breadcrumb trail

bugüne kadar slint’i bir şekilde dinlemiş olduğunuzu düşünüyoruz. hala dinlemeyen var ise belgesele ismini veren parçalarını dinlerken okumaya devam edebilirsiniz.

özellikle spiderland albümleri ile ki kendisi ikinci ve son albümleri olur, dinlediğinizde karşınızda fazlasıyla özel ve farklı boyutta bir eser olduğunu çok fazla çaba sarfetmeden hissettiriyor. bu belgesel ile birlikte ise louisville orijinli bu albümün aslında bir tesadüf olmadığını ve grup elemanlarının farklı karakterlerinin sonuca nasıl etki ettiğini daha net görüyorsunuz.

arkadaşları, aileleri, steve albini, brian paulson, ian mackaye ve diğer müzisyenler ile başarılı bir slint yolculuğu. iyi seyirler;

the sun was setting by the time we left. we walked across the deserted lot, alone. we were tired, but we managed to smile. and the gate i said goodnight to the fortune teller. the carnival sign threw colored shadows on her face, but i could tell she was blushing.

georges bataille – madam edwarda

daha açık olalım. pierre angelique bize şöyle demeye çalıştı: hiçbir şey bilmiyoruz ve zifiri karanlıktayız. ama bizi aldatanı, üzüntümüzü, yani neşenin acıyla aynı şey olduğunu, ölümle aynı şey olduğunu bilmekten uzaklaştıranı görebiliriz hiç değilse.

“bataille’ın dehası pornografinin cinselliğe değil ölüme dair olduğunu anlamış olmasıdır,” demiş susan sontag. katılanlar ve katılmayanlar olacaktır. bizim için aykırılığı ve aşırılığı, belirli duvarları yıkmaya yardımcı olması bakımından yaşadığı çağda ve günümüzde kendisini oldukça değerli kılmaktadır. gece yarısı kitapları dizisinden çıkmasının da en uygun konumlandırma olduğunu vurgularken, gece ve tek oturuşta okumayı ihmal etmeyin ve karanlıkta madam edwarda’ya eşlik edin diyoruz.

madam edwarda
georges bataille
türkçesi: yaşar avuç
sel yayıncılık
2020, 46 sayfa

nihayetinde saksıya dikilmiş bir kaktüsün gidebileceği herhangi 1 yer yoktur

Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler.
Ve bir kaplumbağa da onlardan biridir!
  • Sen bir hiçsin!

Hiçlik mertebesinden başlamalı işe, asla tahayyül edil(e)meyecek çünkü asla yaşanıl(a)mayacak… Bir mertebe ise öyleyse erişilecek olandır da çünkü yaşamaktayızdır, başkasını bilmedik (bilmenin hangi evresinde?) … Olmamaklığımız bir başlangıçtır ve bu hep olduktan sonradır, henüz “var-olduğumuz” düzlemde, “varolduğumuz” düzleme geçtiğimizde olmamaklık başlangıçtan önceye öncelenir de ve burada hiçlik de bir mertebe değildir artık, değildir erişilecek olan, içinden gelinendir artık ve bir içte taşımak düşü-belki…

 Bu mertebeden asla başlayamayız; çünkü düşünmeden de vardım, çünkü ”küçüktüm, ufacıktım, top oynarken acıktım” , oynadım o hâlde vardım, acıktım o hâlde vardım; “aklım ermedi ellere uçtum”… Bir gün, günlerin 1inde sapanımla oynadım, bu-gün 1 gün olarak herhangi bir olmadı, kuş havalandı fırlattığım taşa çarptı, ben olsam vuramazdım biliyorum, ama ben vardım, kuş vurmak için yapılan bir sapanın kuş vurabileceği düşüncesi geçmişti aklımdan, kuşu vurabileceği değil… Virtüel ve aktüel arasında geçitler kapalı mıydı bilmiyorum, geçitlerden geçmek işime de gelmezdi, çünkü çocuk bu “omzunda otuz kuşla oturan bir yazı” ; bilirdim: nerede saklanır flânuer?

