmeye açıldı. 2016 yılında gerçekleşen 10 performanstan seçilen kayıtlar, canlı performansın öneminin altını bir kez daha çizerken, Kompile Karga serisi memleketin fark edilmeyen aktif müzik sahnesine dair önemli bir belge niteliği olmaya devam ediyor.

Kes, Housing Crash, Mosquito, 90BPM, Come Again, Medical Phalanx of Space, Asphodel, Tolerance Break, Uluru ve Aga B’nin birer performans kaydı yer alan albüm, türler arasında gezmesine rağmen bir hissiyat bütünlüğü sağlayabiliyor. Bu hissiyatı “Vay Canına!” olarak ifade edebiliriz. Performansları dinlerken şaşkınlık ve hayranlık arasında gidip geleceğinizi ümit ediyoruz.

Yürütücü Yapımcı: Tayfun Polat
Yapımcı: Rammy Roo
Kayıt / Mastering / Mix: Rammy Roo
Track 09 Mix: Mehmet Demirdelen
Kayıt Asistanı: Ceylan Akçar
Görsel Tasarım: Bora Aydıntuğ
Koordinasyon: Murat Mrt Seçkin, Tayfun Polat, Rammy Roo

Teşekkürler:

Açık Radyo, Bora Aydıntuğ, Berk Öğüt, Beton Orman, Dunia, Eray Düzgünsoy, Fatma Okumuş, Fahri Karaoğlu, Hüseyin Eski, İlksen Mavituna, Murat “Küpe” Yeldan, Mustafa Deniz Erk, Özer Bal, Stüdyo Kare, Üzeyir Yasa, Vedat Rona, Wounded Wolf Private Press

ve tabii ki kompile karga serilerine eserlerini veren ve canlıkarga sahnesinden seslerini yayan müzisyenler, konserlere gelip neşesini ve ruhunu veren, desteğini esirgemeyen tüm takipçiler, her türlü ortamda etkinliklerin tanıtımına yardımcı olan takipçilerimiz, organizasyonlarda yardımcı olmaktan karşılıksız keyif alan tüm karga personeli.

kargART canlıkarga konser serisinin 2016 yılında yapılan performanslarından seçilmiştir.

karga kolonisi imece üretimidir. para ile satılmaz. 2017 ©

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – II

Y. Yarasalar için Y.

Sanırım hepsinin temelinde aynı olay yatıyor. İmamın oğlunun elinde patlayan terk edilmiş mayının kulaklarımda bıraktığı çınlama ve etrafa yayılan koku. Yanmış etle barut karışımı bir şeydi.

Bunun konumuzla alakası yok ama. Temelinde neyin yattığını önemsemiyorum artık zaten. Hiç önemsememeliydim.

Zaman zaman teyit etmeniz gerekir. Varlığınızı. Buradalığınızı. Sağ elinizin işaret parmağını duvara dayayın. Bir şeyler hissedeceksiniz. İmamın oğlu bağıra bağıra gözlerini yuvalarından fırlatıp gırtlağını yırtmaya çalışırken yaptığım gibi. Çömelip sağ elimin işaret parmağını toprağa dayamıştım. Çocuk bağırmakta haklıydı ama. Can çok acımıştır, eminim.

Yapıştırıcı toplayıp kasabanın dışındaki hurdalığa girerdik gizli gizli. Ben, imamın oğlu, Cem bir de. Cem annesiyle beraber düğün salonu işletiyor şu sıralar ayrıca. Sırf yapacak daha iyi bir şey bulamadığımız için giderdik oraya. Öyle gezinirdik ortalıkta. Bir bekçisi vardı. Çocukluktan yeni çıkmış Gürcü kızları kulübesine çağırır üç kuruş para verip saatlerce sikerdi. İçeri girdiğimizi hep bilirdi bilmesine ya yalnızca ara sıra bizi yakalamaya çalışır, eline geçirdiği seferlerde de evire çevire döverdi. Yapıştırıcılarımızı almaya çalışmazdı ama.

O gün yardımımıza ilk koşup gelen de o bekçi olmuştu. Hatırlıyorum. Ayaklarında terlikler, pantolonunun paçaları dizlerine kadar sıyrık, üzerinde terden sırılsıklam olmuş bir atlet ve fermuarını patlatıp dışarı fırlamaya çalışan ereksiyonuyla. Cem’in yerden topladığı şeylerin imamın oğlunun kopmuş parmakları olduğunu anladığı gibi bir bağırtı koyuverip o da bir şeyler toplamaya başlamıştı şokun etkisiyle. Ben hep aynı çömelmiş pozisyonda zeminden destek almaya çalışırken bekçiyle Cem zavallının etrafa saçılan organlarını bir araya getiriyorlardı.

Hakikatle olan münasebetinizi etrafınızı çevreleyen sahneler belirler. Ortam ne kadar hastalıklıysa zihin o denli kaypak olacaktır. Sonunda imamın oğlunu bir poşete doldurup götürdüklerinde anne babama neden toprağa dokunmaya devam etmek zorunda kaldığımı anlatabilmek için epey çabalamıştım. Toprak orada değil miydi her zaman? Her zaman orada olan şeylere sıkı sıkı sarılarak kurtulamaz mıydık kimsesiz boşluğa savrulmaktan?

Hava kapalıydı o gün. Bundan eminim.

