Stendhal Syndrome

Stenhal sendromu veya hiperkültüremi hızlı kalp atışı, baş dönmesi, baygınlık, şaşırma ve hatta halüsinasyona sebep olabilen bir psikosomatik rahatsızlıktır. Bu sendrom özellikle kişinin sanat eserlerinin bolluğu veya ihtişamı ve güzelliği karşısında kendinden geçme halinde görülür.

El Dorado

“ İnka İmparatorluğu’nun, İspanya tarafından fethi ve yağmalanmasının ardından Kızılderililer ‘El Dorado’ efsanesini yarattılar. Amazon nehrinin memba kesimlerindeki bataklıklarda bulunan bir altın diyarını.” *

Peki, İspanyollar ya da diğerleri neden buna inandılar ve El Dorado’ya ulaşmak için seferler düzenlediler. Mesele Hume’un dediği kadar basit mi: “Bize nakledilen her şeye inanma yönünde çarpıcı bir eğilim gösteririz, hatta günlük deneyimle ve gözlemle karşıtlık içinde olan hayaletler, büyülü şeyler ve mucizeler konusunda bile.”

El Dorado her seferinde yer bile değiştirdi, asla ulaşılamayan yer olarak. Yeryüzünün sınırsız bir genişliği çağrıştırdığı zamanda ya da sınır denen mefhumun gözlenemeyenin dışına hesaplanabilir olarak atfedilemediği bir zamanda tıpkı yeryüzü gibi Amazon nehri de ucu bucağı olmayan bir sonsuzluk sayılabilirdi. Fetheden beyaz adamın karşısına dikilen bir efsane, bu kez nereye gideceğini tam olarak bilmese bile ve üstelik ne kadar gitmesi gerektiğini kestiremese bile bir kez yola çıkmış olmak daima El Dorado’ya yaklaşmış olmaktır. Tutkuyla istenen bir şeye yaklaşmış olmaktan ise ona ulaşmadan geri dönmekten mümkün olduğunca imtina edecektir.

Bu seferde gitmek daima dönmeyi de içinde barındırır, muzaffer olarak dönmek, çünkü sonsuz bir dünyada insan başladığı merkez noktasına saplanıp kalmıştır. Çünkü aslında muzafferliğinin bilineceği asıl yer başlangıçtır çünkü insan henüz var olduğu yerin dışına yayılımla hükmeden değildir. Hüküm sembolleriyle ve sembollerinin haberdar olunduğu yerlerde geçer akçedir. Hükmün bilinen olmakla eşanlam taşıdığı zaman, insani hükümler göstergelerle taşınır ya Tanrı’nın hükümleri? Kulağını kutsal kitaba dayayıp, orada konuştuğu söylenen Tanrı konuşmayınca yere fırlatan kızılderilinin hüküm tanımazlığı mı demeli yoksa Tanrı’nın da tıpkı tavuklar, domuzlar, kraliyet sembolleri gibi taşınabilir bir şey olduğu gerçeği mi? Tanrı henüz taşınmadı buraya iyi mi? Bütün kâinatı yaratan yüce varlıktan haberi olmadı buranın, onun buradan haberi var mıydı sahi? O bütün acziyetiyle elimize sığınmıştı, İbrahim’in elinden acziyetleri açığa çıkarılan Tanrıların yerine geçen muktedir Tanrı’nın sözü duyulmamış ve üstelik yere atılabiliyor. Gerçi Tanrı da bilmiyordu zaten buraları, Tanrı’nın habersiz kulları ya da Tanrı’dan habersiz kullar, geçelim. Ama taşıyoruz elimizde onu, bizim olmadığımız yerde bulunmaktan aciz Tanrı’yı…

Artık dünyanın sınırlı bir yer olduğu ve sonsuz olmadığı yıllarda beyazlar artık dönmemek üzere gittiler yenidünyaya, o zaman bile El Dorado henüz keşfedilmemiş olarak varlığını sürdürdü. Ancak bu kez gidenler bir hükümdara bahşetmek ya da geri dönmekten azade biçimde kendi cennetlerine koştular. Hükümsüz coğrafyaya hükümdar taşımak için değil, kendilerini taşımak ve cennetlerini inşa etmek için.

Yeni imparator Don Fernando de Guzman’ın İspanya’dan ayrılış bildirgesi ya da Kralı tahtından indiren açıklamadan her ne kadar anakaranın haberi yoksa da tıpkı taşınabilir bir Tanrı’nın varlığı gibi ancak bir hükümdarın varlığında bir hüküm söz konusu olabilir; bir yasanın varlığı, bizi hükmedenler ve hizmet edenler olarak bir arada tutan sözleşmenin varlığı.

Alışageldiğimiz yol bu bizim. Bir yasa olmak zorunda ve bizi toplum olarak bir arada tutan, yaşamımızı idame ettirmemizi mümkün kılan yasanın varlığıdır, tıpkı Tanrı gibi, o yüzden taşıyoruz onu ve asalet sembollerini de bu yüzden. Oysa yeni hükmedenimizin sesini bizden başka duyan yok, tıpkı bize hükmeden Tanrı’nın sözünü burada kimsenin duymadığı gibi. Hüküm kendisinden uzaklaşıldığı zaman gücünü yitirir ve biz en uzaktayız bu Tanrısız yerde. Taşınabilir bir Tanrı’ya sığınarak haberi olmadan eski hükümdarı tahtından indirdik. Yeni hükümdara eski usullere göre bağlılığımızı bildirdik. Bunun işe yarar bir yol olduğunu düşündük bir toplumun refahı için, yükümlülükler toplum refahını inşa ederdi. Ancak ne hükmedilecek bir zemin vardı ki suların üstünde gezinmekteydik, ne de hükmettiğimizden bir başkasının haberi vardı ve üstelik yeni kral da zar zor bulduğumuz yiyeceği tıkınırken açlıkla bekleşmekteydik. Kralın bize ne yararı var, sözleşmenin, Tanrı’nın ya da mürekkebin. Bizi bir arada tutan yasa mı yarar mı? Birbirimizin işine yaramayacaksak neden bir aradayız. Ne kolay devrilmekte tüm kutsallıklar, üstelik yıkıldıklarına olağanüstü bir şey de olmamakta.

