Savaş Ortasındaki Bir Çocuğun Anıları

Ben sadece yazmak istiyordum. Sadece yazar olmak, yazmak ve yazmak. Savaşın içine girdim daha çocuk yaşta. Savaşa itildim mi denir buna bilmiyorum. Çünkü ülkem işgal altındaydı. Savaşmak ve yazmak vardı önümde. Sadece yazmak vicdani olarak bana ağır geliyordu bende savaşmayı seçtim. Ama kim savaşmak ister ki? Ben hiç istemezdim. Kan, gözyaşı.. parçalanan bedenleri toplamak ya da öldürmek karşındakini. Oysa tek hayalim yazmak ve yazar olmaktı. Beni savaşa ittiler bir nevi mecbur kaldım ben savaşmaya. Özgür bir ülke hayaliyle kan bulaştı elime. Gerekli miydi bu? Bazen evet diyorum bazen hayır. Ortadoğu’da savaşsız bir şey elde edilmeyeceği gerçeğine inanırken, ben sadece bu yaşananları romanlaştırabilirdim de, diyorum kendime. Bir bunalım, bir sıkıntı hali hep. Kaybolma hissinden bir türlü kurtulamıyorum. Bir kadın bana ya en altta ya en üstte olacaksın demişti bu yaşamda. Ben en altta mı olacağım? Olduğum konum arafta gibi. Hatta arafın ta kendisi. Ne bir hayvana benziyorum ne bir insana. Ne duyguları anlıyorum, hissediyorum ne onlarsız yapabiliyorum. Merhametimi bir köşeye bıraktığımda, başka bir köşede buluyorum, sahipleniyorum. Vicdanımla geldiğim yolda, vicdanımı kaybetmemek için geri dönüyorum. Buna geri dönmek denir mi bilmiyorum. Belki de yoldan çıktım. Yol beni yolcu olarak kabul etmedi. Ya da ben bir yolcu olarak bu yolda yürümeyi beceremedim. Ya ben bu yolda çok fazlaydım ya çok zayıf. Yolda kaldığımda hep kendi kendime güç olmaya çalıştım. Çok düştüm kendi elimden tutup kaldırdım kendimi. En son düştüğümde kendi elimden bile tutamadım. Kaçtım. Kendimi yerde bırakıp, kaçtım kendimden. Arkama dönüp baktığım oldu, kaçan kendimi yakalamaya çalışacak mıyım diye. Hiç ayağa kalkma takati bile yoktu yerdeki benim. O yüzden kaçan ben, bir sorunla karşılaşmadan kaçtı. Kaçt… bir sonuca varamadı. Vardı mı? Hayır. Kendiyle götürdüğü beş yılını kaybetti. Şiirlerini kaybetti, öykülerini kaybetti… en azından bir sokakta savrulsaydı şiirlerim, belki biri kaldırır okurdu. Biri okudu diye avunurdum. Ya şimdi? Aklıma düşmüyor bir mısra bile. Öldürüyor bu beni. Bu güne kadar yazarak ayakta durdum, ölmedim. Bütün savaşlardan hep yazar olma hayali ile sağ çıktım. Yaşama karşı, arkadaşlarıma karşı, düşmanıma karşı, kendime karşı hep savaştım. Ölmedim. Ama beş yılımı öldürdüm. Hiçbir yazdığım kalmadı. Yok. Sıfırdan başlamak önemli diyorlar. Zorluğunu bilmiyorlar. İçimdeki acıyı kaldıramıyorum bazen. Ne yazar olabildim ben, ne devrimci… ne yazdıklarımı koruyabildim, ne yerdeki beni.. şimdi aptalca bir rüzgar gibiyim. Ne ilerleyebiliyorum, ne durabiliyorum. Yaprakları sallıyorum ancak ama bir yaprağı dökecek güçte değilim. Hem yaprağı döksem yere, oturup ağlarım da. Gücüm bir yaprağa mı yetti benim, nasıl gücünü zararsız bir şeye karşı kullanırdım? Ben bir rüzgar da olamam belki. Ama onca fırtınaya göğüs gerdim. Dallarım kırıldı. Kendime tutundum ama düştüm en sonunda. Köklerim hala toprakta belki de. Yeşerir miyim bilmiyorum. Solup solmadığımın bile farkında değilim. Soluyor muyum ben? Yaşıyor muyum? Yaşam ve ölüm arasında kaldım belki de. Kimse ne yaşadığımı bilecek ne öldüğümü. Kimse ne yaşadığını bilecek ne öldüğünü. Kimse ne yaşamı tadacak ne ölümü. Kimse ne yaşam ne ölüm. Kim yaşam kim ölüm…

Peki Manuel Artiguez neden eve döndü?