Devam

mütecaviz

“hiçbir şeyi” anlatmanız gereken bir sabaha uyandığınızda yanı başınızda bekleyen çalar saatin ısrarından bahsetsek, soğuk ve gayet resmi bir yuvarlak masa toplantısında ütü kokan kravatınızı düzeltmek için bir bahane bulmaya başlayabilirsiniz. fakat hayatımıza bunun kadar karışık bir şekilde girmeyen gerçeklerimiz var. aşk, sevgi, para,ihtiras,gözyaşı, entrika veya komedi içermeyen ama sinirlerimizi asıl yıpratan ve bağırarak konuştuğumuz, inandırmak istediğimiz, doğru olduğunu bildiğimiz halde uzun cümleler kurarak kafamızı karıştırdığımız erişebildiğimiz bilincimizin bize bahsetmediği en yakın arkadaşı, psişe.

inanması güç. bizden beslenen, açıklarımızı bilen, uyumlu kolektif ve tamamen saydam. jung’a göre, ki daha profesyonel bir yaklaşımla bilinç dışının, bilince asla çıkmayacak bir yanı. asıl soru onun varlığı değil, hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde yanımızda olan psişemizin varlığından bugüne kadar neden haberdar olmadık? ya da nefesimizi paylaştığımız bu şey gerçekten bizim gangster tarafımız mı? birkaç kelimenin altını çizerek bu rüyadan uyanmanın, çocukluğumuzda hep inandığımız perili eve girmenin aslında kötü bir fikir olmadığını görebiliriz. dillerimize pelesenk olmuş, kişiliğini kaybetmiş, aslında asil fakat düşmanlar tarafından işgal edilmiş ilk sözcük ‘ego’. bu kelime ince detaylar içeren bir da Vinci tablosu değil, aksine Leonardo di ser Piero da Vinci’nin ta kendisidir. vücudumuzun bilgi birikim ve duygu deposu, kendi İsviçre bankamız, hazinemizdir. dış sesin verdiği uyarıları, iç sesimizi dinleyerek filtre eden bir karar mekanizmasından, fazla üstüne gitmek istemiyorum fakat gerçek ile düş olanı ayırt eden psişenin bize en yakın yüzü ve küçük kısmıdır. aslında sözde tatmin edilmek dışında bizi biz yapan, birden çok işi ayıklayıp kararı bize bırakan yol arkadaşımızı biraz tanımak insanda sorgulama hissi uyandırıyor.

gerçekte insan kişiliğinin farklı yönleriyle bütünleşmek için çaba göstermez. zaten bir bütün olarak doğmuştur ve hayatı boyunca yeni boyutlar katmaya çalışır. onu bölmek isteyenlerle de bir savaş içindedir. ortak bir bilinçten beslenen bilincimizin, sakin ve kendinden emin bir şekilde egomuzda filtre ettiği ve bir isim vermekte zorlandığımız bu anda bize duygu, düşünce ve imgeleri seslerle anlatan sanata, müziğe kulak vermekten kendini alıkoymamalı sosyete insanı.

algılar anılar düşünce ve duygulardan oluşan prototipimize yakıştırdığımız maskelerimize farkında olduğumuz aşikar fakat bunu kendimize itiraf etmekte zorlandığımız ya da aksine, yüzleşip karşılaştığımız zamanlarda çıktığına inandığım bir hiç ve bir kimseyle sizi baş başa bırakıyorum.

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

Werckmeister Harmóniák

Sen Güneş’sin. Güneş hareket etmez. Yaptığı budur. Sen de Dünya’sın. Dünya başlangıç için burada, sonra Güneş etrafında hareket eder. Şimdi de bizim gibi basit insanlar için bir açıklamamız olacak. Ölümsüzlüğü dahi anlayabileceğiz. Sizden tek isteğim; benimle sabitliğin, sessizliğin, barışın ve sonsuz boşluğun egemen olduğu uçsuzluğa adım atmanız. Hayal edin, bu sınırsız gürültülü sessizliği, her yer zifiri karanlık. Burada sadece genel devinimi yaşayacağız. İlk olarak; şahidi olduğumuz olayları önemsemeyeceğiz. Güneşin en parlak ışınları, Dünya’nın hep bu tarafını ısıtır ve aydınlatır ki az önce de tam bu tarafa döndü. Biz de parlaklığında dururuz, burada. Bu da Ay. Ay, Dünya’nın etrafında döner. Ne oluyor? Aniden Ay’ın yörüngesinin, Ay’ın yörüngesinin, Güneş’in yanan topunun üstüne girinti yaptığını görürüz. Bu girinti, karanlık gölge giderek büyür, büyür. Daha da örtüyor, daha da, yavaşça sadece Güneş’in ufak hilal parçası kalıyor, göz kamaştıran hilal. Bir sonraki esnada, bir sonraki esnada; öğleden sonra bir civarında diyelim, en dramatik oluşum meydana geliyor. O anda hava aniden soğuyor. Hissedebiliyor musunuz? Gök kararıyor, sonra her şey karanlığa batıyor. Köpekler uluyor, tavşanlar çömeliyor, geyikler telaş içinde kaçıyor, kaçıyor, dehşet içinde koşuyor. Bu akıl sır ermez tozda, kuşların bile, evet kuşların bile kafası karışıyor ve tünüyorlar. Sonra…ve sonra derin sessizlik. Her şeyin içinde hâlâ yaşam var. Tepeler çökecek mi? Cennet üzerimize mi düşecek? Dünya altımızdan açılacak mı? Bilmiyoruz. Bilmiyoruz, bize hücum eden tam tutulmayı. Ama yersizdir korkmak. Bitmedi. Güneş’in yanan kütlesinde Ay yavaşça süzülüp geçer. Ve Güneş tekrardan, Dünya’ya doğru patlar ve parıltı tekrar ulaşır. Sellere karşı Dünya’yı ısıtarak kurtarır. Derin duygu herkesin içine işler. Karanlığın ağırlığından kaçtılar.

Béla Tarr – Werckmeister Harmóniák (açılış sahnesi)

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.