Menü Kapat

La Guerre, 751

Je suis un hippopotame. Hipopotamım. Yüzümde 36°-42° güney boylam ve 26°-45° batı enlemlerine karşılık gelen edepsiz DİŞ esinliyor tüm bunları.

Bu dişin bütünde sanrılı sağlamlığına koşut, parçadaki çürümüşlüğü içinde.

(soluk soluğa) ..İçindee, inşası süren kahverengi kovuğuna sığıntı, bir tabur ateş karıncasınca sürülen bu sefih yaşantı, onulmaz bir gülünçlüğe gömülü o ayyaş mesihin kusmuğunda sonlandığı vakit başladı tam da her şey. Kırkıncı Gün Dönümü dolayısıyla konuşuyorken bu sonlanışın ardından Pachycondyla Verenae, ben de, bu; bir albatros anlığının, emir almaz kesinliğinde bulunan devasa çukurda tertip edilen eşsiz anmayı izliyorum. Muharrem’in kazağındaki irili ufaklı örgü kuyularının arkasındayım. Saç yağıyordu o gece. At binen dilencinin sırtındaki buhurlukta hapisiz. Kaynıyoruz.

Rüyasını anlatıyor Muharrem, ellerimizde telsizler: Tablodan içeriye koşuyorum; bir yanda çukurda yıllardır dinelenler, karanlığı bir bohçayla sırtlanmış gelen Thelas’ın yaptığı, ateş karıncalarına ve onların yersiz çalışkanlıklarıyla bulundukları alem dahilinde neden oldukları etik açmazlara ilişkin alaycı güzellemeleri, sık sık yarı alkışlar yarı yuhalar nitelikte uğultularla bölüp bohçadaki hınzır karanlığa tez canlılığı öğütlüyorken, diğer yanda Zanlı’nın destekçileri arkaya, çukurda bulunan biricik ispermeçet balinası yuvasına kurulmuş, Bakkhalar’ı kıskandıracak türde bir tartımlılıkla durmamacasına şaraba bulanıp, uzun öksürük ve küfürleşmeler ile emsali görülmemiş bu maskaralığa, iniltiye kaçan naralar savurarak eşlik ediyorlar ve ediyorlardı. İkimize özgü olduğuna inandığımız tellerin üzerindeyiz..

Zaman sonra, Muharrem elindeki telsizi Thelas’a veriyor ve gökte bir yıldız yer değiştiriyor eş zamanlı. Yıldız burada ve Yıldız orada. Yıldızların U çizdiği çukurlarda mahva mahkumiyet. Görüyorum ve Görmüyoruz. Donuyoruz.
Tüm bu yad etme tam bir saçmalık. İşte kuşluk vaktini aklınaesmişlikle dizginleyen güdük sis ve ona peşi sıra eşlik eden dolu dolu hiç.

”Portakal bahçeleri mi sandınız burayı, defolun!” diyor Muharrem.
Tablodan dışarıya düşüyorum. Kâbuslarım, yarım kalan arınmalar.
Ben yokken iyiden iyiye ıslak tahta kokusu tüm apartömana yayılmış. Kapım sanki Atlas üzerine inşa edilmiş bir baraj kapağı. Ben yokken komşularım yine ilenmiş yeterince. (kör olasıca diye seslerler beni hep) Öyle ki kapıyı açacak olsam bunca ilenç ardından, ölmüş olan anne-babam dahil tüm soy ağacım ilelebet âmâ gezer..

Ve Zanlı telsizin sesini -dördüncü ve son kez- açar (cızırtılı): Vahyediyorum; biraz kuruyemiş al gelirken!

Toplumsuz Gerçekçiliğe Düşüş – ‘Uçurum vardır’

Hamza Celaleddin’e

Reddedilen bu dünya, bu gerçeklik değil, gerçeğe adres atfeden, onu orada veya burada varsayıp bu varsayımlar üzeri eyleyen anlayışlar olsun. Red bile değil, bir ince ünlem, bir nefeslik duraksama, bir anlık iç kararması. Maksat şüpheyi savmaksa zaten nasıl, kime sorarım işin aslını? Yargının perdesi kalındır, ve katmanlı, bir kez girince içine, ki yoktur yargıya düşmeyen, rengine, kumaşına aldanıp da sarılıp sarmalanmadan geçip gidebilmektir herhalde mesele. “Kişi hükmünde mahkumdur.” Babama göre Arabi’nindir söz, ben bulamadım.

