Menü Kapat

Birey ve Toplum Üzerine

Aşırı toplumsallaşan insan topluma psikolojik bir tasmayla bağlanır. Aşırı toplumsallaşma insanlığın, bireye yaptığı en büyük zulümdür. Muhafazakarlar aptaldır: Bir yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken, diğer yandan da teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler.

Toplumda kelimelerle bir etki yaratmak, çoğu birey ve küçük grup için olanaksızdır. İnsanların çoğu önemli oranda uygunsuz davranışlarda bulunur. Yalan söylerler, önemsiz hırsızlıklar yaparlar, trafik kurallarını çiğnerler, işlerini asarlar, birbirlerinden nefret ederler ya da başka birini geçmek için sinsi hileler yaparlar. Aşırı toplumsallaşmış bir insan ise bunları yapamaz; ya da yapsa bile kendi içinde bir utanç ve öznefret duygusu geliştirir.

Ve bugünün toplumu da, bizi, önceki bütün toplumlardan daha toplumsallaştırmaya çalışıyor. Nasıl yiyeceğimizi, nasıl spor yapacağımızı, nasıl sevişeceğimizi, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi bile uzmanlardan öğrenir hale geldik. Çağdaş insanın eli kolu bir kurallar ve düzenlemeler ağıyla bağlanmıştır. Kaderi, kararlarını etkileyemeyeceği kadar uzak kişilerin eylemlerine bağlıdır. Bu durum teknolojik açıdan ilerlemiş toplumlarda gerekli ve kaçınılmazdır. Sistem işleyebilmek için insan davranışlarını sıkı sıkıya düzenlemek zorundadır.

Sistem insani ihtiyaçları doyurmak için varolmaz, varolamaz. Aksine, sistemin ihtiyaçlarına uymak üzere düzenlenmesi gereken insan davranışıdır. Bunun sistemi yönetiyormuş gibi gözüken ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Eğer büyük devlet babanın hayatınıza şu anda fazla karıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, siz asıl devlet, çocuklarınızın genetik yapısını düzenlemeye başladığında görün olacakları. Bizim önerdiğimiz olumlu ideal Doğa’dır. Yeni, Vahşi Doğa: Yeryüzünün, insan yönetiminden, denetiminden ve müdahalesinden bağımsız olarak canlılarıyla birlikte varlığını sürdürmesi ideali. Doğa birçok nedenden ötürü tam anlamıyla mükemmel bir teknoloji karşıtı idealdir. Doğa teknolojinin tam karşıtıdır…