Hiçlik mertebesinden başlayamayız işe, orada olunamaz-bu gerçektir de; o bir addır yerli yersiz lâkin vardır yerli yerince… Ne? Hiç…

  • Kaplumbağanın kaçtığı

Başlangıçta da kaçmıştı, sonda da kaçmıştı; başlangıçta da aynı yerdeydi, sonda da aynı yerde… İşbu sebepten kaplumbağanın ( öyle sıradan bir kaplumbağa değil ki Başkan Roosevelt) hikâyesi hiçin hikâyesi gibidir, başlangıçta da vardır sonda da, o bir addır sadece ve henüz…

Kaplumbağanın başladığı yerde henüz hikâyemiz başlamamıştır, kaplumbağanın devam ettiği yerde ise hikâyemiz bitmiştir; öyleyse başlayan ve devam eden bizim dışımızdadır, hiçin bizim dışımızda oluşu gibi fakat bir içte taşımak düşüdür hikâyenin asıl anlamı; öyleyse düşe düşülmeli, düşünülmeli… Çünkü kaplumbağa kendisini içinde taşır, ama biz dışımızda “var” oluruz, ol sebepten düşünmeli…

Kesin olan bir şey varsa dedim (1 Descartesçi) kaplumbağa eve dönüyor son(un)da çünkü Descartesçi kendine dönüyordu artık ve kendisine dönüşü bir problemin çözümüyle ilintilidir ve bir problemin çözümünde ihmal edilebilir bir büyüklüktür kaplumbağanın aslında ne yaptığı, çözümü kolaylaştırmak adına baştan ihmal edilmiştir (çünkü dikkatli gözler dışında başlangıçta kaçırılır ve kaçırılmadığında dahi anlamı ifşa edilmemiş ve başlangıç anlamı yüklenilmemiş varlıklardan oluşu onu herhangi bir görsel öğeden fazlasına taşımaz, film boyunca kaplumbağanın ne yapacağını merak edenler: siz çok yaşayın emi!) ve problemin çözümü de insan-merkezlidir, dahası ben-merkezlidir. Vektörel olan asla ihmal edilmemelidir oysa… Burada aynı sonucu verecek olanın kısaltımı, başımıza çok işler açabilir başka bir yerde… Kaplumbağanın ne yaptığı bizim minör anlatımıza gizlenmiş meta anlatıdır, başlangıç ve nihayet ona aittir lâkin; başlangıç ve nihayet bize daimilik ona aittir: “Daimilik kelimesini de severdim.”

Hiçbir şeyin değişmez göründüğü aralıkta bir şeyler değişir ve yaşanır, o hâlde hiç, 1 şeydir, hiç addettiğimiz… Değil mi ki başlangıçta bir anlama haiz olmayan kaplumbağanın varlığı sonuçta bize bir dönüşü işaret etti, tenzih ettiklerimiz yine çok yaşasın… Ve yine de bu aralık kapanır, bu aralıkta şanslıyızdır, Lucky; yaktığımız sigara gençliğimizin önünde ve hâlâ orada yaşamaktayız yumruklarımız sıkılı, “…avukatın canı cehenneme!” ve umuma uyum sağlamayı gerektiren kuralların da, yoldan sapmalı, ilk sapakta, sapağı yaratmalı, kaçış kaçış kaçış… Varlık alanlarına, varlıktaki alanlara… Bir sigara yakmalı! Çünkü ciğerlerimiz temiz, çünkü ciğerlerimiz fiziksel büyüklük değil aşınan…

Kaplumbağanın kaçtığı küçük anlamlar dünyasıdır, kendine ait olana kaçar, kendi evini sırtında taşıyan nasıl olur da kendine ait yeri arar?

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi Nepal’de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?

