Menü Kapat

MOD 079 – 20180605

Tedirgin bekleyiş sürecinde umudu beslemek gerekiyor. Birbirini tetikleyen olumsuz dış dinamikler etkisindeki insanın iç dinamikleriyle bir denge tutturması kolay değil. Reçeteyi bulmak bir yana bulduktan sonra uygulamak bile mümkün ya da yeterli olmayabiliyor. Gidip gelen genel Haziran 2018 İstanbul ruh haliyle olduğu kadar pırıl zamanlara bir bakış gibi MOD 079, programda sadece ülkeden isimler var.

İlk Skata EP’sinden kayıtlarla başlıyor yayın, Kutay Soyocak’ın ilk solo teklisi ilk kez FM bandında bir radyo programında, adı “Hiçbir Şey”, 2018 çıkışlı kayıtlarla Sami Baha, Pisznik, Barış Şenyuva, Nova Norda ve Islandman konuklarımızdan. Ayrıca Elz and The Cult, Büyük Ev Ablukada ve içimizin dertlerinden Ezhel bu haftaki programda.

01. Skata – T33
02. Skata – Børek
03. Islandman – Future Days (Et Kin Remix)
04. Barış Şenyuva – Escape Route
05. VeYasin – Hesab ı Carim
06. Nova Norda – Boşver! (feat. Canozan)
07. Sami Baha – Nah
08. Pisznik – You Callin’ It
09. ELZ AND THE CULT – I Did This to Myself
10. Kutay Soyocak – Hiçbir Şey
11. Büyük Ev Ablukada – Hepsine Ne Fena
12. Ezhel – Benim Derdim
13. Sami Baha – Cash Rain

Daniel Cantrell

Çalışma sürecin ve yaptıklarına ilişkin bizleri biraz aydınlatabilir misin?

Çizgi roman yapıyorum, çizimler ve foto-manipülasyonlar. Yaptığım işin niteliği, harcadığım zamana ve moduma göre değişiyor. Çoğu zaman çizimi ve tüm yüzeyi renklendiriyorum. Bazen de yüzeye farklı bir sayfadan kopardığım kağıt parçalarını yapıştırarak katmanlar yaratıyorum veya daha çok fotoğraf işlerimde olduğu gibi farklı bir çizimden kestiğim parçalarla montajlıyorum. Bu çok katmanlı dokular şans eseri keşfettiğim bir teknik ama oldukça hoşuma gidiyor: kaba ve çirkin. Sonra geriye tarama ve belki biraz da temizleme işlemi kalıyor.

Şu an neler üzerinde çalışıyorsun?

Özel bir şey yok. Sadece çizmeyi ve birşeyler yapmayı seviyorum. En son Witchcraft Hardware için bir t-shirt ve skateboard tasarladım, gayet memnunum.

Bu karakterler nerden ilham alıyor?

Heavy metal albüm kapakları ve GG Allin’ın dövmelerinden.

Bizlere biraz fanzin kültürü ve senin nasıl bulaştığından bahsedebilir misin?

Fanzin yapmaya Hiromi Nakajima ile Good vs Evil temasına yönelik ortak çizimler yaparak başladım. Başlık hoşuma gitti ve diğer sanatçıları da bu konsepte katılmalarını ve fanzin olarak yayınlamayı teklif ettim. Bu noktadan sonra diğer sanatçıları ve yayıncıları tanımaya başladım. Fanzinleri ne kadar kaba ve çiğ olurlarsa o kadar çok seviyorum.

Çalışmalarını hangi seviyede görmek istersin?

Sanırım Le Dernier Cri işlerimden oluşan özel bir kitap yayınlayacak ayrıca 3D kitapları için de bir kapak. Onların yaptığı herşeyi seviyorum, teklifleri benim için gurur verici. Ayrıca son zamanlarda Star Wars kartları yaptım ki gayet güzeller.

Çocukken hangi çizgi romanları okurdun?

Asterix, Viz magazine, 2000AD, Beano and Dandy.

Çalışmalarına yönelik ne tip reaksiyonlar alıyorsun?