Ted Kaczynski

Kitap fuarı ya da düzenin yedi ceddi

Biraz sormak istiyorum, çok sordum hep dayak yedim. Bu kez de kitap endüstrisi hakkında sormak istiyorum. Ben biliyorum ki beni haklı bulanlar bile sorularım karşılığında bir fiskeyi benden esirgemeyecek ama ben hiçbir zaman diğer yüzümü dönmeyeceğim. İnsan hayatını kendi amprizminden türettikleriyle anlamlandırıyor. Ben bu sene İstanbul’daki kitap fuarı deneyimimle bir şeyler söylemek istiyorum. Bundan tam 10  sene öncesinde başladı kitaplarla aramdaki ilişki. O zamanlar ben her zaman kitap standının dışında duran kişiydim ve hep çaldım alamadığım ne varsa çaldım. O zamanlar sadece kitap çalmakta kararlı olan romantik bir anarşist olarak kitap fuarı benim için çok önemliydi. Bir kere yakalandım. Aynı kitabı iki kere çalmadım. Sonra pdf kitaplara bulaştım bilen çok azdır ama eskiden friendfeed diye çok tatlı bir paylaşım ağı vardı insanların pdf kitap paylaştığı çok güzel bir yerdi facebook’un satın almasıyla kapandı. Üniversiteye başladım okuldan atıldım sokaklarda kitap sattım. Sonra malum etilen sosyete’ ye geldik dört yıldır buradayız. Kitaplarla bağım hiç kopmadı ama yıllarca yazar-yayınevi-kitap-para ilişkisini hiçbir zaman diğer insanlar gibi anlayamadım. Bu sene ilk defa fuarda kitap standının arkasında durdum üstelik çalıştığım yer bir banka sermayesin kurduğu yayıneviydi. Ve durduğum yerden fuarın alışveriş merkezlerinden farkı yoktu. Müthiş bir tüketim çılgınlığı vardı domates gibi  kürk mantolu madonna  satılıyordu. Bu kadar kitap nereye gidiyordu peki herkes kitap okuyorsa dışarıdaki toplum neydi. Aydınlanmacı bir insan değilim ama Sabahattin Ali yi okuyan bir insan hiç mi onun hayatını dikkate almaz diye düşünüyordum. Sorularım gittikçe çoğalıyordu kitap bir meta mıdır, ne zaman metadır ne zaman değildir, matbaada işçi kanı bulaşırsa bir kitaba cümlelerin anlamı değişir mi? İlk çalışma günümde kendimi alçalmış hissetmiştim. Kitabın bende kutsal bir yanı yoktu ama onun bu kadar ayakaltı edilmesi ve bu kadar pazara açılıp üzerinde binlerce liranın dönmesi beni rahatsız etmişti. Ve sömürü, basım dağıtım işçileri, bunca kalabalığın çöplerini temizlemeye çalışan temizlik işçileri etrafında dönen entellektüel muhabbetler. Anlamlı bir şey bulmaya çalışıyorum ama hiç bir şey elime gelmiyor. Kitap listeleri hazırlayanları 5 kitaptan fazla almaması için ikna etmeye çalışıyorum. Olmuyor ikna olmuyorlar. Çok aç gönüllüydüler. Fazla insan tanıdım, orada tesadüfi olarak bulunan yani kitap çalmak için gelen parasız insanlar da gördüm. Günlerce kendime sordum bu kadar kitabın, cümlenin olduğu yerde güzel kalabilen bir şiir bile yok mu? Yok dedim ben galiba, gerçekliğin acısı beni bırakmıyor. They Live filminde gerçekleri insanlar taktıkları gözlükle görebiliyorlardı, bizim dünyamızda ise gerçeğin görünümü devrimci bir bakış açısıyla mümkün ancak ve aklıma Ulrike’nin bu sözleri geldi.

Dünyayı, bu acımasız ayrımı izleyerek algılayan biri için, artık normal, masum, doğal olan hiçbir şey yoktur… her küçük ayrıntı ‘yanlış hayat’a dayandırıldığından , kuşkuludur… kişi, hoşuna giden, beğendiği şeyler konusunda, iki kat dikkatli olmak ve daha fazla kuşkulanmak zorundadır… adorno, sakatlanmış yaşamdan yansımalar’ında şunları yazar: artık zararsız olan hiçbir şey yoktur… çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda, bahar dalı bile yalana dönüşür; ‘ne kadar hoş’ gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur… artık güzellik ve avuntu yoktur – korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka…

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 4

S. Sultan için S.

Aracı dönüşmeli kullanırdık. Nöbetleşe. Öyle söylemişti. Aracı dönüşmeli kullanacağız canım kardeşim demişti. Nöbetleşe. Land Cruiser. Maviymiş bir zamanlar. Bu konuda çok netti Sultan. Buluşma noktalarında bizi bekleyen alıcıların da kendisi gibi davranmasını beklerdi. Mavi Toyota. Ne yaparsam yapayım vaz geçiremedim onu bu takıntısından. Zaten niye umursamıştım o kadar bilmiyorum. Paslı kaportamızın üzerinde tek bir mavi leke dahi olmamasına rağmen. Hep öyle tanımladık kendimizi. Mavi Toyota işte. Görmüyor musun?

Altı saat ben kullanırdım altı saat de o. Sınırı geçtikten sonra ilk molamızı Tikritde verir, Bağdat’a varana dek bir daha durmazdık. Güzel yerdi Tikrit. Halen öyle midir bilmiyorum. Neyi ne kadar bildiğimden de emin değilim zaten artık. Çoktan terk edilmiş bir odanın duvar diplerinde birikmiş toz zerreciklerinin stabilitesine ne kadar güvenebilirsem o kadar güvenebiliyorum onlara da. Anılarıma. Ufacık bir hava akımıyla havalanıp dört bir yana dağılan toz zerrecikleri. Uçuşurken eşsizler kabul. Hafif, zarif, büyülüler. Fakat yenilecekler de yer çekimine eninde sonunda. Bir duvar dibine çökecek, bir daha asla başladıkları noktaya dönemeyecek, kendi dizilimleriyle beraber benim gerçekliğimi de perişan edecekler. Odanın aynı oda olmasının bir önemi yoktur anlıyor musunuz? İzdüşümü yitirdikten sonra aynı düzlem üzerinde yürümeye devam etmeniz sizi kaybolmaktan kurtaramaz zira.

