Menü Kapat

MOD 071 – 20180410

Genel olarak oldukça zor çıkan bir program oldu MOD 071. Radyoculukta bazen olan bir durum bu, her program günü-zamanı, programcı için uygun olmayabiliyor, bu durum sanırım her tür üretim için de geçerlidir. Yine de şov devam etmeli demişler, etti de…

The Longcut ve Holy Wave gibi grupların yeni albümlerinden kayıtlar, Dark Day, Instant Music ve Lalo Schifrin’den klasikler, ülkeden de Kim Ki O, Hedonutopia, Rain Lab ve Kurt Adam gibi isimler bu programda sizleri bekleyenler arasında.

01. Holy Wave – Do You Feel It ?
02. Holy Wave – Adult Fear
03. The Longcut – Deathmask
04. Kurt Adam – Gurteba
05. Hedonutopia – Şizolar
06. Rain Lab – Infatuation
07. Suuns – Up Past the Nursery
08. Kim Ki O – Rekabet İstemiyorum
09. Instant Music – My Boy
10. Pink Industry – Don’t Let Go [12” Version]
11. Dark Day – No, Nothing, Never
12. Heinz Becker, Karl-Heinz Stegmann – Isabel Zeumer, Else Lasker-Schüler – Der Schnupfen
13. Lalo Schifrin – Tiger Tank

-ad infinitum-

adını görürüm
iki kere yumarım gözümü
ikincisi uzun
giderek
kuruyan aksimi
sesinden toplamış
bir sabah
öyle sabahlar
anlamadığını sormaya korkan
çocukça
onu ararım
saat 08:10

hiçbir yerde
ve yarın parantezlerinde
aşınır vapur koltukları
yağmur altıdır
sabahtır
eriyene kadar kimsesi
basketbol sahalarının
ölesi gelmekle
işe yetişmenin orta boşluğu

hiç pişman olmamış gibi
aynı yolda
aynı adımı
aynı tabanla

elini değdiği kağıtlar
bende
göğsünde ısınmış kumaş parçası
bende
bir çiftten bir tek kalmış gri çorap
iki hücre
on milyon atomu
hiç sevmemişseliği
öyle sanmışsalığı

gelip geçen adamlar
mülteci bıyıkları
yabancı kocaman parantez içleri
suya bakarım konuşurlar
dalgın
suya bakarım
suyun
bildiğim dildeki sakallarına
küçük
sevimli mastarlarına
tümcelerinin

kimse
nereden gelse
ne dese
suya benzemese
çölümdür
suya bakarım
suyu bilir
suca düşünürüm
akıp gidenimdir
solan bulutumdur
ad infinitum. ad infinitum

Yaratımın Güçleri

Gabriel Tarde’da Ekonomi-Politiğe Karşı Ekonomik Psikoloji

İtalyan otonomist sosyolog ve filozof Maurizio Lazzarato’nun Puissances de l’invention: psychologie économique contre l’économie politique (Yaratımın Güçleri: Gabriel Tarde’da ekonomi-politiğe karşı ekonomik psikoloji) adlı son kitabı henüz elime geçti. Burada ve Modern Görsel Sanatlar derslerinde (keza Birikim ve Virgül dergilerindeki birtakım yazılarda) Tarde sosyolojisine çok genel çerçevede değinmiştik. Durkheim ile polemiğini, Tarde düşüncesinin Bergson felsefesi üstündeki güçlü etkisini, neden Türkiye’de apaçık Bergsoncu olan bazı yazar ve düşünürlerin varlığına rağmen (mesela Tanpınar) asla tanınmamış olduğunu, bugün neden yeniden canlandırılmaya çalışıldığını (özellikle Eric Alliez ve adı geçen çalışmanın yazarı Maurizio Lazzarato tarafından) azar azar tartışmıştık. Şimdilik bir iki detayı vurgulamakla yetineceğim.

1. Negri & Hardt’ın Dionysos’un Emeği (şu anda Birikim Yayınlarının programında, çevrilmiş ama redaksiyonu halen sürüyor) ve İmparatorluk adlı kitaplarının oluşturduğu çerçevede bu yeni kitap (şu anda okumayı sürdürüyorum) nerede duruyor? Maurizio Lazzarato ile yıllar önceki bir konuşmamızda Tarde’ı belki de aynı anda keşfettiğimizi (bambaşka saiklerle de olsa) hissetmiştik. Negri ile birlikte çalışırken ortaya attıkları “gayrımaddi emek” mefhumunda Tarde’a, yani böyle bir emek tanımını ilk kez yapan kişiyi ele almanın zorunlu olduğunu, Negri’nin bundan haberdar olmamasının ise önemli bir eksiklik olduğunu, ne var ki yaşı gereği Negri’nin böyle bir yüklü Tarde okumasına topyekun girişmekten geri durduğunu anlatmıştı.