Ceza, cezası çekilen fiilin bir tutkuya dönüşmesini ister gibi. Böylece bu bir ceza olmaktan çıkar, bir bedele dönüşür. O halde suç, sahiplenilemediği ölçüde suçtur.

Orman çağırıyor. Yalandı. Hiçbir şey duymadım. Bir çağıran yok.

Naim, “Eylem, eylem” diyor. Savaşçı, yürekli. Üniforması üzerinde. Elinde radyosu. Çoğu sefer kurtaran, sonsuz düşüşün kuyusundan çekip çıkaran gene bir dış sestir. Radyosu elinde, kaşlar çatılı. Yüzünde heykelleri çıldırtacak sabit ifade: Cesaret! Bulmuş aradığını. Bu kuşkusuzluk, bu çelik irade, bu tutunum bundan. Kendindedir o. Bir gerçek. Bir ilke. Bir mesnet. Bir çağrı. Çarptı. Soğuk yemeliyim.

Tesadüfleri bıraktın. Gündüzden bu yana, ilk gözünü açtığın gibi ne yaptın? O suçu taşıyorsun üzerinde, eğilip bükülüp ağırlığı altında zoraki, güçbela, sürükleyerek gerçeğini bu suçun altında. Yazık kendine duyduğun hakarete! Kendine tutunmakla yaptığın her işe yazık! Bırakmıyorsun aksın. Bırakmıyorsun duyduğun, duyduğun yerde kalsın. Utanıyorsun kendinden, hala. Dinliyorsun, etkin, kan ter. Dinle(n)meye bırakmış değilsin. Bırak büyüsün, bırak olgunlaşsın, derinleşsin, yalınlaşsın, dolsun, taşsın, sönsün, tütsün, patlasın. Bırak ama. Uçurumdur zaten. Tutamazsın.

Gündüz. Gün ışığı. Pek de uzak olmayan bir anı aklımda. Mardin. Yürüyüşüm ona. Düşünmüyordu belki hiç. Yol, yeteri kadar dolduruyordu duyuları. Ne fiziki, ne aşki, hayır, ya fiziki ya aşki bir uyarım topyekun. Düşünce sızamadıktan sonra, çok da fark etmezdi. Yürüyüş. Uzun. Gündüz. Bir iyiyi unutmuş çoktan. Boşluğunu. Varlıkla sarmalanmış, varlığın farazi bir yoklayıcısı olarak farazi, kurgusal, hayali. Hiç!

Hiç. Eylemin durayazması. Beden uyuştuğunda, ya da ağır ağır, uykuya durulduğunda, ya da bir güneş, bir güzel sarhoşluğu karşısındaki o dimağ düğümlenmesinde kendini duyuran derin gerçek. Bütün felaketler evden dışarı adımını atmanla başlar, diyordu filozof. Eylem, geçmişle gelecek arasından geçen öylelik nehrine döker kumunu, varlığının şartıdır bu işgal, bu tecavüz. Oysa gene, bir biçimiyle nehre direnen taşlar, kayalar, bu dirençleriyle birer parçası, belki birer cümle başıdır akışın müziğinde.

Devam

MOD 063 – 20180213

Radyo Eksen maceramızın son halkasında, MOD programında bu hafta, ağırlıklı olarak enstrümental kayıtlar göze çarpıyor.

İstanbul’dan Islandman grubuna ait son kayıt “Lamani” ve grubun yaptığı taze bir remix, yeni toplama albümlerindeki haliyle bir Hayvanlar Alemi klasiği “Ineffable Dresscode”, yine İstanbul’lu üstüne taze albümlü Flower Room’dan “Perception” ve Gaye Su Akyol’un “Cehennem Meyhanesi”nin bir editi, duyacaklarınızdan…

Almanya’dan başlayan yolculukta son durak Fransa. Serge Gainsbourg sizi uğurlayacak.