Bilmiyorum sorunun cevabını ben de, içinde bilmenin gizlendiği, sadece soruyu sordum, problemi en doğru biçimde serimlemeli ki yanıtın inşası mümkün kılınsın, ötesi benim işim değil… Çünkü kaplumbağa çok düşünmüştü… “Siz gülün bakalım, ama O beni etkilemişti. Ne dediğimin farkında mısınız? O beni etkilemişti. Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler. Ve bir tosbağa da onlardan biridir! “

Kaplumbağa: içinde bilmenin taşındığı ve bilmemenin, içinde yaşamın taşındığı ve ölümün, içinde evin taşındığı ve tabutun, içinde varlığın taşındığı ve hiçliğin…

Ben hep geminin içindeydim, şanslıymışım, gemi kabuğummuş… Çünkü kabuklar… Çünkü Kabuklar…

  • Çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor…

Sona anlam atfediş geçici bir çözümdür çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor. Başlangıçta ve bitişte aynı öğe anlam-sız ve anlamlı olarak yer alabildiyse şayet bu tekil gerçekliğe ait oluşuyla ilintilidir ve tekil çözümlerde, bir(1) ampirist,  çözümler üretir ve üretmelidir de, hayatı idame ettirmeli, tekil hayatı…

Başlangıçta ve sonda beliriş, bu bekleyişe ve bekleyişin kadim anlamına işaret iken aynı zamanda (değil Bergsoncu sürede) geçici bir dönüş anlamının işaretidir de, çünkü bizi mutlu kılar, başka geçici anlamlar da mutlu kılar bizi ya, sadece onlardan biridir, beni kılan bu zamanda… “Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki” evet lâkin kollarında olmak dokunaklı bir şarkı ve dokunmaktayım, sana bir sır vereyim: korkuyorum! Yaşamın tadını çıkarabilirim, orada, korkusuzca ve kaygısız…

Lâkin evren kendi kadim gerçekliğinde devam eder; kargaların ve kaplumbağaların payları daha fazla olabilir evet, onlar Stoacılar daha…

  • Tek başınalık ve yalnızlık üzerine

Yalnızlık yoksunlukla belirir; baştan olumsuzlama…

Edilgin bir eksiltili oluş biçiminin varlık düzlemine yansıması olarak yalnızlık ki gerçi edilgin olan zaten eksiltilidir de ondan alınmış bir şey yoktur daha fakat o yoksundur, bir tamamlanmayış yahut tamamlanmamış olma eksikliğini taşımaya mahkûm… Bu yüzden bir alaycı kuş… Bu yüzden bir cırcır böceği…

Cırcır böceklerinin sıcaklık nispetinde ses frekanslarının değiştiğini bilmezdim, bir duvar yazısında okudum altına dikilip, yakıcı bir sıcaklıkta buğday tarlasında ne çok cırcır böceği var demiştim, sıcaklığı ihmâl etmiştim, hâlâ da ihmâl ediyorum, bir gün yazının altına dikilip tekrar öğrenebilirim…

Tek başınalık kendi üzerine kuruludur, tek başınalık her seferinde yeniden kurulur, tek başınalık asla renksiz ve rutin bir süreğenlik değildir, yaratımın yineleyen doğasıdır, fark ve tekrarla.

-Neye bakıyorsun?
-Hiç…

Orada tekrar ediyordum evet, sonradan ve sonsuz yineleme gibi….

Alıntılar ve Atıflar: Yaşar Miraç, Anita Sezgener, İsmet Özel, Georges Didi-Huberman, Maurice Blanchot, Rafael Bernal, Gilles Deleuze

bilgi insanı

Görüşmelerimiz sırasında don Juan tutarlı bir biçimde “bilgi insanı” sözcüklerini kullanıyor ya da bu kavrama göndermeler yapıyordu. Ama bununla ne demek istediğini hiç açıklamamıştı. Bunu ona sordum.

  “Bilgi insanı, öğrenimin zorluklarına katlanmayı göze almış bir kimsedir” diye yanıtladı. “Acele etmeden, bocalamadan, güç ve bilgi gizlerinin sökülmesi, çözülmesi yolunda gidebileceği son aşamaya varmış olan bir kişidir.”

  “Her isteyen bilgi insanı olabilir mi?”

  “Hayır, herkes olamaz.”

  “Bilgi insanı olmak için ne yapmak gerek öyleyse?”

  “Dört doğal düşmanına meydan okuyup onları yenmelidir.”

  “O dört düşmanını yenen bir kimse bilgi insanı olur mu?”

  “Evet. Anca, dört düşmanın her birini yenebilen insana bilgi insanı denir.”

  “Bu düşmanları yenen herkes bilgi insanı olur mu?”