Keşke bu kadar kaygan olmasaydı elimde kalan sahneler. Çöl kumuna böyle bulanmış olmasaydı. Yüksek tavanlı odalarda rakı içip afyon tüttürdüğümüz mayıs gecelerinin gölgesi. Minderlere otururduk. Ardına kadar açık pencerelerden içeri dolan rüzgarın taşıdığı kızgın kum taneleri yapışırdı darbuka eşliğinde dans eden kadınların terli vücutlarına. Cız! Turunculu yeşilli dumanlar yükselirdi. Ter kokusu. Elden ele dolaşan çubuk. Parmak uçlarımdaki buzdan yangın.

Sabah ezanından sonra yola çıkar, gece boyunca üzerimize serilen tüm o büyünün etkisiyle iyiden iyiye bulanıklaşan manzaranın ortasında hedefini ıskalamış olmanın verdiği hafiflemeyle sarhoşa dönmüş piç mermiler gibi ilerlerdik. Nereye? O kısmını düşünmemem gerektiğini öğütlerdi sürekli Sultan. Motorun homurtusunu duyabiliyor, yolun sonunu göremiyorduk neticede. Gaza basıp direksiyonu tutmamız gerekiyordu sadece. Öyle de yapıyorduk. Gaza basıp direksiyonu tutuyorduk yani.

Ne kadar yorgun olursam olayım, yolcu koltuğuna geçtiğim gibi dağılıverirdi uykum. Kalın kalın cigaralıklar. Yolluk. Termos termos çay. Torpidoda captagon. Üzerine bumerang sembolü kazınmış olan hapları severdik ikimiz de. Vaadedilmiş yan etki. Mideden beyne. Sonra tekrar mideye ve tekrar beyne. Zaman zaman yanımızdan geçip giden askeri araçlar dışında tek bir canlılık belirtisine rastlamadan. Göz alabildiğine düzlük. Bir yerlerde paldır küldür devam eden savaşı ancak bir yerlerde bizi izleyen tanrıyı ciddiye aldığımız kadar ciddiye alabiliyorduk. Sarı, keskin, hastalıklı düzlük. Önce bakışlarımızı sonra da düşüncelerimizi yutardı.

Devam

MOD 049 – 20171107

etilen not:  geçenlerde yayınladığımız hakan tamar röportajında bir sürprizden bahsetmiştik ki bu yazı bunun gerçekleştiği anlamına geliyor. bundan sonra her pazartesi hakan tamar MOD yazıları ve kayıtlarıyla sizlerle olacak. seveceğinizi biliyoruz. 


MOD Salı geceleri Radyo Eksen’de yayınlanan bir program, saat 21:00-22:00 arası 60 dakika. Programda ülkede üretilen ana akımın dışındaki müziklerin yanısıra değişik türlerden değişik zaman dilimleri ve coğrafyalardan eklektik örnekler dinleyebilirsiniz.

MOD’un pekçok karşılığı var kelime olarak, bu karşılıklardan kimini programlar içinde bulmak mümkün, birden çok anlamı olan isimler koymayı seviyorum işlerime, tek anlamla kısıtlansın istemiyorum yaptığım şey. Zamansız bir şey yaparken zamanın ruhunu da yansıtmak, olan bitenin hissettirdiklerini aktarmak gibi haller var MOD’da. O sıradaki hayatımın duyup görüp yaşadıklarımın izdüşümü kendisi aynı zamanda bir nevi…

Öte yandan malumdur ki ülkenin müzik tarihi açısından oldukça önemli bir zamandan geçiyoruz ve bu süreci belgelemekle mükellefiz. Ülkede üretilen taze müziğin aktarılmasında oyun alanı tüm dünyayı kapsıyor, dolayısıyla misyonumuzun ne kadar önemli olduğu da son derece aşikar.

Günümüzün 20-30 yıl sonrasında dönüp bu zamana bakıldığında, yani ülkenin yazılacak müzik tarihinde bu harekete dahil ettiğimiz grup ve sanatçılarla karşılaşılacak, bu kuşkusuz ve yadsınamaz.