Trajik oyunun kişileri, alegorik vatana ancak böyle, cesetler olarak girebilecekleri için ölürler.

Walter Benjamin-Alman Tiyatrosunda Trajik Oyunun Kökeni

(Filmin henüz başında Manuel Artiguez, silahlarını bırakarak Fransa’ya sığınan cumhuriyetçilerin(!) arasında görülmektedir, yitirdikleri savaşı ve yurdunu geride bırakarak… Manuel Artiguez’in silahını bırakmak istemeyip geri dönmeye çalıştığını görürüz bir an, yoldaşlarınca engellenir, akıllı olması babında…)

Yitirilmiş bir savaşı sürdürmenin anlamı nedir öyleyse? Bunun şimdilik bir önemi yok, tıpkı bu savaşın neden başlamış ve neden bitmiş olduğunun da olmadığı gibi. Bizim için önemli olan Manuel Artiguez’in neden eve(!) dönmüş olduğudur!

Düşmanları onu beklemektedir; yok etmek için. Her şey hazırlanmıştır, annesi ölüm döşeğindedir; Rahipten günahları için bağışlanmayı değil, oğluna geri dönmemesi için haber vermesini istemiştir. Haberin nasıl ulaşacağının bir önemi yok, Rahip henüz Tanrısız kulların sırlarının da kutsal bir gizlilikle korunması ve yerine getirilmesi gerektiğini bilir.

Düşmanları haber uçurur Manuel Artiguez’e: annen ölüyor. Rahip haber getirir: annen zaten öldü, seni bekliyorlar!

Manuel Artiguez, geçen yirmi yılın ardından artık eski bedensel gücünü de yitirmiştir, her ne kadar hâlâ ondan mucizeler yaratabilmesi beklense de, geçen yıllarda bunu yapabilmiş olsa da, muhbirle itişip kakışırken onu yere serememiştir. Burada duralım!

Manuel Artiguez eve dönmeye karar vermişse, her şeye rağmen burada düşmanı yere serememiş olmasının bir önemi var, tıpkı başta parantez içinde kalan gibi. Madrid’de ölünmeliydi madem savaş yitirildi. Madrid dedikse bu başka bir anlamdan gelip buraya yerleşen, ölünecek yerin Madrid olup olmadığının bir anlamı yok, bir dönüşün olduğu kadar bir kalışın/bulunuşun da adıdır Madrid. Ayakta ölünmeli komüncü kadının dediği gibi infaz anında, mademki barikatlarda yahut siperlerde savaşırken ölünmedi.

Hem ne demişti Fırat bir İspanyol İşgüzârlığı için: Kurşuna dizilenlerin ölüm nedeni, resmi kayıtlara göre ” silah patlaması” olarak kaydedilir. Resmi kayıtlar için bir ölüm bu kadar basit bir sebebe indirgense de senin de dâhil olduğun ebedi hafıza bunu unutmaz. Önemsiz mi yer kaplıyorsun orada, sen kendine ait tüm yeri kaplıyorsun!

Güç yitimi, ölümün de, anı bilinmese de yaklaşmakta olduğunu göstermiyor mu? Ya ölmesi gereken yerden uzakta ölürse, olması gereken yerden uzakta olursa bu? İnsanın ölmesi gereken yer olması gereken yer de değil midir? Olması gereken annesinin yanı başı değil midir? Onu kim taşıyabilir oraya? Düşmanları bunu yerine getirebilir ancak, kendi takati buna yetmeyecek! Hem zaten düşmanlarının onu öldürmüş olması gerekmiyor muydu? Onlardan esirgediği ölümünü de geri taşıyarak dönmeliydi oraya, onlara kendi cesedini ve arzularını taşıtmak için.

Hem güçten düşmek değiştirmez mi de insanı? Arzularının şiddeti azaldıkça onları unutmaya da başlamaz mı ve değişmez mi? O zaman Manuel Artiguez midir artık o? Hâlâ Manuel Artiguez iken dönmeli ve Manuel Artiguez olarak ölmeli, son kurşununa kadar savaşmak düşüncesiyle. Kaçıncı kurşunda ölmüşsün ne önemi var!

İki Tanrısız sofunun, anne ve oğulun beyaz örtülerle örtülmüş görüntüsünü görürüz, gözleri kapalı, devinimsiz. Zafer kazanılmıştır, yan yanadır onlar ve doğduğu kasabada… Ölüm Madrid’de* bulmuştur onu.