2. Oysa mesela Deleuze’ün Tarde okumasını oldukça ciddi yaptığı anlaşılıyor — başvurularında oldukça ender görülmesine karşın, Deleuze’deki Bergsoncu damarın kaynağında bulunan bir düşünüre çok şey borçlu olduğunu düşünmemiz gerekir. Tarde’ın çok güzel bir formülünün hem Nietzcheci bir perspektifte okunabileceği, hem de ona karşı ileri sürülebileceği fikri Deleuze’ü ziyaret etmiş olmalı: “Hakikat şudur ki insan, insanda bile hiçbir zaman insani olana hayranlık duymadı, hep insanüstüne duydu…”

3. Deleuze ile Guattari’nin Tarde’dan yola çıkan sorgulamaları sadece Bergson’dan değil Nietzsche’den kaynaklanıyordu: “peki acaba değerin değeri nedir?” Değer sadece ürünün içinde “billurlaşan” (Marx) birikmiş emek midir, yoksa varoluşun üretiminin bir etkisi olarak arzuların, “yeninin yaratılmasının”, kısacası fark ile tekrarın içkinliği midir (Tarde)?

3.1 Tarde, Marx’ın ölümünün hemen ardından ekonomiyi ve toplumsal olguları kavramak için cesurca en basit ve yeğnik kuvvetleri iş başına çağırmaktan çekinmemiş olan kişiydi –arzu, sempati, toplumsal bağ… Bunlar, onun neden klasik ekonomi-politiğin içinde saklı bulunan tuzaklara düşmediğini ve ekonomik psikolojisiyle bir çıkış yolu bulmaya yönlendiğini gösteriyor… 68 “fark ve tekrar” mefhumlarının etrafında dönmüş, ama bu tartışma ekonominin alanına sıçramamıştı — tehlikeli bir alan, ve dönemin militanları ve düşünürleri, bu alanı temkinli bir Marksizmin denetlemesini yeğlediler…

Devam

victor turner – ritüeller

bu noktada bir kayıt düşmek isterim: sanat konularında olduğu gibi dinsel konularda da “daha basit” halklar diye bir şey yoktur, sadece bizimkinden daha basit teknolojilere sahip bazı halklar vardır. insanın “hayali” ve “duygusal” hayatı her zaman ve her yerde zengin ve karmaşıktır. kabile ritüellerindeki sembolizmin ne kadar zengin ve karmaşık olduğunu göstermek bu kitaptaki hedeflerimden biri. “kendimizinkinden farklı bir zihin yapısı”ndan söz etmek de tam anlamıyla doğru sayılmaz. söz konusu olan farklı bilişsel yapılar değil, aynı bilişsel yapının büyük çeşitlilik gösteren kültürel deneyimler ifade etmesidir.

dünyayı kendi yaşadıkları dünyanın değerleri ile sınırlı tutan ciddi sayıda bir insan nüfusu var ve bu grubun büyük bir kısmı da diğer grupları küçümseme ya da kötüleme eşiğinde. bu durum özellikle afrika halkları üzerinde yıllardır tekrar ediliyor ve dile getiriliyor. burada yaşayan yerli gruplar üzerine sık sık “ilkel”, “basit”, “yamyam” gibi kelimeler kullanıldığını biliyoruz. bu durumun saçmalığını gözler önüne sermeye çalışan güzel insanlar da yok değil. büyük bir kısmı uzaktan okuduklarıyla kalmayıp bu insanların yanında bir süre yaşıyor. dolayısıyla yazdıklarının değeri de bir hayli katlanıyor.

bu güzel insanlardan biri victor turner, stanford üniversitesinde görev yapan bir hocaydı, 1983 yılında aramızdan ayrıldı. geride bıraktığı ve bir antropoloji klasiği haline gelen eser ise “ritüeller – yapı ve anti-yapı”. ziyaret ettiği kabile afrika’daki ndembu kabilesi. kitap iki bölümden oluşuyor. öncelikle ndembuların ritüellerinin tek başlarına ve karşılaştırmalı olarak derinlemesine bir analizi yapılıyor. ikinici bölümde ise geçmişte ve geçtiğimiz yüzyılda bizim de pek bildiğimiz hippiler, zen, beat kuşağı, krishna, bob dylan, 68 kuşağı gibi oluşum ve olgulardan örneklerle “komunitas” kavramını sorguluyor. ilk bölümüyle ufkunuzu açacağınız, ikinci bölümü ile bazı şeyleri artık daha iyi anlayacağınız ve antropoloji klasiği ünvanını sonuna kadar hakeden bir eser. unutmayın. etilen de bir sosyete.

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 14

R- Rus Pazarındaki Kelebekler için R

Bildiğim bütün hikayeleri sonuncu kelebeğin üzerine okudum. Duyduklarım. Okuduklarım. Yaşadıklarım ve uydurduklarım. Ekinoksun birinci saatindeydik. Ocağın üzerindeki tencerenin dibinde küflenmeye terk edilmiş hazır çorba artıklarını mideye indiren cinlerin homurtuları eşliğinde.