Sanırım ufak da olsa bir kısım insanın hoşuna gidiyor. Çoğunluk, büyük olasılık boktan olduğunu düşünüyorlar.

jim morrison ve neden yağ güzeldir

jim morrison ve howard smith’in 1969 yılında yaptığı röportajın ses kaydı ve üzerine harika bir animasyon. sizin için metni de çevirdik. afiyet olsun.

aç mısın?

neden soruyorsun?

yani, belki biraz sandviç ya da bir şeyler sipariş verebiliriz. “chicken delight” ya da başka bir şey. aç değil misin? nasılsın: aç mısın? öğle yemeği zamanı. bu sabah kahvaltı yaptın mı?

evet.

demek yaptın. ne yedin?

buradaki çikolatalı kek ve çay gibi ufak şeyler.

sadece bu kadar mı?

tek istediğim bu.

daha çok yemelisin, howard.

çok fazla kilo almışsın. sen çok mu yiyorsun?

yani… bunun beni gerçekten rahatsız eden bir şey olduğunu biliyorsun. şişman olmanın nesi yanlış? bunu bilmek istiyorum. neden böyle…

bunun yanlış bir şey olduğunu söylemedim.

şişman olmak neden bu kadar zahmetli? hmm… yağ ile ilgili yanlış bir şey göremiyorum. bilirsin? demek istediğim, 83 kilo olduğumu hatırlıyorum. ben aynı boydayım. o zaman da aynı boydaydım ve 83 kilo ağırlığındaydım ve üniversiteye gidiyordum. ve yemekhaneden yemek kartı aldım. ve yemekhane yemekleri ağırlıklı olarak nişastaya dayanmaktadır. ucuz yemek olduğunu biliyorsun, değil mi?

ve bu yüzden ne olduğunu bilmiyorum, ama sırasıyla… bilmiyorum, sadece öyle hissettim ki… eğer öğününü kaçırdıysan, bilirsin… şimdi hatırladım ki: “eh, iğreniyordum, değil mi? ”eğer bir yemeği özlediysem onu gömerim. her sabah kahvaltı yapmak için saat 6: 30’da kalkarım tamam mı? yumurta ve irmik ve sosis ve tost ve süt. sonra birkaç derse giderim. ve ben orada öğle yemeğine geçerim.

patates püresi. arada sırada bir şeylerin içine ufak bir parça et koyarlardı, bilirsin? sonra birkaç derse daha giderim. sonra akşam yemeğine geçerdim ve orada daha fazla patates püresi olurdu.

ve yaklaşık üç ay sonra 83 kilo oldum. ve biliyor musun? çok iyi hissettim. bir tank gibi hissettim, biliyorsun. büyük bir memeli gibi hissettim. büyük bir yaratık. koridorlardan geçerken ya da çimlerden geçerken, herkesi yolumdan çekebileceğimi hissediyorum. ben sağlamdım dostum. zayıf ve inandırıcı olmak korkunç, çünkü bilirsin, kuvvetli bir rüzgâr ya da bir şey tarafından devirilirsiniz. yağ güzeldir.

şu an kaç kilosun?

bilmiyorum. 68 kilo civarı olsam gerek. bilek güreşi mi yapmak istiyorsun howard? hazır mısın? formda mısın?

tamam. hazırım.

jim morrison: biliyorsun röportaj bitti.

çeviri/yorum: etilen

Yalnız olana öğütler

Yalnız olan yalnızca yalnızlığını
Bilmesi yetmez
Bilmeli ki yalnız olan yalnızdır
Kendine iyi bakmalı ki hasta olmamalı
Onun bir yerlerden gelecek
Parası yoktur
Geç kalmamalı işine
Mobbing ve yorgunluk
Değecek tenine
Ama yalnız olan
Sadece kendine yalnız değil
Tüm dünyadan sıyırmıştır kendini
Ama bunlardan yakınmamalı kimseye
Yalnız olan yalnızdır kendi bedeninde
Çok gece sarhoş olacaksa da
Bulmalı evin yolunu
Bilmeli ki yalnızlık geçecek bir hastalık değildir
Bir tavırdır bazen
Ya da bir kader
Yalnız olan kaptırmamalı hiç bir şeye
Hiç kimseye
Kendi en büyük hazinesidir
En büyük çöplüğü
Yalnızlık onun en büyük vasfıdır
Hep hayal kurmalı
Yoksa ölecektir
Yine de hayalllerin hayal olduğunu bilmeli
Yalnız olan özgürlüğünün sınırlarını bilmeli
Yalnız olan yazmalı
Ama bunlardan bir beklentisi olmamalı
Yalnız olan
Unutmamalı kendini
Ne kadar yakın görünse de
Başka bir hayat
Ama yalnız olan yalnızdır
Herkesten  özgürdür görünse bile
Hapishanesi kendisidir
Sınırlarını kendi belirlediği