“…Madrid’de ölmek boşuna değildi, diyorum. Yapılabileceklerin en doğrusu, en güzeli, en anlamlısıydı belki de…”**

Dünya döndüğü müddetçe, ebediyet benim değil mi?**

  • *Oya Baydar’ın, yaşamını yitiren Türkiye sosyalist hareketinin liderlerinden Yalçın Yusufoğlu anısına yazdıklarından alıntıdır. Madrid’de Ölmek fikri de oradan tezahür etmiştir. İlgili yazı için bkz. https://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yalcin-yusufoglu-nun-ardindan-madrid-de-olmeyi-ozledigimiz-aksam,21606
  • **Ernst Bloch-Umut İlkesi
  • Frederic Rossif’in 1963 tarihli Madrid’de Ölmek adlı, İspanya İç Savaşı’na ait belgesel filmi için bkz. https://youtu.be/s-Rb0p5v5yE
  • Bir İspanyol İşgüzârlığı için Fırat Özbey’e teşekkürler…

Bir Çelik Çarka Okuyorum

Bir yumruyu seviyorum
Hepinizin gırtlağında,
Onu seviyor okşuyor
Dinleyenler yutkunuyor,

Adil değil, aç boğazlar
Bekleyen, soran açık gözler
Ne cinnet eşit dağıtılmış,
Ne de sıra gelince seçiliyor,

Hapishaneler kadar okul,
Aç kadar ekmek yok
Ne de kara bir deriyi giymeden
Ayıpsız yürümek sokaklarda,

Tecavüz nasıl ki yasaysa
Nasıl ki gasp, rüşvet yasasıysa
Aynı şekilde yasa gereği
Uzattığınız eli sırasında öpmesi

Doğurmadan olur mu,
Yeni makinelere yepyeni bir ordu
Dahası, siz bunu istediniz,
Önünüze gelenden siz de yediniz,

Siz de çürüdünüz, çürüttünüz
Yoksul aşığa güldürdünüz
Ya çukura gömülen onca ceset,
Kimin için sanki sordunuz;

Şehitler, şanlı şehitler
Hiç kanlı canlı görmedim,
Nerede bulunur bunun nesebi?
Aynı koyunun şanlı kasabı,

Sevdanız da boş, sevişmeniz de
Yollar açıkken gitmeliydiniz,
Bulduğunuz ilk açık istasyonda
Ya tuvalette ya araba arkasında,

İsteseniz alabilir miydiniz,
Cellâdın elinden yüreğinizi
O halde hayıflanmak neden?
İşte dünyanın adaleti.

Ardında ağır kapının,
Yüksek bir soru işareti,
Devrildi ve kuruldu cümleler
Budur şiirin de âdeti.

11.3.2021

Bengalfuel – Auriemma

“auriemma” bir ağıt. gerekçesi sanatçıya yakın 2 kardeşin yakın zamanda 2 ayrı kazada yaşamlarını yitirmesi. tabii ki hüzün fakat biraz da optimist bir umut fakat nasıl bakarsanız bakın sizi alıp götürecek harika bir atmosfer ve ara ara dinlenmesi gereken bir albüm karşınızda. bizi okumak yerine dinlemeyi tercih edebilirsiniz;

https://infraction.bandcamp.com/album/auriemma

im

gömün onu 
olmayacak toprağınızda
vurun onu
kanamayacak yüzünüze

kimliksiz bir dağın özü
yılmaz nar kuşunun tüyü

kalbin kalbinde divane yürü
deş doğurgan yüzü


flânuer

flânuer mutlaka zevk alır bakınmanın kendisinden.

aksini iddia edenler hazırlar meşeleri. altuni. gelecekten sesi.

flânuer ile flanöz birlikte düşünüldüğünden yabani otlar.

yangını geldiğinde kentlerde. upuzun pirinç.

algılamamız sebeplerimizden önceyse. ceee.

Oranienburger caddesindeki sinagogun o kubbesi.

bir meleğin bakışındaki şu geçmiş.

hidrolik toplum kavramındansa.

Hausmann’a geçirdiğimiz tırnaklar kerpiç.

bir nalbantın ağır bir sofradan kalkışını. ıslıklamadan.

atların ayaklarına nal çakıp durduğudur. no kayades.” (1)

Soru şudur ki bu şiirin başlığında “gezinme şiirlerini kim yazar” der Anita Sezgener. Kuşkusuz Hemingway gezinmenin şiirini yazanlardan biriydi, flânuer… Yüzeyi boyunca kat etti yeryüzünü ve beşaret ehline dair ne varsa, biriktirdi Blochyen gündüz düşlerini. 

Kitapta geçen öykülerin Hemingway’in yaşamına tekabül eden izdüşümleri; boks eldivenleri içinde artık son dövüşüne hazırlanan, savaşta bacağından yaralanmış yatağında uzanan kesinlikle Meksikalı kumarbaz olduğu kadar ihtilâlin istibdat sayesinde devam bulan sarhoşluğunu keşfeden, bir boşalma, safaride az sonra olacakların sevincini duyarken kafasının içinde infilak eden kendi intiharı- flânuer geleceği de gezintiye çıkar geçmişi avuçlarında-,  hayatta bir şeye kin duymalı muhakkak, bağdır bu. Boşalma anında gezinmek hayatta, daimi sevincin kıpırtısı.