  “Hepsini yenen herkes bilgi insanı olur.”

  “Bu düşmanlarla savaşıma geçmeden önce yapılması gereken başka şeyler yok mudur?”

  “Yoktur. Her isteyen, bilgi insanı olmayı deneyebilir ama çok azı gerçekten başarır bu işi-doğal bir şey bu. Bilgi insanı olma yolunda karşılaşılan düşmanlar gerçekten korkunç şeylerdir; çoğu insan yenik düşer onlara.”

  “Nasıl düşmanlar bunlar, don Juan?”

  Düşmanlar konusunda konuşmak istemedi.

(…)

Bir süre, ikircimli bekledi; sonra konuşmaya başladı:

“Bir insan öğrenmeye başlayınca, amaçlarının neler olduğunu kesin olarak bilmez. Başka bir niyeti vardır, amaçları belirgin değildir. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ödüller ummaktadır. Çünkü öğrenmenin zorluklarını bilmiyordur henüz.

  “Yavaş yavaş öğrenmeye başlar-önceleri azar azar, sonra da büyük parçalar halinde… Çok geçmeden düşünceleri çatışır. Öğrendiği şey, umduğu, düşlediği gibi çıkmamıştır. Bu durum, onu korkutur. Öğrenim, hiç de beklenilen gibi olmamıştır. Öğrenimin her adımı yepyeni görevler yükler insana; kişinin korkuları acımasızca birikirler, baş kaldırırlar. Bir savaş alanına döner yaşamı.

  “İşte, doğal düşmanların birincisiyle böyle karşılaşılır: Korkuyla! Yenmesi güç, hain, korkunç bir düşmandır korku. Bütün yol boyunca saklanır, ummadığın yerlerde sinsi sinsi bekler seni. Eğer, onu karşında gördüğün zaman, kaçmaya başlarsan, unut artık bilgiye falan ulaşmayı…”

  “Korkup kaçan kimseye ne olur?”

  “Bir şey olmaz. Ama öğrenemez bir daha… Korkusunu göğüslemesi, korkusuna karşın öğrenme yolunda bir adım daha ilerlemeyi göze alması gerekir. Bir adım daha, bir adım daha. Korkuyla dolmalı… Evet! Ama korksa da ilerlemeyi sürdürmeli, durmamalı. Bu işin yöntemi böyledir! Bu birinci düşmanın pes edeceği bir an gelecektir. İnsana güven duygusu gelir. Niyeti daha da güçlenir. Öğrenmeyi öyle korkutucu bir şey gibi görmez artık.

  “Bu sevinçli an gelince, birinci doğal düşmanını yendiğini çok iyi bilir insan.”

  “Hemen mi olur bu, don Juan, yoksa azar azar mı?”

  “Azar azar olur, ama korkunun kaybolması çabucak olur. Birdenbire olur.”

  “Ama yeni şeyler gelirse başına, gene korkmaz mı insan?”

  “Hayır. Korkusunu bir kez yitirmeyegörsün insan, artık bütün yaşamında korku nedir bilmez. Korkunun yerini zihin berraklığı alır-korkuyu silen bir zihin berraklığı. Artık, o kimse ne istediğini biliyordur; o isteklerini nasıl doyuracağını da biliyordur. Yeni öğrenimleri kazanmak için adımlarını nasıl atması gerektiğini sezer; her şey apaçık çıkmıştır ortaya. Artık hiçbir şey saklı değildir bu insandan.

  “Bu da ikinci düşmanın karşısına çıkarır onu: Berraklık! Ulaşılması o denli zor olan zihin berraklığı korkuyu kovar, ama kör eder insanı aynı zamanda.

  “İnsanın kendisinden kuşku duymamasına yol açar; istediği şeyi yapabileceği inancını verir ona. Çünkü o kişi artık her şeyi apaçık görebilmektedir. Berraklığın yüreklendirdiği kişi, bir türlü durmak bilmez. Ama büyük bir hata yapmaktadır. Bu işin bir eksik yanı vardır. İnsan kendini bu sözde güce bırakırsa, ikinci düşmanına boyun eğmiş sayılır. Ve öğrenme diye bir şey kalmaz. Sabırlı olması gereken yerlerde aceleci olacak ya da acele edilmesi gereken yerlerde sabırlı olmayı seçecektir. Zaman gelecek, artık yeni bir şey öğrenmek yetisini yitirecektir.”