Jung’un kapıyı açmayışı

“Bundan böyle bütünüyle yalnızım. Artık size ‘Dinleyin!’ ya da ‘yapmalısınız’ ya da ‘yapabilirdiniz’ diyemem. Şimdi artık yalnızca kendimle konuşuyorum. Artık hiç kimse benim için daha fazla bir şey yapamaz, en ufak bir şey bile. Artık sana karşı bir ödevim yok ve senin de bana karşı bir ödevin yok çünkü artık gözden yitiyorum ve sen de benim gözümde yitiyorsun. Artık isteklerim yok ve senden de bir isteğim yok. Artık seninle savaşmıyor ve uzlaşmıyorum ve seninle arama sessizliği koyuyorum.” C.G.Jung

Bilemedim bu dünyanın işini. Cahiliyim sapın samanın. Yemişim, içmişim, yan gelip insanın ahvaline isim biçmişim sırf içim tam olsun diye. Bir hesaba girdim tutarsa tutar, tutmazsa benden değil diye. Durup günler gecelerce bir mucize aramışım, Hak’la alıp satmışım. Gördüm, değil ki görmedim, kaç kez gördüm, bildim, inandım ama tutup cebime koydum. Kirlendi sonra gene ellerim, unuttum gördüğümü, güya ayan beyana kandım yine, ekmeği, suyu, uykuyu, övüncü. Ağladım, güldüm, korktum, kahrettim, sövdüm, sevdim; ama her boşa düştüğünde adımlarım, taşın üzerine taş oturtamadığımda yani, gene o zaman, ama yine unutmak üzere anladım, can hesabından hiç vazgeçmemişim. Geldi çattı işte, kalmadı bir yolu, nasıl yaşayacağım bu dünyayı şimdi? Ölüp gidince mi bulacağım o uzak yurdumu? Hak, kalmamış ayıbım utancım gerçi ama bir şey ayıptır artık, utanırım; senden sana yolu nasıl isteyeyim?

“Susadığımda kaynak bana gelmezse ben kaynağa gidiyorum. Acıktığımda ekmek bana gelmezse ben ekmeğimi arıyorum ve bulduğum yerde alıyorum onu. Yardım etmiyorum ve yardıma gerek duymuyorum. Herhangi bir anda bir zorunlulukla karşılaştığımda yakında bir yardım eden var mı diye bakmıyorum ve zorunluluğu kabul ediyorum, eğilip bükülüyorum, kıvranıyorum ve savaşıyorum. Gülüyorum, ağlıyorum, küfrediyorum ama çevreye bakınmıyorum.” C.G.Jung

Bir ayağının bileğine bağlansam boynumun zincirinden, ne tozu toprağı varsa yollarının bir bir dilimle toplasam yutsam. Bir uçurumun kıyısına gelsen konaklasan; sorsan sonra tamam mı, devam mı. ‘Takdir senindir’ desem, sırf bunu diyebilmek için yaşamış olsam bunca günü geceyi ömrü: Takdir senindir Doğam.

Devam

Akşam Biraz Fazla Kaçırmışım, Ne Serüvendi Ama!

Bir yazarın, başka bütün koşullar aynı kalmak şartıyla, bir tiyatrocudan, özellikle de bir sinemacıdan daha şanslı bir konumda olduğu zannedilebilir: Onun -satamasa, hatta yayınlayamasa bile- yazmasını engelleyecek bir güç pek yoktur; oysa bu ikinciler, kültür endüstrisinin talepleri karşısında çok daha kırılgandırlar ve bu taleplere cevap vermedikçe bir oyun sahnelemeyi, bir film çekmeyi, bazı avangard oluşumlar dışında pek ummak şansları bile yoktur. Çok kolay yapılabilecek böyle bir gözlem yine de, özellikle Türkiye’nin kültür-sanat yaşamında hüküm süren bir paradoksu açıklamaya yetmiyor: Öyleyse neden Türkiye’de bütün bu alanlar aynı ölçüde kötü ve yoksul? Neden sinema ve tiyatro gittikçe yozlaşan ve sıradanlaşan bir edebiyatın soluk gölgesi olarak faaliyet gösterirken (Ağır Roman ve benzerleri), edebiyat da sinema ve Beyoğlu (Türkiye’nin vitrini…) nostaljisini ancak istisnai hallerde aşabileceği bir ortamda? Bu yargıyı ağır bulacaklara ve bir dizi olumlu örnek sıralamaya girişeceklere de rahatlıkla bunların yalnızca ‘istisna’ olmalarının bile durumun ne kadar kötü olduğunu gösterdiği cevabı verilebilir.