Öyleyse nereden başlanabilir bir flânuer’ün hayatını anlatmaya? Meksika devriminde başlamış olabilirdi, başlamadı öyleyse bir Villastas gibi ölmeli, 47 kurşun gönderecek hainleri bulmak zor. Montmarte barikatlarında kurşuna dizilirken diz çökmeyi reddeden çocuğuna sarılmış kadın da olabilir: “ Bu alçaklara ayakta ölebileceğimizi gösterelim.” İhtilâl gündüz düşüdür kuşkusuz ve ayıkken yaşanır ve direnilir. O uyuşturmayan daimi sarhoşluktur.

“23 Mayıs. Saat sabahın üçü. Barikatlara, komün daha ölmedi!”. “ Dombrowski komün savaşları sırasında barikatlar üzerinde yiğitçe çarpışırken öldü.” (2) . Polonyalıydı ve soyluydu. Pére-Lachaise mezarlığında Komüncüler Duvarı’nın önünde anılıyor şimdi ve burada.

“Yaşlı Dionysios Latium ve Etrurya kıyılarını yakıp yıktıktan, Agylla tapınağını yağmalayıp Jupiter’in sırtındaki altın mantoyu alıp yerine bir yün mantoyu bıraktıktan sonra…”(3) Buradan başlamak gayet yerinde olabilir, Tanrı üşümesin, ben ihtiyacım olan payı aldım. “Bilmeden, anlamadan inananları takdir ederim.”(4)

Odaların birinde kitaplık, birinde ürkü, birinde saklanmak, birinde düşler var. Düş kurduğum odanın penceresinden henüz bahar yapraklarını açmadan süzülebiliyorum karşı tepelere, defaten tekrarlıyorum bunu, bugün bile, aynı açıdan. Kahverengi, yeşil, gri bir süzülme bu Çilâder karşımda, oraya hiç gitmedim henüz, gözlerim her evi seçebiliyor-her evde olması gerekeni, evlerin önündeki sokakta gezinen bir yabancıy(d)ım.

Flânuer bambaşka varlıklarla da gezinir kuşkusuz, yazgıyı değiştirmek için değil orada kendi payı olanı yaşamak için.  Meksika Devriminde yenilmeli kuşkusuz, Montmarte’da kurşuna dizilmeli… Çünkü zafer kazanan ihtilâl kendi ölümünü hazırlamıştır Kronştad’da. Madrid’de hangi Paco olduğunun önemi yoktur kuşkusuz. Seni affedecek bir baban da yoktur. Hayallerinle ölürsün, üstelik kimsenin haberi de olmaz bundan ve senin de haberin olmaz onların haberlerinin olmayışından.

Bu kitaba dair hakkını verecek bir şeyler yazabilmeyi, zihnimde uçuşanları yazıya dökebilmeyi çok isterdim lâkin bir sağanağı kaydetmek epey zor ve bunu sanırım satır satır yapabilirim çoğu zaman. İyisi mi fragmanlara dökmeli bunu, belki bir gün.  Ne kısa sürdü diyorum eşsiz gezinti, ne kadar kısa ve öyle yoğun. Bir gün bunu yapacağım, derken vazgeçtim şu an, bir gün tekrar okuyacağım, başka bir gün tekrar.

Panço Villa’yı ben uydurmadım bu kez Meksikalı söyledi çünkü Villastas’dı kuşkusuz, aslında başta ben uydurmuştum ama Hemingway zaten oradan geçecekti, geçmeliydi ve geçtiğine de şaşırmadım. Kitabı okurken kukuraçayı nereden hatırlıyorum ben diye düşünürken sonradan anımsadım, Meksika devriminde Panço Villa için söylendiğini. Hasta yatağında Mr. Frazer olan Hemingway ihtilâli ve sarhoşluğu, giden Meksikalıları ve giderken götürecekleri kukuraçayı düşünürken aklında Panço Villa yok mudur? Değil mi ki o da düşleri yarım kalmış bir çocuğudur ezelden beri deveran eden Meksika devriminin?

(1) Anita Sezgener, tikkun olam-walter benjamin şiirleri, Nod Yayınları, 2017

(2) Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, 1975

(3) Antikçağ’da Korsanlık- J.-M.Sestier, Doğubatı Yayınları,2017

(4) Ernest Hemingway, 50000 Dolar, Varlık Yayınları,1977

Görsel: Gycklarnas afton (1953)-Ingmar Bergman