Dolayısıyla bu durum, mevzuya bakış açımı, durumu ele alış, uygulama-performansımı olması gerektiği ciddiyetli hale getiriyor. Konunun uzmanlarından biri olma rolümü layığıyla yerine getirmeye çalışmaktayım;

eduardo galeano – hikâye avcısı

Yabancı

Barcelona’nın Raval semtinde yayınlanan bir gazetedeki imzasız yazıda şöyle diyordu:
“tanrın yahudi, müziğin zenci, araban japon, pizzan italyan, gazın cezayirli, kahven brezilyalı, demokrasin yunan, rakamların arap, harflerin latin.
ben senin komşunum. sen bana yabancı mı diyorsun?”

bazı kitapları içeriğinden bağımsız sadece yazarına güvenerek okuyabilirsiniz. bizim için bu listenin başlarında eduardo galeano geliyor. kendisinin daha önce bizce kült olması gereken tepetaklak adlı eserini paylaşmıştık. şimdi elimizde hikaye avcısı kimliğine bürünmüş bir galeano var ve siz çoktan bu kitaptan taksici ve aile kavgaları adlı hikayeleri okudunuz.

bu kelimenin her anlamıyla ustalık eseri olan kitabı galeano 2015 yılında aramızdan ayrılmadan tamamlamış fakat sağlık durumu nedeniyle yayınlanması sonrasına kalmış. muhtemelen sağlık sorunları dolayısıyla ölüm teması biraz daha fazla işlenmiş ama bu umutsuzluk içeren bir durum değil aksine bütün dünyanın saçmalıklarından, tutarsızlıklarından, eşitsizliğinden bahsederek ve john berger’in “dünyanın vicdanı” isimlendirmesinin hakkını vererek umudumuzu kaybetmemiz gerektiğini vurguluyor.

sanıyorum bize sadece kitabı okumak ve mücadeleye devam etmek kalıyor. kendisinin istediklerini de paylaşmanız dileğiyle;

İstedim, İstiyorum, İsterdim

Güzellik içinde yürüyeyim.
Güzellik olsun önümde
ve arkamda güzellik
ve altımda
ve üstümde
ve etrafımdaki her şey güzellik olsun
bir güzellik yolu boyunca
ve güzellikle sona ersin.

Hikâye Avcısı
Eduardo Galeano
Türkçesi: Süleyman Doğru
Sel Yayıncılık
2017, 262 sayfa
ISBN: 978-975-570-888-1

bir yaz gecesi rüyası ve levent üzümcü

bir yaz gecesi rüyası yani orijinal adı “a midsummer night’s dream”, william shakespeare 1596’da yazmış. eserin ölümsüzlüğünü koruduğu konusunda herkes hemfikir sanıyorum, fakat modern ve fantastik yorumunun da kulağınıza hoş geleceğinin farkındayız. bahsettiğimiz yorumu ise aleksandar popovski yönetiyor ve başrollerini levent üzümcü, neslihan yeldan, sezai aydın ve arda aydın paylaşıyor. sonuç olarak ise karşımızda akrobatlar, modern müzik ve danslar ile birlikte oldukça keyifli bir oyun bulunuyor. dolayısıyla oyunu daha önce izlemiş olup olmadığınızdan bağımsız olarak fırsatınız varsa izleyiniz diyoruz. 16 kasım ankara, 21 kasım istanbul ve 29 kasım izmir gibi bir programları mevcut. detaylar için buradan devam edebilirsiniz; bir yaz gecesi rüyası

ayrıca oyun aracılığıyla levent üzümcü’ye sorularımızı iletme fırsatı bulduk ve aşağıdaki yanıtları aldık. etilen olarak biz de tiyatroyu biraz geri planda bıraktığımızın farkında olarak ülkede tiyatroyu yaşatmak için ciddi emekler sarfeden bütün güzel insanlara selam olsun diyoruz. karanlığın var olmadığı yerde buluşacağız.


kimdir?

İyi bir baba, iyi bir insan olmaya çalışıyorum hayatta. İş ile tüm doğaya ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun tüm insanlara iyi ve adil davranmaya çalışıyorum.

neden?

Aslına bakarsan bilinçli bir tercih olduğunu söyleyemem. Sadece hissettim ve istedim, hoşuma gitti çünkü. Olur ya bazen bir ses olur insanın hayatında, bunu yapayım dersin tiyatro da öyle bir şeydi benim için. Bir tane hayatım var sonuçta onu da bir şeyle kazanman gerekiyordu. İlk başlarda tiyatroya duyduğum ilginin anlamlı bir hale gelmesi yıllarla, yaşadıkça, öğrendikçe ve tecrübeyle oldu tabi. Yapa yapa keyfine vardım diyebiliriz.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.