  “Bu tür bir yenilgiye uğrayan kimseye ne olur, don Juan? Ölür mü?”

  “Hayır, ölmez. İkinci düşmanı bu insanın bilgi insanı olma çabasını kösteklemiştir; artık bu insan, bilgi insanı olmayı istemek yerine, devingen, kıvrak bir savaşçı olmayı yeğleyebilir… Ya da soytarı olmayı. Ne var ki, kendisine pek pahalıya mal olan o berraklık hiçbir vakit karanlığa ve korkuya dönüşmeyecektir. Yaşamı boyunca her şeyi açıkça görecektir; ama yeni bir şey öğrenemeyecek, öğrenme özlemi çekmeyecektir.”

  “Ama yenilmemek için yapabileceği bir şey yok mudur?”

  “Korkuyu nasıl aşmışsa yine öyle yapmalıdır; berraklığa meydan okumalıdır. Elde ettiği berraklığı, önünü daha iyi görüp yeni adımlarını ona göre atmak için kullanmalıdır. En önemlisi de, berraklığının, bir yanlışlık sonucu ortaya çıktığını düşünmelidir. Ve öyle bir an gelecektir ki bu berraklığın, gözleri önündeki bir noktadan başka bir şey olmadığını anlayacaktır. Böylece ikinci düşmanını da yenmiş olacaktır; artık hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceği bir yere ulaşacaktır. Bu, bir hata olmayacaktır. Bu, gerçek bir güç olacaktır.

  “Bu yere ulaşınca, ardından koştuğu güce sonunda kavuştuğunu bilecektir ne isterse yapar artık bu güçle. Dostu, onun buyruğundadır artık. Ne isterse yasa odur. Çevresinde ne varsa görmektedir. Ne var ki, üçüncü düşman dikiliverir karşısına: Güç!

  “Düşmanların en güçlüsüdür güç. En doğal şey, ona boyun eğmektir. Öyle ya, o kimsenin buyruğunda değil midir güç!? Buyurur; kimi sakıncaları göze ala ala kendi yasalarını kendi yapar. Çünkü buyruk ondadır.

  “Bu durumdaki birisi yaklaşmakta olan üçüncü düşmanın farkına varmaz. Bir bakmışsın, birdenbire, haberi bile olmadan yitirivermiş savaşımı. Düşmanı onu, kıyıcı, tutarsız bir insan haline getirivermiş…”

  “Gücünü yitirir mi?”

  “Hayır, berraklığını da gücünü de hiçbir vakit yitirmez.”

  “Bilgi insanından farkı nedir, öyleyse?”

  “Kendi gücüne yenilen bir kimse, onu doğru dürüst yönlendiremeden ölür gider. Yazgısının üstüne yük gibi biner gücü. Böyle birisi kendini yönetemez ve bilmez gücünü ne zaman ya da nasıl kullanması gerektiğini.”

  “Bu düşmanlardan birine yenilirsen, bu kesin bir yenilgi mi demektir?”

  “Evet, kesin bir yenilgi olur bu. Bu düşmanlardan biri insanı yenmeyegörsün, artık yapacak bir şey kalmaz.”

  “Örneğin, güce yenilen bir insan yanlışını görerek durumunu düzeltebilir mi?”

  “Düzeltemez. Bir yenilmeyegörsün, işi bitmiştir artık.”

  “Ya geçiciyse güce aldanması; ya gücü teperse zamanında?”

  “Savaşım sürüyor sayılır o halde. Hala bilgi insanı olmaya çalışıyor demektir bu. Artık hiç çabalamıyorsa, kendini koyuverirse yenilmiş olur bir kimse ancak.”

  “Ama don Juan, bir insan yıllarca korkuya yenik düşebilir ve sonunda korkusunu yenebilir.”