Ceset yatak odasındaydı bu sırada. Kime ait olduğunun önemi yok. Bir kere öldükten sonra tüm ölüler birbirine benzer zira. Ezberlediği şarkıları söyleyemez, kabuslarını anlatamaz, parmak uçlarıyla eşyanın keskinliğini test edemez vaziyete düştükten sonra. Yine de toprağa karışmaktan iyidir ama bir kelebeğe sahip olmak.

Dokuz taneydiler. Dediğim gibi, bu sonuncusu. Rus pazarındaki şu topal oyuncakçıdan almıştım onları. Basit mekanizma, ucuz oyuncak. Bakır kaplama. Her biri birer karış uzunluğundaki kanatlarını iki yana açmış ayaklarının üzerinde durur, göbeklerinin tam ortasındaki mandalı sonuna kadar çevirip bıraktığınız zaman kanatlarını çırpa çırpa yürümeye başlarlardı. On dokuz, yirmi, yirmi bir adım. İrili ufaklı rengarenk benekler serpiştirilmişti kanatlarına. Paslanıp yok oldular sonra. Hava yedi süslerini, çırılçıplak kaldılar.

Birinci kelebeği mahalleden Murat için hazırlamıştım. Lise okuyordum o sırada. Trabzon. Yomra. Yomra’yı bilir misiniz? Okulun hemen karşısındaki tek edilmiş deponun arka tarafında. Bir Aralık akşamıydı. Sınıftan çocuklarla sigara döndürdüğümüz köşede çevirdim birinci kelebeğin mandalını. Patlak botlarımın ucundaki Kısa Maltepe izmaritlerimi dürte dürte. Sarışın oğlanlara bayılırdı mahalleden Murat. İlkokul çocukları. Kelebeğin üzerine onunla alakalı bildiğim herşeyi okuyup üfledim. Sonra bıraktım yere, izmaritlerin ortasına. On dokuz, yirmi, yirmi bir adım.

Durdu. Sonra titreye büküle dönüşmeye başladı. Anteni, kanatları, mandalı kayboldu. Bizimkinin suretine büründü. Minicik, korkmuş, anımsadığımdan ihtiyar vaziyetteydi. Bir şeyler söylemeye çalışıyor, yerinden kıpırdayamıyor, titriyordu. Eğilip ölçtüm, iki karış uzunluğundaydı. Gelirken yanımda getirdiğim kabın içine koydum pezevengi, sonra çıkarıp işedim üzerine. Tencere yarısına dek doldu sarı sarı. Yüzmeye çalıştı, beceremedi. Haykırdı, sesini duyuramadı. Sonra ağır ağır dibe battı.

Devam

Susan Sontag ve Büyük Uzun Tüylü Köpekler

Susan Sontag’ın 1947-1980 arası tuttuğu günlük ve defterlerden;

Sevdiğim şeyler: yangınlar, Venedik, tekila, günbatımları, bebekler, sessiz filmler, yükseklik, öğütülmemiş tuz, büyük uzun tüylü köpekler, tekne modelleri, tarçın, kaz tüylü yorganlar, cep saatleri, yeni biçilmiş çim kokusu, keten, Bach, 13. Louis mobilyaları, suşi, mikroskoplar, büyük odalar, ups, çizmeler, su içmek, akçaağaç şurubu şekeri, fildişi, kazaklar, mimari çizimler, işemek, pizza (Roma ekmeği), otelde kalmak, ataçlar, mavi renk, deri kemerler, listeler yapmak, Wagon-Lits, faturaları ödemek, mağaralar, buz pateni izlemek, soru sormak, taksiye binmek, Benin sanatı, yeşil elma, ofis mobilyası, Yahudiler, ökaliptüs apaçları, çakılar, aforizmalar, eller, bateri, karanfiller, çoraplar, çiğ bezelye, şeker kamışı kemirmek, köprüler, Dürer, yürüyen merdivenler, sıcak hava, mersin balığı, uzun insanlar, çöller, beyaz duvarlar, atlar, elektrikli daktilolar, kirazlar, örme mobilya, bağdaş kurarak oturmak, büyük pencereler, taze dereotu, yüksek sesle okumak, kitapçılara gitmek, az döşenmiş odalar, dans etmek, Ariadne auf Naxos.

Sevmediğim şeyler: Bir evde yalnız uyumak, soğuk hava, çiftler, futbol maçları, yüzmek, ançuez, bıyıklar, kediler, şemsiyeler, fotoğrafımın çekilmesi, likör tadı, saçımı yıkamak (ya da saçımın yıkanması), kol saati takmak, ders vermek, purolar, mektup yazmak, duş almak, Robert Frost, Alman yemekleri, televizyon, pişmiş fasulye, kıllı erkekler, ince kapaklı kitaplar, ayakta durmak, kart oyunları, kirli ya da dağınık evler, yassı yastıklar, güneşte kalmak, Ezra Pound, çiller, filmlerde şiddet, gözüme damla damlatılması, meatloaf, boyalı tırnaklar, intihar, zarf yalamak, ketçap, yastık yükselticiler, burun damlası, Coca-Cola, alkolikler, fotoğraf çekmek.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.