Jean-François Lyotard’ın ünlü ‘yayıncı paradoksu’nun en geçerli olduğu ülkelerden birinde yaşadığımız anlaşılıyor: Kendini, bana gerçekten ünlü olup da basılmamış herhangi bir eser gösterebilir misiniz? diye savunan yayınevi sahibinin durumunda olduğu gibi… Bugün ‘kültür yayıncılığı’ denen alanda işler Batıdakinden daha iyi değildir -her iki anlamda: ‘Korsan kitap’ ve ‘bandrol’ tartışmalarının, kitap okunmuyor yakınmalarının ortamında ve aynı zamanda, ‘yayın-dağıtım’ piyasasında ciddi ‘tekelleşme’ eğilimlerinin ortaya çıktığı koşullarda… Ülkenin önde gelen yazarları, Murathan Mungan, Ahmet Altan, Latife Tekin, Orhan Pamuk birdenbire ‘kitap okunmuyor’ yakınmasından ‘yayıncılık’ sorunlarını, ‘korsan kitap ve telif hakkı’ sorunlarını tartışmaya geçtiklerinde ne düşünmemiz gerekir? Artık herkes farkedebiliyor ki, Batıdaki ‘trend’ler, Türkiye gibi ‘dirençsiz’ bir ülkede ufaktan ufaktan belirdikleri anda Batıdakinden çok daha berbat koşullar yaratabilirler. Son aylarda korsan yayıncılık ve bandrol üzerine her şey konuşuldu, ama kitap dolaşımını formel ekonomi sınırlarının dışına çıkaran dağıtım sorunlarına değinen çıkmadı.

Türkiye kültürel yaşamına hâkim olan ‘yarım-kültürlülüğün’ bir ‘ekonomi-politiği’ var. Bu ekonomi-politiğin ‘ekonomi’ yönü yalnızca dağıtım firmalarını değil, TÜYAP ve benzeri firmalar tarafından düzenlenen kitap fuarlarını, üç yüzü aşkın ‘edebiyat ödülü’nü, ‘kültür yaşamına katkı’ babında -çeşitli banka yayınlarında olduğu gibi- ‘vergiden düşme’ meselelerini hallediveren finans oluşumlarını içeriyor. Tabii ki ‘küçük yayıncılar’ın hallerinin ne kadar zor olduğunu bütün bu kültür endüstrisi sacayağı içinde algılamamak olanaksız.

Kültürün ‘politikası’ ise hiç de daha iç açıcı değil. Gördükleri devlet desteği ile, basın tekellerinin kitap yayıncılığına, hatta satıcılığına (ve kuşkusuz dağıtımcılığına) kısacası her alana el attıklarından bahsetmekle yetinmemek gerekir. Birkaç yıl içinde romanı, öykü ya da şiir kitabı yayınlanmamış tek bir köşe yazarının kalmayacağı anlaşılıyor. Öte taraftan birazcık ün kazanmış bütün yazarlara büyük basında ‘köşe’ açmayan gazete de pek kalmayacak gibi. Büyük şehirlerin bütün hatırı sayılır kitapçılarında birer ‘çok satanlar’ köşesi bulunuyor artık. Yerini ‘aydın pazarlamasına’ terkeden Aydınlanmacılık (ve yan anlamlarıyla ‘ilericilik’, ‘Kemalizm’ vesaire) adına büyük basında köşe edinen ‘yaşlılar’ -Fethi Naci, Doğan Hızlan ve benzerleri- bizi hangi kitabın okunmaya ‘değer’ olduğu konusunda aydınlatıp duruyorlar. Sonuç, kısaca söylemek gerekirse, bir ‘genel kültürsüzlük’ teröründen ibarettir.

Ahmet Oktay, geçenlerdeki bir köşe yazısında aydınlarımızı ‘bandrol’ meselelerinden çok ‘yazarların karşılaştığı’ gerçek meselelerle uğraşmaya çağırıyordu haklı olarak. Metin Solmaz’ın yine geçenlerde Radikal-2 de yayımlanan ve yarı-gerçekçi bir okur profili’ çizen alaycı yazısı da işin öteki yönünü -edebî-kültürel kısırlığın dolaylı sonuçlarını- gözler önüne seriyordu. Her durumda, böyle bir kötümser portre karşısında sağlam tutulması gereken bir odağa, ‘yazara’ bakmak ve önem vermek tek çare gibi geliyor…

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.