  “Hayır, doğru değildir bu. Korkuya kapılırsan, korkuyu yenemezsin; çünkü öğrenmekten ürküyorsundur ve öğrenmek için çaba göstermiyorsundur. Ama korkusunun içinde yıllar boyunca sürdürürse öğrenme çabasını, ola ki korkusunu yenebilir. Çünkü kendini korkuya bütünüyle bırakmamıştır.”

  “Üçüncü düşmanı nasıl yeneriz, don Juan?”

  “Ona karşı çıkarak. Bile bile… Kendimizin gibi görünen gücün, gerçekten kendimizin olmadığını kavrayarak… Bütün öğrendiklerimizi dikkatle ve inançla kullanarak, sürekli olarak sınırlarımızı zorlamayarak… Kendimizi denetleme durumunda, berraklığın ve gücün hatalardan da kötü olduğunu görebilirsek, her şeyi denetimimiz altında bulundurduğumuz bir noktaya erişebiliriz. İşte o noktada gücümüzü nasıl ve ne zaman kullanabileceğimizi biliriz. Üçüncü düşmanı böylece yenmiş oluruz.

   “Bu da insanı öğrenim yolculuğunun sonuna getirir. Bir de ne görsün! Sonuncu düşman karşına dikilmiş durmaktadır: Yaşlılık! Düşmanların en acımasızıdır bu. Hiçbir zaman bütünüyle yenemeyeceğimiz düşman… Sürekli olarak savaşıp uzak tutmaya çalışmaktan başka yapılacak bir şey yoktur.

  “İşte bu dönemde insan hiçbir şeyden korkmaz; zihni berraktır, sabırsız değildir-bütün güçleri denetimi altındadır. Ne var ki, bu dönem aynı zamanda direngen bir dinlenme arzusunun ortaya çıktığı bir dönemdir. Bir yere uzanmak, unutmak isteğine bırakırsa kendini; yorulur yorulmaz sürdürdüğü çabayı bırakırsa, son raundu kaybetmiş olur. Titrek, yaşlı bir yaratık haline sokuverir düşmanı. Çekilme arzusu, tüm berraklığını, gücünü ve bilgisini bastırır.

  “Ama insan silkinir de yorgunluğundan sıyrılır, yazgısının gerektirdiği yaşamı sürdürürse, bu son yenilmez düşmanıyla savaşımda bir an dahi olsa başarılı olursa, işte o zaman bilgi insanı olmuş demektir. Berraklığın, gücün ve bilginin egemen olduğu bu an, yeterlidir onun için.”

Don Juan’ın Öğretileri- Yaqui Kızılderililerinin Bilgi Yöntemi, Carlos Castaneda, Çeviren: Nevzat Erkmen, Söz Yayın


Not: Don Juan’ın Öğretileri kitabından alıntıdır. Metinde geçen ‘adam’ kelimesi tarafımdan ‘insan’ kelimesiyle değiştirilmiştir.

dall-e

ülke insanlarının büyük kısmı saçma sapan gündemler ve siyasetçiler peşinde vakit kaybetmeye devam ederken, dünyanın çeşitli bölgelerinde yapay zeka üzerine enteresan çalışmalar yapılmaya devam ediyor. bunlardan biri de DALL-E adı verilen yeni eğitilmiş bir sinir ağı – siz bir metin sağlıyorsunuz ve sonuç olarak kendisi bir imaj yaratıyor.

pek tabii açıklama çok bir şey ifade etmiyor ama yazının görselinde kullandığımız imajların “avokado şeklindeki bir koltuk” talebi üzerine yapay zeka tarafından saniyeler içerisinde üretildiği gerçeği mevcut.

ayrıntılar, diğer örnekler ve detaylar için ilgili sayfaya uzanabilir, bu teknolojinin yakın zamanda neleri düşünebileceğini hayal edebilir ve bir parçası olmaya çalışabilir ya da regl tartışmasına katılabilirsiniz.

DALL·E: Creating Images from Text (openai.com)

sinen adak dalları

gelmeyecek olsalar da 
düşleri var
zamanımızın sayıkladığı
zamanın ayıkladığı
ayık ve kıyak çocukları 
bu coğrafyanın  
ofların ve ohların birliği çocuklar
isteyerek bilerek
gittiler
gelirler mi dersin
dersin ne senin