Yasa düşmanlarımız olduğunda işe yarayabilirdi. Bizi alt edecek düşmanlarımıza karşı yükümlülüklerimizi bilerek bir arada bulunmalıydık. Ancak düşman görünmemekte ve bizi de öldürmekte. Üstelik en sessiz zamanda gelmekte düşman bu kez, haber denen şeyin tüm biçimlerine aykırı, nerede takip edeceğimizi de bilmiyoruz ama ölüyoruz ve açız.

Artık verdiğimiz sözleri tutmayabiliriz çünkü verdiğimiz sözleri tutmamız için sözün tutunduğu bir yer ve bir şey olmalı. Ayaklarımız suyun içinde, Tanrı bizden daha aciz ve tuz daha değerli. Taşımaya çalıştığımız her şey ilerlemekten alıkoyuyor bizi. Üstelik bir kral suyun üstünde gereksiz ağırlıktır sadece, toprakta oturmalı, onu taşıyabilecek bir toprağa hükmetmeli. Burada zapt edecek bir şey yok, zapt olunmayan yerde hükümdarın işi ne?  Üstelik hangi yükümlüğü verecek ki bana yerine getireyim, kafasını çevirse uzattığı kupanın suyunun nereden geldiğini görecek. Öyleyse ne önemi var yine kafasını çevirmediği bir anda sofrasını yağma etmenin?

Nereye gidiyorduk biz? El Dorado’ya elbette… “Terk edilmiş bir şehri mülk edinmek için kargıyı o şehrin kapılarına saplamak yeterli olur mu olmaz mı?

“Denize ulaşınca daha büyük bir gemi yapıp Trinidad’ı İspanyol hükümetinden almak üzere kuzeye açılacağız. Oradan, seferimize devam edip Cortez’den Meksika’yı alacağız. Ne de büyük bir hainlik olacak!

İşte o zaman, bütün Yeni İspanya elimizde olacak ve tarih yazacağız tıpkı, diğer sahne oyunları gibi.

Ben, Tanrı’nın Gazabı, kendi kızımla evlenip dünyanın göreceği en saf hanedanlığı kuracağım. Birlikte bütün kıtaya hükmedeceğiz. Ve var olacağız.Ben Tanrı’nın Gazabı’yım! Kim benimle birlikte?”*

  • Aguirre, der Zorn Gottes-1972, Werner Herzog

Denizin Altındaki Bandolar

İşte ölüm şu derin taçlı şiirdir bak
Duman adamları maskeli katanalarıyla geçiyor
Çalan bir bandonun eşliğinde
Şimdiye dek ölünmeyen kentimizin üzerinden
Hiç değilse sokaklarında-

– Sayın padişahım muhbir
Denizin altındaki bandolar da çalıyor muydu?

Parmak çocuk sorusu karşılığını da içinde taşır

– Ama şurasını unutuyorsun hep
Boğuldukları zamanki yaşlarıyladır çalgıcılar

Herhalde böyle bir şiire başlayan onu bütünler.

Ece Ayhan

Louvre Müzesi

Daha önce çok sayıda örneğini paylaştığımız çevrimiçi müze güzelliklerine Louvre da eklenmişti. Farkında olmayanlar vardır diye hatırlatalım istedik. 480 binden fazla eserin bulunduğu platformda müzenin sekiz bölümündeki koleksiyonlardan eserler yer alıyor. Daha fazla okunmanıza gerek yok;

https://collections.louvre.fr/en/

Endurance – Day Trips

Çalar saati kur.
Uykuya hazırlan.
Denize karşı esne.
Gözlerini kapat ve dinle.

Endurance – Day Trips . bandcamp

Körebe oynayan kalabalıklar

Bir şeyhin beş kaburgasını kırmışlar
Yanmış bir tarlanın orta yerinde yalnızlıkları ile övünen kadınlar ve çocuklar
Bir şiirin en güzel yerini göstererek ışık tutmuşlar.

Bir şeyhin beş kaburgasını kırmışlar

Istemeyerek de olsa
Fikrin gaspına uğrarken
Kırmızı ışıkların hışmına el açan hayat kadınlarının güzel dualarında yer bulamayanların öyküsüdür bu;
En çok da tutanamayanlarin arasında var onların sayısı
..
Avutmuyorsun kendini çoktan
Ellerine hakim olmadan dokunabilirmiydin
Cahit’e(koytak)
Feridun’a(urfa)
Ama olmaktan korkmadan
Ama yanmaktan da öte

Bir şeyhin beş kaburgasını kırmışlar

Bak kimler refakat ediyor,bizlerin karşısına dikilenlere
Bak kim,refakat ediyor ogün’e
Hrant yatarken
Bak Kim gösteriyor ayakkabının altındaki deliği,
Ama bu yanmaktan da öte
Ama bu birgün Hrant olmaktan da öte

Ve bir şeyhin beş kaburgasını kırmışlar…

Ev helbest an ji nıvîs,

Ji tere

GF