Sevgiler

Sahisi, En Sahisi

Durup bekledi orada. Elindekini sıkıp, oturduğu yerin tam karşısındaki duvara, aşağıya dikti gözlerini. Hiç ayırmadı. Yummadı da. Bakamazdı insan. Kesintisiz bakamazdı o ‘bakma ‘ya. Duvar delinirdi, harç dökülür, tuğla patlar ve kahır yağardı üstüne insanın. Öyle de olmuştu. Sağında bir köşede yer tutmuştuk. Dik değil bükülü durduk. Patlayan tuğlanın içindeki suretlerin utanmaz oylumu dik durmaya engeldi.

Gidilmez miydi oradan?

Gidilmezdi. Niye gidilsin?…hiç becerilemedi bu. Ceset, safra dolu savaş meydanları terkedilemedi hiç. Doğa kusursuz denge(!) sunardı beri yanda. Tercih eden ayağını silkeleyip giderdi o yana.

Yok, gidilemedi.

Yoktu içerde o maya.

Pislik sevilmez. Pislik gibi hissetmek…

cenazede baş eğiktir. Ölünün canlı kalan parçalarının gözüne durulmaz. Durulamaz. Bulanır yürek.  Katil olmanın kıyısı ayak izi doludur.  Ama inleme acıtır.  Kim inlese.

 

Gider kimisi. Gelmez bile. Suni çimenlerde böcek yaşamaz. Kurtçuk yuvalanmaz. Kulağa kaçan ve kırkayak yalancı toprakta dolanmaz. Karınca delmez o toprağı. Düzen dışı ot bitmez.

Tür çeşitlenmez. Renk çoğalmaz. Kurgu bozulmaz. Aynı çimensi görünür orada.

Yaşamaz. Yaşar gibidir sade. Üstünde aynısı gezer. Aynısıdır o iki ayaklı. ‘Çimensi’.

Dipte kurtçuğu istemez. Devamı olan sahici çimeni feda eder buna. Güneş, sahte rayihalar, renkler bulunur. Orada gözler buluşabilir. Her renk. Her cinsiyette. Badem, çipil, iri, çekik, kısık ve patlak gözler. Uzun takma ve kısa kirpikli gözler. Tümü.

 

Çimensi üzerinde gezenin gözlerinin arkası yoktur. Bir karar bu. Bir tercih. Bulantıya ve bok kokusuna karşı alınmış sert, geri dönüşsüz bir tedbir. Göz arkası dolu olunca, göz göze duramaz.  Arkası dolu olan gözün yapacakları belirsizdir. Kirli mavi boyalı, ecza kokulu bir koridorda, oturulan ağaç koltuğun tam karşısındaki duvarı delebilir. O zaman o belalı savaş meydanında kim duruyorsa, üstüne sıçrar duvardan. Ne varsa görünür. Ne varsa gözün deldiği duvardan öbürlerine yansır. Cenazelerdeki gibidir baş. Ama hep eğili değil, bir inip bir kalkmalı;  durup durup bakmalıdır. Mavi ecza kokulu koridorun altında beton; altında… altında … daha altında…kurtçuklar, ve karınca tünelleri vardır. Ve bulduğu her delikten fırlamaya hazır ot türevleri. En hakikisinden. 

Devam

ronit baranga

ısmarlama ve fabrikasyon tanıtım yazılarının vazgeçilmez klişesidir. x’in sıradışı eserleri, y’nin en sıradışı eseri ya da en sıradışı 10 eser. kelimeyi kullanmak zorunda kalmak bizi üzüyor ama gördüğünüz zaman kendi teriminizi yaratmadıysanız kullanabilirsiniz. heykellerin yaratıcısı ronit baranga, doğma büyüme israil topraklarında. yaşam ve gündelik hayat arasındaki çizgide figuratif heykeller yaratıyor. buyrun kendiniz tanıyın;

ronit baranga

KING DICK – KDIII

kıyıda köşede kalmış güzelliklerden. belçika’nın antwerp mezrasından sesleniyor bize king dick. antwerp bir orta çağ şehri, ticaret merkezi. nehir kenarında konumlamış cafeler ile bizim için eskişehir. bunların hiçbirinin albüm ile alakası yok tabii. yazıdan sıkılıp doğrudan dinlemeye başlamanız için. zira kendisi pek keyifli. king dick’in dediği gibi “no need to worry” yani takmayın kafanıza.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.